Bu kitapla kutuphanede tanistim. Aslinda bir ucleme Sabine ile Griffin'in oykusu.Bir solukta okuyup bitirdim.
Bir gun Griffin bir posta karti alir. Posta Sabine'den gelmektedir. Sabine, Griffin'in cizimlerini telepatik bir yolla gordugunu soyle. Tabii boyle birseye Londra'da yasayan sihire inanmayan Griffin inanmaz ama yine de o da Sabine'e bir kart atar. Bu kartlar mektuplara donusur bazen. Aralarinda iliski posta trafigiyle daha bir saglamlasir.
Sabine pul tasarimcisi, Griffin ise ressam ama posta karti ciziyor ayni zamanda. Durum boyle olunca. kitap sanat eseri gibi. Kitapta mektuplari zarflarin icinden cikarip okuyoruz. Ya da kartlarin onlu arkali versiyonlari var. Iki kisinin birbirine olan mektuplari yani.
Okumasi cok zevkli ve ikisinin arasindaki iliski cok gizemli. Griffin'in kendini arama oykusu ayni zamanda. Griffin cok pessimistik, asosyal bir ressamken, Sabine'nin mektuplari onu harekete geciriyor. Tum dunyayi geziyor kendini bulmak icin. Ve her ulkeden posta kartlari atiyor Sabine'e. Her posta kartinda o ulkeden birseyler var.
Her kitabin sonu insani merak icinde birakiyor? Ne oldu onlara. Uclemenin sonu da gizemli bitiyor. Bir baska uclemeye baglaniyor.
Kitaptaki diger kartlara ve ozlu sozlere suradan erisilebilir. Tabii ki butun kartlari ve posta pullarini yazar Nick Bantock'a ait.
Asagida Sabine'nin tasarladigi bir posta pulu.
Sonsoz:Mektuplar, kartlar, posta pullari hayatininiz bir parcasi ise severek okuyacaksiniz.
Showing posts with label kitap. Show all posts
Showing posts with label kitap. Show all posts
Bir Uzay Macerasi
Gecenlerde bir etkinlik cercevesinde Anousheh Ansari'yi dinleme firsati buldum. Anousheh Ansari bir kadin, bir Musluman, bir Iran'li, ayni zamanda Amerika'li. Ve uzay ussu ISS'e giden bir uzay yolcusu. Uzay turisti diye anilmaktan hoslanmiyor.
Anousheh Ansari cok ilham veren bir konusma hazirlamisti. Bir jest yapip, uzay'a gitme hayalini kurdugu ilk gunden, uzay donusune kadar gecen sureci anlattigi kitabini imzalayip verdi bizlere. Tabii ben daha once tanimiyordum. Ama kitabi sayesinde sanki arkadasim gibi oldu.
Ansari Iran'da dogmus. Oyle zengin bir ailenin cocugu degil. Annesi ve babasi, o kucukken bosanmislar. Annesi tek basina buyutmus. Sonra Iran devrimi olmus. Anousheh, kiz kardesi ile birlikte, Amerika'ya teyzesinin yanina gitmis. Yine parasiz bir sekilde. Bir de sifir Ingilizce ile. Her ne kadar dilde zorlansa da fen ve matematikte cok basarili olmus Amerika'daki lisesinde. Ve bursla elektrik muhendisligine girmis. Yine cok basarili olmus. Ve burada hayatinin askiyla karsilasmis. Mezun olduktan sonra bir ise girmis. Calismis. Bir sure issiz kalmislar kocasiyla birlikte. Sonra kendi sirketlerini kurmuslar sifirdan. Gece gunduz calismislar. Iletisim teknolojisindeki aciklari farkedip birkac urun gelistirmisler. Ve uzun suren parasizlik donemini atlatmislar. Yine calismislar, cok calismislar. Ve milyon dolarlik bir sirkete sahip olmuslar. Bu sirada Anousheh hep yildizlara bakmis, uzayi duslemis. Star Trek izlemis. Sonra birgun bir gozlemevinde uzaya gitmeye karar vermis. Yil 2002. O sirada, uzaya astronatlar disinda giden yok. Arastirmis da arastirmis. Umutsuzluga kapilmis. X prize adli bir yarisma duzenleyip uzaya gidilecek roket tasarimina sponsor olmus. Roket uzaya gitmis ama insansinz. Amerika'da uzaya oyle her isteyen gidemiyormus. Sonra yine arastirmis, arastirmis. Ve Rusya'nin uzay arastirmalari icin paraya ihtiyaci oldugu icin, uzay ussune kozmonot gonderdigini ogrenmis. Ve hemen basvurmus.
Cetrefilli saglik testlerinden gecmis ve sagliginin boyle bir yolculugu kaldirabilecegini ogrenmis. Ve 6 aylik cok siki bir egitimden sonra uzaya gitmis sonunda 10 gunlugune.
Yercekiminin olmadigi, dunyayi izleyebilecegi bir alt-orbitte ISS. Ve buradan Anousheh dunyayi izlemis. Yildizlara yaklasmis. Bu arada atmosfer isigi kirdigindan, atmosfersiz ortamda uzay cok daha farkli gozukuyor. Her 90 dakikada bir gunes dogup gunes batiyormus ISS'de. Bulut olusumlari, siklonlar, kasirgalar. Hersey gozlenebiliyor.
Uzaydan dunyayi izlemek muthis bir deneyim olsa gerek. Kiskandim dogrusu. Onun, kitapta bahsettigi dunyanin uzaydan gorunumu fotograflarini aralara serpistirdim. Daha fazla fotograf surada.
Anousheh'in uzayda dis fircalamasi da asagida.
Sonsoz: Anousheh'un dedigi (imagine. be the change. inspire) gibi hayal etmeli, hayallerimizin pesinde kosmali, degisimin kendisi olmali ve baskalarina ilham vermeliyiz. Onun bu motive edicini hikayesini motiveye ihtiyaci olan herkese tavsiye ederim.
Anousheh Ansari cok ilham veren bir konusma hazirlamisti. Bir jest yapip, uzay'a gitme hayalini kurdugu ilk gunden, uzay donusune kadar gecen sureci anlattigi kitabini imzalayip verdi bizlere. Tabii ben daha once tanimiyordum. Ama kitabi sayesinde sanki arkadasim gibi oldu.
(Dunyanin uzaydan gorunusu. Gece ve Aurora)
Ansari Iran'da dogmus. Oyle zengin bir ailenin cocugu degil. Annesi ve babasi, o kucukken bosanmislar. Annesi tek basina buyutmus. Sonra Iran devrimi olmus. Anousheh, kiz kardesi ile birlikte, Amerika'ya teyzesinin yanina gitmis. Yine parasiz bir sekilde. Bir de sifir Ingilizce ile. Her ne kadar dilde zorlansa da fen ve matematikte cok basarili olmus Amerika'daki lisesinde. Ve bursla elektrik muhendisligine girmis. Yine cok basarili olmus. Ve burada hayatinin askiyla karsilasmis. Mezun olduktan sonra bir ise girmis. Calismis. Bir sure issiz kalmislar kocasiyla birlikte. Sonra kendi sirketlerini kurmuslar sifirdan. Gece gunduz calismislar. Iletisim teknolojisindeki aciklari farkedip birkac urun gelistirmisler. Ve uzun suren parasizlik donemini atlatmislar. Yine calismislar, cok calismislar. Ve milyon dolarlik bir sirkete sahip olmuslar. Bu sirada Anousheh hep yildizlara bakmis, uzayi duslemis. Star Trek izlemis. Sonra birgun bir gozlemevinde uzaya gitmeye karar vermis. Yil 2002. O sirada, uzaya astronatlar disinda giden yok. Arastirmis da arastirmis. Umutsuzluga kapilmis. X prize adli bir yarisma duzenleyip uzaya gidilecek roket tasarimina sponsor olmus. Roket uzaya gitmis ama insansinz. Amerika'da uzaya oyle her isteyen gidemiyormus. Sonra yine arastirmis, arastirmis. Ve Rusya'nin uzay arastirmalari icin paraya ihtiyaci oldugu icin, uzay ussune kozmonot gonderdigini ogrenmis. Ve hemen basvurmus.
(Kibris'in uzaydan gorunusu)
(Bu da gece versiyonu)
Cetrefilli saglik testlerinden gecmis ve sagliginin boyle bir yolculugu kaldirabilecegini ogrenmis. Ve 6 aylik cok siki bir egitimden sonra uzaya gitmis sonunda 10 gunlugune.
(Nil cevresine kurulu olan Misir. Isiklar artik nufus olcumunde kullaniliyor bu arada)
Yercekiminin olmadigi, dunyayi izleyebilecegi bir alt-orbitte ISS. Ve buradan Anousheh dunyayi izlemis. Yildizlara yaklasmis. Bu arada atmosfer isigi kirdigindan, atmosfersiz ortamda uzay cok daha farkli gozukuyor. Her 90 dakikada bir gunes dogup gunes batiyormus ISS'de. Bulut olusumlari, siklonlar, kasirgalar. Hersey gozlenebiliyor.
(Kasirga olusumu)
(Uzayda gunesin batisi)
Uzaydan dunyayi izlemek muthis bir deneyim olsa gerek. Kiskandim dogrusu. Onun, kitapta bahsettigi dunyanin uzaydan gorunumu fotograflarini aralara serpistirdim. Daha fazla fotograf surada.
Anousheh'in uzayda dis fircalamasi da asagida.
Sonsoz: Anousheh'un dedigi (imagine. be the change. inspire) gibi hayal etmeli, hayallerimizin pesinde kosmali, degisimin kendisi olmali ve baskalarina ilham vermeliyiz. Onun bu motive edicini hikayesini motiveye ihtiyaci olan herkese tavsiye ederim.
The Photographer
Uzun zamandir okudugum en guzel kitapti bir fotografci'nin guncesi. Yari cizgi roman yari fotograflar formatinda kitap. Fransiz fotografci Didier Lefèvre1986'da Afganistan'a olan gezisinin guncesi. Bu gezide Didier, sinirsiz doktorlarun (Doctors without borders) grubunun Afganistan'in daglarinda, koylerinde savas sirasinda yara alanlara, hastalara, ihtiyaci olanlara hicbir karsilik beklemeden hizmetini fotograflamakta. Afganistan o zamanlar Rusya'yla savasiyor.
Kitaptaki fotograflar birbirinden sahane. Gezi boyunca Didier'in basina gelenler ve oykunun cizgilerle betimlenmesi bir baska sahane. Oyku'de 3 ana bolum var: -Didier'in Fransan'dan kalkip Pakistan uzerinden Afganistan'a varmasi ki bu bolumde cok istekli, cok merakli. Daglari, gecitleri asma maceralari var burada.
-Ikinci bolumde, Afganistan'da daglar asip savas bolgelerinde koylere ulasmalari ve hastalara, savas yaralilarina yardim sureci. Bu bolum insanin icini acitiyor.
-3. bolum ise bu daglardan Fransa'ya donmek icin geri donus macerasi. Bu kisimda Didier'in sansi pek yaver gitmiyor, Fransa'ya sag salim donmesi bir mucize oluyor adeta. Burada olmek uzereyken atinin fotografini cekiyor. Cok hosuma gitti o fotograf ve o an.
Kitaptaki tum doktorlar ve hemsirelere birer melek. Gelismis ulkelerinin refahindan vazgecip, Afganistan daglarinda insanlara din-dil-irk ayrimi yapmadan ac susuz yardim etmeye gidiyorlar. Sonucta kalici saglik sorunlari ile karsilasiyorlar. Ama asla vazgecmiyorlar amaclarindan. O daglari birer birer asiyorlar. Kitap boyunca Afgan'larin ne kadar misafirperver, komik ve sefkatli oldugu da gosteriliyor. Bu doktorlari bu Afganistan daglarina baglayan en onemli etken de Afgan'lar. Kitaptaki favori karakterim Juliet oldu. Ne kadar guclu ve ilham vericiydi.
Kitaptan bir kuple surada. Bir yerlerde rast gelirseniz kacirmayin. Umarim Turkce'ye de cevrilir bir zaman.
Kitaptaki fotograflar birbirinden sahane. Gezi boyunca Didier'in basina gelenler ve oykunun cizgilerle betimlenmesi bir baska sahane. Oyku'de 3 ana bolum var: -Didier'in Fransan'dan kalkip Pakistan uzerinden Afganistan'a varmasi ki bu bolumde cok istekli, cok merakli. Daglari, gecitleri asma maceralari var burada.
-Ikinci bolumde, Afganistan'da daglar asip savas bolgelerinde koylere ulasmalari ve hastalara, savas yaralilarina yardim sureci. Bu bolum insanin icini acitiyor.
-3. bolum ise bu daglardan Fransa'ya donmek icin geri donus macerasi. Bu kisimda Didier'in sansi pek yaver gitmiyor, Fransa'ya sag salim donmesi bir mucize oluyor adeta. Burada olmek uzereyken atinin fotografini cekiyor. Cok hosuma gitti o fotograf ve o an.
Kitaptaki tum doktorlar ve hemsirelere birer melek. Gelismis ulkelerinin refahindan vazgecip, Afganistan daglarinda insanlara din-dil-irk ayrimi yapmadan ac susuz yardim etmeye gidiyorlar. Sonucta kalici saglik sorunlari ile karsilasiyorlar. Ama asla vazgecmiyorlar amaclarindan. O daglari birer birer asiyorlar. Kitap boyunca Afgan'larin ne kadar misafirperver, komik ve sefkatli oldugu da gosteriliyor. Bu doktorlari bu Afganistan daglarina baglayan en onemli etken de Afgan'lar. Kitaptaki favori karakterim Juliet oldu. Ne kadar guclu ve ilham vericiydi.
Kitaptan bir kuple surada. Bir yerlerde rast gelirseniz kacirmayin. Umarim Turkce'ye de cevrilir bir zaman.
Labels:
cizgi roman,
kitap
Verilik Turkce Kitaplar
ABD'de yasiyorsaniz ve ahh bir Turkce kitap olsa okusam diyorsaniz, firsat ayaginiza geldi:) Ben cok demistim zamaninda ve her gittigimde kitaplar getirmistim buraya. Kitaplarimi olasi bir tasinma halinde tasiyamayacagimi anladigimdan ve baskalarinin da bu guzel kitaplari okumasini istedigimden ucretsiz olarak isteyene vermeye karar verdim.
Kitaplar soyle:
Kitaplar soyle:
- Saatleri Ayarlama Enstitutusu: Ahmed Hamdi Tanpinar
- Tehlikeli Oyunlar: Oguz Atay
- Bir Bilim Adaminin Romani: Oguz Atay
- Ne kitapsiz ne kedisiz: Bilge Karasu
- Troya'da Olum vardi: Bilge Karasu
- Muinar: Latife Tekin
- Sirca kosk: Sabahattin Ali
- Sana Gul Bahcesi Vadetmedim: Joanne Greenberg
- Ayin En Ciplak Gunu (Oyku): Buket Uzuner
- Olurse Ten Olur Canlar Olesi Degil: Haldun Taner
- Kisa Oykuler: Editor: Semih Gumus: (icinde Sait Faik, Oguz Atay, Furuzan, Yasar Kemal, ve nicelerinden oykuler var)
Labels:
kitap
bir kahve evinden
Biraz once hocama onemli bir tez dokumani gondermis olmanin gururu ve sevinci ile bloguma birseyler yazmaya karar verdim. Birkac aydir muthis bir sekilde zamanimi ve beyin enerjimi alan bu dokumandan kurtulduguma seviniyorum. Sirf bu dokuman yuzunden interneti evimden kestirmistim. Nitekim su anda bir kahve evine gelip hocama dokumani yolluyorum. Cuma aksamlari kahve evlerine gelmenin en buyuk artisi, sehrin amator muzisyenlerini dinleyebilmek. Bugun sansima pek iyi bir grup cikmadi, cocugun sesi kulagimi acayip tirmaliyor. Disarida kar yagiyor. Bu kar yilin ilk ciddi kari. Kafe'de bir yandan cayimi yudumluyorum, bir yandan canli muzik dinliyorum, bir yandan kari izliyorum.

Yanimda bir cift oturuyor, cocuk kendini alternatif tipa adamis, kiz kendini degisik yiyecekleri nasil yetistirecegine. Hangi yiyecek hangi yontemle pisirildiginde maksimum fayda alinacagindan bahsediyor. Domatesi ve havucu pisirince likopini daha iyi alabiliyormusuz. Kafeinin deri yoluyla da emilebilecegini soyluyor. Yani kahveyi icmeden derinize surerseniz, ayni miktarda kafein alabiliyormussunuz. Sevgilisi cok ciddi dinliyor kizi, her cumlede muthis bir cevher bulmuscasina sasiriyor, seviniyor. Ayaklari yerlere basmasa da muthis uyumlu bir cift. Bayiliyorum bu kahvenin liberal tiplerine.
Yazmadigim surede neler yaptim???
Bir ay oncesinde bizim sehrin en guzel dogal parklarindan birine gidip yuruyus yaptik, gri bir gokyuzunun altinda huzurlu bir yuruyustu. Kompakt makinemle bu posttaki fotograflari cektim.

Doktora tezi dokumani yazarken, Avatar'i izledim. Oyle analiz edecek kadar ustune dusunmedim, birseyler de okumadim ustune, sadece rahatlamak icin izlemistim. Izledim izleyeli de ruyalarima Avatar'daki selaleler, ormanlar giriyor. Ruyalarimi senledirdi Avatarin hayali dunyasi. Filme bir ABD'li arkadasimla gittim. Yapilan herseyde onu suclayip, kizdirarak izlemek keyiflendirdi beni. Herhangi bir sebep olmadan, kulturleri, insanlari, dogayi yok eden ve karsi atak gordugunde bunu teror olarak degerlendiren, bilimi diger insanlari daha iyi nasil oldurebilirim diye kullanan bir ulke. Ama galiba sadece ABD'yi suclamamak gerek, butun insanlik gucu ele alinca benzer davranislara yoneliyor.

Bunun haricinde, bu donem Antropology bolumunden Dunya muzigi dersi almaya karar verdim. Hoca, muzik bolumunden ama ders kultur ve muzigi birlestirecek. Ilk derste, farkli ulkelerden muzik parcalari dinletip, ogrencilere o muzigin nereden geldigini tahmin ettirdi. Tum parcalarin hangi ulkeye ait oldugunu dogru tahmin eden tek ogrenci bendim. Sonra acaba derste birsey ogrenmeyecek miyim diye dusundum. Muzik bolumunun dersleri bizim derslerle karsilastirilmayacak kadar kek. Dersin odevi, farkli bir ulkeye ait muzik temali bir film izleyip onun uzerine bir yazi yazmak. Benim herhangi bir blog yazimi odev olarak verebilirim herhalde.
Onun haricinde, George Orwell'in Hayvan ciftligini okuyorum bu aralar. Insanlara karsi ayaklanan hayvanlarin hikayesi. Kitap listemin ikinci sirasinda Jared Diamond'un (Guns, Germs, and Steel)Tufek, Mikrop ve Celik'i yer almakta. Umarim zevkle okurum bu kitabi da. Kitabin Turkce versiyonu ile ilgili su bilgiyi buldum:
"Neden Avrupalılar Amerika'yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa'yı keşfetmedi?" Bu basit sorunun ardında insanlığın MÖ 11.000'den günümüze tarihi gizli. Fizyoloji profesörü Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik'te, aklımıza gelmeyen, geldiğinde çocukça bulduğumuz soruların yanıtlarını araştırırken, tarımın başlamasından yazının bulunuşuna, dinlerin ortaya çıkışından imparatorlukların kuruluşuna, tarihin seyrini belirleyen pek çok önemli adımı ayrıntısıyla inceliyor. İnsan toplulukları arasındaki farklılıkların, eşitsizliklerin nedenlerini, temellerine inmeye çalışarak sorguluyor; günümüz dünyasını biçimlendiren etkenlerin izini sürüyor... Biyoloji, jeoloji, arkeoloji, coğrafya gibi değişik bilim dallarından beslenen, "Batılı" koşullanmalardan arınmış, geleceği gösteren bir tarih kitabi."

Yeni yila ozel ve onemli birsey yaparak girmedim. Ama bu yil Christmas biraz ozel gecti. Hangi toplumda yasiyorsak o toplumun tatil donemleri onem kazaniyor. Artik Christmas zamanlarini sevmeye basladim. Tum bayramlar ve kutlamalar, topluca yapildiginda daha anlamli. Tek basima bayram kutlamak ne yazikki sevindiremiyor artik beni:((
Her neyse, bu yil bol bol Christmas sarkisi ogrendim ve soyledim. Bol bol hediye aldim bir cam agacinin altindan. Beni konuk eden aile, geleneksel bir Noel Amerika'da nasil yasanirmis bana gosterdiler. Fotograf makinemi yanima almadigimdan hicbir fotograf cekemedim, yoksa Noel burada ABD'li bir aile tarafindan nasil kutlanir diye bir blog yazisi acabilirdim. Dinledigim sarkilar arasinda, flutle caldigim en basit sarki Rudolp the Red Nose Reindeer. Ben caldim 3 yasindaki evin cocugu da bana eslik etti, epey neseliydi.
Melodisini en sevdigim Christmas sarkisi ise: Little Drummer Boy.
Bunun haricinde uzun zamandir elime almadigim flutumu caliyorum bu aralar bol bol. Bir muzik enstrumani calmanin ne kadar rahatlatici oldugunu tekrar farkediyorum.
Bundan sonraki bir ay benim icin cehennem gibi. Devamli doktora sinavlari ve bir suru konferans ve journal bildirisi yazmakla gececek. Sonrasinda bilincaltimi mutlu etmek icin bol selaleli, bol ormanlik bir yere gitmek istiyorum. Doktora sinavlari yogunlugum gecene kadar duzenli blog yazisi yazamayacagim demek bu. Subat'ta daha bol yazabilmek dilegiyle.
Herkesin yeni yili kutlu olsun. Guzelliklerle dolu bir 10 yil olur umarim.
(Sevgili Gunluk modunda bir yazi olmus:))

Yanimda bir cift oturuyor, cocuk kendini alternatif tipa adamis, kiz kendini degisik yiyecekleri nasil yetistirecegine. Hangi yiyecek hangi yontemle pisirildiginde maksimum fayda alinacagindan bahsediyor. Domatesi ve havucu pisirince likopini daha iyi alabiliyormusuz. Kafeinin deri yoluyla da emilebilecegini soyluyor. Yani kahveyi icmeden derinize surerseniz, ayni miktarda kafein alabiliyormussunuz. Sevgilisi cok ciddi dinliyor kizi, her cumlede muthis bir cevher bulmuscasina sasiriyor, seviniyor. Ayaklari yerlere basmasa da muthis uyumlu bir cift. Bayiliyorum bu kahvenin liberal tiplerine.
Yazmadigim surede neler yaptim???
Bir ay oncesinde bizim sehrin en guzel dogal parklarindan birine gidip yuruyus yaptik, gri bir gokyuzunun altinda huzurlu bir yuruyustu. Kompakt makinemle bu posttaki fotograflari cektim.

Doktora tezi dokumani yazarken, Avatar'i izledim. Oyle analiz edecek kadar ustune dusunmedim, birseyler de okumadim ustune, sadece rahatlamak icin izlemistim. Izledim izleyeli de ruyalarima Avatar'daki selaleler, ormanlar giriyor. Ruyalarimi senledirdi Avatarin hayali dunyasi. Filme bir ABD'li arkadasimla gittim. Yapilan herseyde onu suclayip, kizdirarak izlemek keyiflendirdi beni. Herhangi bir sebep olmadan, kulturleri, insanlari, dogayi yok eden ve karsi atak gordugunde bunu teror olarak degerlendiren, bilimi diger insanlari daha iyi nasil oldurebilirim diye kullanan bir ulke. Ama galiba sadece ABD'yi suclamamak gerek, butun insanlik gucu ele alinca benzer davranislara yoneliyor.

Bunun haricinde, bu donem Antropology bolumunden Dunya muzigi dersi almaya karar verdim. Hoca, muzik bolumunden ama ders kultur ve muzigi birlestirecek. Ilk derste, farkli ulkelerden muzik parcalari dinletip, ogrencilere o muzigin nereden geldigini tahmin ettirdi. Tum parcalarin hangi ulkeye ait oldugunu dogru tahmin eden tek ogrenci bendim. Sonra acaba derste birsey ogrenmeyecek miyim diye dusundum. Muzik bolumunun dersleri bizim derslerle karsilastirilmayacak kadar kek. Dersin odevi, farkli bir ulkeye ait muzik temali bir film izleyip onun uzerine bir yazi yazmak. Benim herhangi bir blog yazimi odev olarak verebilirim herhalde.
Onun haricinde, George Orwell'in Hayvan ciftligini okuyorum bu aralar. Insanlara karsi ayaklanan hayvanlarin hikayesi. Kitap listemin ikinci sirasinda Jared Diamond'un (Guns, Germs, and Steel)Tufek, Mikrop ve Celik'i yer almakta. Umarim zevkle okurum bu kitabi da. Kitabin Turkce versiyonu ile ilgili su bilgiyi buldum:
"Neden Avrupalılar Amerika'yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa'yı keşfetmedi?" Bu basit sorunun ardında insanlığın MÖ 11.000'den günümüze tarihi gizli. Fizyoloji profesörü Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik'te, aklımıza gelmeyen, geldiğinde çocukça bulduğumuz soruların yanıtlarını araştırırken, tarımın başlamasından yazının bulunuşuna, dinlerin ortaya çıkışından imparatorlukların kuruluşuna, tarihin seyrini belirleyen pek çok önemli adımı ayrıntısıyla inceliyor. İnsan toplulukları arasındaki farklılıkların, eşitsizliklerin nedenlerini, temellerine inmeye çalışarak sorguluyor; günümüz dünyasını biçimlendiren etkenlerin izini sürüyor... Biyoloji, jeoloji, arkeoloji, coğrafya gibi değişik bilim dallarından beslenen, "Batılı" koşullanmalardan arınmış, geleceği gösteren bir tarih kitabi."

Yeni yila ozel ve onemli birsey yaparak girmedim. Ama bu yil Christmas biraz ozel gecti. Hangi toplumda yasiyorsak o toplumun tatil donemleri onem kazaniyor. Artik Christmas zamanlarini sevmeye basladim. Tum bayramlar ve kutlamalar, topluca yapildiginda daha anlamli. Tek basima bayram kutlamak ne yazikki sevindiremiyor artik beni:((
Her neyse, bu yil bol bol Christmas sarkisi ogrendim ve soyledim. Bol bol hediye aldim bir cam agacinin altindan. Beni konuk eden aile, geleneksel bir Noel Amerika'da nasil yasanirmis bana gosterdiler. Fotograf makinemi yanima almadigimdan hicbir fotograf cekemedim, yoksa Noel burada ABD'li bir aile tarafindan nasil kutlanir diye bir blog yazisi acabilirdim. Dinledigim sarkilar arasinda, flutle caldigim en basit sarki Rudolp the Red Nose Reindeer. Ben caldim 3 yasindaki evin cocugu da bana eslik etti, epey neseliydi.
Melodisini en sevdigim Christmas sarkisi ise: Little Drummer Boy.
Bunun haricinde uzun zamandir elime almadigim flutumu caliyorum bu aralar bol bol. Bir muzik enstrumani calmanin ne kadar rahatlatici oldugunu tekrar farkediyorum.
Bundan sonraki bir ay benim icin cehennem gibi. Devamli doktora sinavlari ve bir suru konferans ve journal bildirisi yazmakla gececek. Sonrasinda bilincaltimi mutlu etmek icin bol selaleli, bol ormanlik bir yere gitmek istiyorum. Doktora sinavlari yogunlugum gecene kadar duzenli blog yazisi yazamayacagim demek bu. Subat'ta daha bol yazabilmek dilegiyle.
Herkesin yeni yili kutlu olsun. Guzelliklerle dolu bir 10 yil olur umarim.
(Sevgili Gunluk modunda bir yazi olmus:))
Shel Silverstein
Bir arkadasim beni Shel Silverstein ile tanistirdi. 'The giving tree 'adli bir kitabini odunc verdi bana. Pek odunc vermesine gerek yokmus aslinda. 10 dakika'da okuyup bitirdim kitabi. Ama etkisi kaldi sanirim.

Herseyini vermeye hazir bir agac ile bir cocuk arasinda gecmekte kitap. Cocuk, agaci kucuk yasinda taniyor ve hayatinin sonuna kadar hayatinda tutuyor agaci. Ilk baslarda tum zamanini agacla geciren cocuk, hayatinin fakli donemlerinde agaca farkli gereksinimlerle geliyor, ve agac cocugun gereksinimlerini elinden geldigince hep karsiliyor.
Insanoglu'nun yasam dongusu cok guzel anlatilmis kitapta. Cok sevimli bir kitap. Kutuphane'de veya kitapcida bulursaniz okumadan birakmayin.
Kitabin animasyon versiyonu surada. Yazarin sesinden kitabi izleyebilirseniz.

Herseyini vermeye hazir bir agac ile bir cocuk arasinda gecmekte kitap. Cocuk, agaci kucuk yasinda taniyor ve hayatinin sonuna kadar hayatinda tutuyor agaci. Ilk baslarda tum zamanini agacla geciren cocuk, hayatinin fakli donemlerinde agaca farkli gereksinimlerle geliyor, ve agac cocugun gereksinimlerini elinden geldigince hep karsiliyor.
Insanoglu'nun yasam dongusu cok guzel anlatilmis kitapta. Cok sevimli bir kitap. Kutuphane'de veya kitapcida bulursaniz okumadan birakmayin.
Kitabin animasyon versiyonu surada. Yazarin sesinden kitabi izleyebilirseniz.
araf
Herkesler Ask'tan konusurken ben Araf'tan bahsedeyim. Ya da Ingilizce ismiyle 'The Saint of Incipient Insanities' den.

Bu kitabin cok populer oldugu yillari hatirliyorum. Herkesin elinde cikolata kapli bir kitap vardi yine. Ve yine sevenler sevmeyenler kamplasmisti. Nedense o zamanlar cok bir istek duymamistim bu kitabi okumak icin. Bu yaz bir arkadasim ben sevmedim ama belki sen seversin, kendinden birseyler bulabilirsin dedi. Ben de hadi kutuphaneden alip okuyayim dedim.
Herhalde kitabi ciktigi yillarda degil de simdi okumam gerekiyormus. Benim de ulkemi degisitirmem, ABD'ye doktora yapmaya gelmem gerekiyormus. Omer gibi capkin mi capkin bir arkadasimin, Abed gibi sinirli elestirel bir Tunus'lu arkadasimin, Allegre gibi gonullu islerde gonulluce calisan arkadaslarimin, farkli dinleri icigine cicigine kadar arastiran spirutuel arkadaslarimin, Meksika asilli arkadaslarimin, Gail gibi vegan arkadaslarimin, Debra gibi lezbiyen arkadaslarimin, mahallemde bir surgu arabasiyla dolasan neredeyse hergun gordugum evsiz birinin olmasi gerekiyormus. Hatta, Boston'u bile gormus olmam gerekiyormus, T'ye binmem, Huntington Av. uzerinde zaman gecirmem, Boston'da Omer'lerin kaldigi gibi bir evde kalip kucagimda kedi bile sevmem gerekiyormus. Benim bu kitabi simdi okumam gerekiyormus, kendimle ve cevremdekilerle iliskilendirmek icin. Belki 4 yil once Turkce'sini Ankara'da okusaymisim, Odtu'de gecen kisim haricinde, cok da kendimle ve cevremdekilerle iliskilendirmezdim bu kitabi, kurgusunu cok siradan bulabilirdim.
Kitabi Ingilizcesinden okudum efendim ve Elif Safak yuzunden yine ingilizce sozcuklerin anlamlarina bakmak zorunda kaldim. Uzun zamandir sozluk almiyordum elime. Ingilizcesini fazlasiyla kiskandim bu kitabinda. Baba ve Pic'in Ingilizcesinde bu kadar edebiyat yapmamisti, bu kadar farkli kelimeler kullanmamisti. Sadece Ingilizce degil, Ispanyolca ve Arapca bilgisini de konusturmus Elif Safak. Benim gibi, sol beyni sag beynine gore daha iyi calisan, ve Ingilizce'yi bile hala sular seller gibi konusamayan bir muhendisi, bu cok dil bilme ozelligi acayip kiskandiriyor.
Abed'in kendi dilindeki atasozleri ve deyimleri Ingilizce'ye cevirmesi bana kendimi hatirlatti. Ilk yil ozellikle bazi Turkce deyimleri kullanmak isterdim yeri geldiginde. Ingilizcesini bilmezdim. Turkce'de soyle bir soz vardir deyip cevirmeye calisirken de 'o an'i kaybetmis olurdum. Sonra cevirmekten vazgectim, ceviri deyimler hicbir zaman cuk diye oturmuyor yerine. ( "cuk diye oturmak" gelde cevir Ingilizce'ye bakalim :) )
Elif Safak, Amerika'daki farkli hayatlari cok guzel incelemis. Bu kadar farkli insanin icine girdi mi, benzer deneyimleri oldu mu, okuduklarindan mi etkilendi, yoksa arkadaslarinin deneyimlerinden mi yola cikti bilinmez. Ben de cok farkli insanla tanistim burada, ama yemek sorunlari olan kadainlari henuz tanimadim mesela. Sanirim Kadin Haklari konusunda bir merkezde bir sure calistigindan bu kadar farkli kadin profiline eristi. Kitapta da bas kahramanlarimiz erkek olmasina ragmen buram buram bir kadin ruhu tasiyordu kitaptan. Kitaptaki teyzeler ve Allegre'nin yasami da biraz Baba ve Pic'teki teyzeleri hatirlatiyordu.
Elif Safak'i yine Rock, Metal bilgisinden dolayi tebrik ediyorum. Omer'in dinledigi gruplari ve sarkilari cok yerinde kullanmis. Benim muzik tarzim olmadigindan cogu grubu bilmisligim yok. Yalnizca Portishead'in Only You'sunu biliyordum.
Only You - Portishead
Kitabi okuduktan sonra, baskalari ne demis diye bakindim biraz, genelde herkes takintili bir sekilde "neden kitap ingilizce yazilmis"'a takilmis. Ben bu kitabin ozellikle Turkler icin yazildigini dusunmedim. Yazar, farkli gecmislerden gelen insanlari birlestirmis ve onlarin da kitapta kendilerinden birseyler bulmasini istemis. Ve kitabi sanildigi uzerine Turk okuruna gore hazirlamamis. O yuzden Turkiye'den okuyup da ne kadar zuppe kendi dilinde yazmiyor diyenleri anlayissiz buluyorum. Yine Turkiye'den okuyup sevmeyenleri anliyorum, kendileriyle ozdeslestiremediklerinden sevmemis olabilirler. Ben de Elif Safak'in en guzel kitabi diyemem, (bence en guzeli Mahremdi), ama kendimden birseyler buldugumdan ve biraz belgeselimsi bir tad aldigimdan okurken hoslandim diyebilirim.
Elif Safak'in kitaplarinda soyle birsey yapmak geciyor icimden, alip tum gereksiz, ise yaramayan cumleleri atip, ortaya kitabin yarisi kadar, daha oz bir kitap cikarmak. Ozellikle yine son 50 sayfasi cok gereksizdi. Bu son 50 sayfa kurgu acisindan Baba ve Pic'le cok fazla ortak nokta icermekteydi. Dugum karakterlerinin birinin Istanbul'a gelisi ve burada gelisenler ve Istanbul tahlili. Abed'in annesi Zahra'nin Boston'a gelisi de kitaba birsey katmamisti. Hangi Fas'li annesine ismiyle hitap ediyor, o da ayri bir merak konum oldu. Zahra'nin gelisiyle geleneksel Elif Safak ogesi olar cinlerin kitaptaki yeri de cok siritmisti. Sanirim Elif Safak'in da tam yureginin ustune baski yapan bir cin'i var. Ve bu cin, eger kitaplarinda kendinden ve arkadaslarindan bahsedilmezse cok fena baski yapiyor Elif Safak'a. Elif Safak'da sagolsun her kitabindan cin'lere yer veriyor. Egzotik olmaya calisiyor sanirim.
Bu arada, Ingilizce baskisinin on yuzunde Ortakoy camii ve bogaz koprusu var, arka yuzunde Boston fotograflari var. Turkce baskida da bilindigi uzere, cikolatalara uzanan bir kasik var. Iki baski da insani cok dusundurmuyor, icindeki tum kahramanlari cok yansitmiyor. Sadece Gail'i cok yuzeysel olarak yansitiyor kapaklar. Bence Elif Safak, cinlerine istasareye gecip, su kapak tasarlama isini bir sekilde duzeltmeli. Yoksa daha cok elestirilecek sig kapak tasarimlari ile.
Bir de kitapta en cok hosuma giden bolum Gail'in universiteye basladigi yildi, sonra onun gonul abla mektuplari geldi ki onlar da cok hostu. Cok icten ve guzel bir bolumdu, kitabin devaminda oraya tekrar donulecegini sandim umutla, ama o oyku cok yarim kaldi. Kitaptaki devamlilik biraz sorunlu bana gore.
Bir de kitapta Gail'in kedilerinin adi "West" and "The Rest" idi. Ses uyumu cok hos. Turkce'ye bu kedi isimleri nasil cevrilmis acaba merak ettim. Tabii West'e bu kadar yalakalik yapan "The Rest" de guzel metafor olmus. Digerlerinin batiya olan karsiliksiz sevdasi, ne soylenebilir ki...
Kitap'in son sayfasindan bir satir:
"kim gerçek yabancı- bir ülkede yaşayıp başka bir yere ait olduğunu bilen mi yoksa kendi ülkesinde bir yabancı hayatı sürüp, ait olacak başka bir yeri de olmayan mı? "
Sonsoz: Amerika'da doktora yapiyorsaniz ve hala okumadiysaniz siddetle tavsiye ederim. Turkiye'de ve okumadiysaniz, farkli tur insanlarin ayni cati altinda buralarda cok kolaylikla bir araya geldigini ve tum karakterlerin gercek hayattan bire bir karsiliklarinin oldugunu garaanti ederim. Eminim biryerlerde bir zamanlar kendinizi yabanci hissettiyseniz, siz de seversiniz bu kitabi bir sekilde.

Bu kitabin cok populer oldugu yillari hatirliyorum. Herkesin elinde cikolata kapli bir kitap vardi yine. Ve yine sevenler sevmeyenler kamplasmisti. Nedense o zamanlar cok bir istek duymamistim bu kitabi okumak icin. Bu yaz bir arkadasim ben sevmedim ama belki sen seversin, kendinden birseyler bulabilirsin dedi. Ben de hadi kutuphaneden alip okuyayim dedim.
Herhalde kitabi ciktigi yillarda degil de simdi okumam gerekiyormus. Benim de ulkemi degisitirmem, ABD'ye doktora yapmaya gelmem gerekiyormus. Omer gibi capkin mi capkin bir arkadasimin, Abed gibi sinirli elestirel bir Tunus'lu arkadasimin, Allegre gibi gonullu islerde gonulluce calisan arkadaslarimin, farkli dinleri icigine cicigine kadar arastiran spirutuel arkadaslarimin, Meksika asilli arkadaslarimin, Gail gibi vegan arkadaslarimin, Debra gibi lezbiyen arkadaslarimin, mahallemde bir surgu arabasiyla dolasan neredeyse hergun gordugum evsiz birinin olmasi gerekiyormus. Hatta, Boston'u bile gormus olmam gerekiyormus, T'ye binmem, Huntington Av. uzerinde zaman gecirmem, Boston'da Omer'lerin kaldigi gibi bir evde kalip kucagimda kedi bile sevmem gerekiyormus. Benim bu kitabi simdi okumam gerekiyormus, kendimle ve cevremdekilerle iliskilendirmek icin. Belki 4 yil once Turkce'sini Ankara'da okusaymisim, Odtu'de gecen kisim haricinde, cok da kendimle ve cevremdekilerle iliskilendirmezdim bu kitabi, kurgusunu cok siradan bulabilirdim.
Kitabi Ingilizcesinden okudum efendim ve Elif Safak yuzunden yine ingilizce sozcuklerin anlamlarina bakmak zorunda kaldim. Uzun zamandir sozluk almiyordum elime. Ingilizcesini fazlasiyla kiskandim bu kitabinda. Baba ve Pic'in Ingilizcesinde bu kadar edebiyat yapmamisti, bu kadar farkli kelimeler kullanmamisti. Sadece Ingilizce degil, Ispanyolca ve Arapca bilgisini de konusturmus Elif Safak. Benim gibi, sol beyni sag beynine gore daha iyi calisan, ve Ingilizce'yi bile hala sular seller gibi konusamayan bir muhendisi, bu cok dil bilme ozelligi acayip kiskandiriyor.
Abed'in kendi dilindeki atasozleri ve deyimleri Ingilizce'ye cevirmesi bana kendimi hatirlatti. Ilk yil ozellikle bazi Turkce deyimleri kullanmak isterdim yeri geldiginde. Ingilizcesini bilmezdim. Turkce'de soyle bir soz vardir deyip cevirmeye calisirken de 'o an'i kaybetmis olurdum. Sonra cevirmekten vazgectim, ceviri deyimler hicbir zaman cuk diye oturmuyor yerine. ( "cuk diye oturmak" gelde cevir Ingilizce'ye bakalim :) )
Elif Safak, Amerika'daki farkli hayatlari cok guzel incelemis. Bu kadar farkli insanin icine girdi mi, benzer deneyimleri oldu mu, okuduklarindan mi etkilendi, yoksa arkadaslarinin deneyimlerinden mi yola cikti bilinmez. Ben de cok farkli insanla tanistim burada, ama yemek sorunlari olan kadainlari henuz tanimadim mesela. Sanirim Kadin Haklari konusunda bir merkezde bir sure calistigindan bu kadar farkli kadin profiline eristi. Kitapta da bas kahramanlarimiz erkek olmasina ragmen buram buram bir kadin ruhu tasiyordu kitaptan. Kitaptaki teyzeler ve Allegre'nin yasami da biraz Baba ve Pic'teki teyzeleri hatirlatiyordu.
Elif Safak'i yine Rock, Metal bilgisinden dolayi tebrik ediyorum. Omer'in dinledigi gruplari ve sarkilari cok yerinde kullanmis. Benim muzik tarzim olmadigindan cogu grubu bilmisligim yok. Yalnizca Portishead'in Only You'sunu biliyordum.
Only You - Portishead
Kitabi okuduktan sonra, baskalari ne demis diye bakindim biraz, genelde herkes takintili bir sekilde "neden kitap ingilizce yazilmis"'a takilmis. Ben bu kitabin ozellikle Turkler icin yazildigini dusunmedim. Yazar, farkli gecmislerden gelen insanlari birlestirmis ve onlarin da kitapta kendilerinden birseyler bulmasini istemis. Ve kitabi sanildigi uzerine Turk okuruna gore hazirlamamis. O yuzden Turkiye'den okuyup da ne kadar zuppe kendi dilinde yazmiyor diyenleri anlayissiz buluyorum. Yine Turkiye'den okuyup sevmeyenleri anliyorum, kendileriyle ozdeslestiremediklerinden sevmemis olabilirler. Ben de Elif Safak'in en guzel kitabi diyemem, (bence en guzeli Mahremdi), ama kendimden birseyler buldugumdan ve biraz belgeselimsi bir tad aldigimdan okurken hoslandim diyebilirim.
Elif Safak'in kitaplarinda soyle birsey yapmak geciyor icimden, alip tum gereksiz, ise yaramayan cumleleri atip, ortaya kitabin yarisi kadar, daha oz bir kitap cikarmak. Ozellikle yine son 50 sayfasi cok gereksizdi. Bu son 50 sayfa kurgu acisindan Baba ve Pic'le cok fazla ortak nokta icermekteydi. Dugum karakterlerinin birinin Istanbul'a gelisi ve burada gelisenler ve Istanbul tahlili. Abed'in annesi Zahra'nin Boston'a gelisi de kitaba birsey katmamisti. Hangi Fas'li annesine ismiyle hitap ediyor, o da ayri bir merak konum oldu. Zahra'nin gelisiyle geleneksel Elif Safak ogesi olar cinlerin kitaptaki yeri de cok siritmisti. Sanirim Elif Safak'in da tam yureginin ustune baski yapan bir cin'i var. Ve bu cin, eger kitaplarinda kendinden ve arkadaslarindan bahsedilmezse cok fena baski yapiyor Elif Safak'a. Elif Safak'da sagolsun her kitabindan cin'lere yer veriyor. Egzotik olmaya calisiyor sanirim.
Bu arada, Ingilizce baskisinin on yuzunde Ortakoy camii ve bogaz koprusu var, arka yuzunde Boston fotograflari var. Turkce baskida da bilindigi uzere, cikolatalara uzanan bir kasik var. Iki baski da insani cok dusundurmuyor, icindeki tum kahramanlari cok yansitmiyor. Sadece Gail'i cok yuzeysel olarak yansitiyor kapaklar. Bence Elif Safak, cinlerine istasareye gecip, su kapak tasarlama isini bir sekilde duzeltmeli. Yoksa daha cok elestirilecek sig kapak tasarimlari ile.
Bir de kitapta en cok hosuma giden bolum Gail'in universiteye basladigi yildi, sonra onun gonul abla mektuplari geldi ki onlar da cok hostu. Cok icten ve guzel bir bolumdu, kitabin devaminda oraya tekrar donulecegini sandim umutla, ama o oyku cok yarim kaldi. Kitaptaki devamlilik biraz sorunlu bana gore.
Bir de kitapta Gail'in kedilerinin adi "West" and "The Rest" idi. Ses uyumu cok hos. Turkce'ye bu kedi isimleri nasil cevrilmis acaba merak ettim. Tabii West'e bu kadar yalakalik yapan "The Rest" de guzel metafor olmus. Digerlerinin batiya olan karsiliksiz sevdasi, ne soylenebilir ki...
Kitap'in son sayfasindan bir satir:
"kim gerçek yabancı- bir ülkede yaşayıp başka bir yere ait olduğunu bilen mi yoksa kendi ülkesinde bir yabancı hayatı sürüp, ait olacak başka bir yeri de olmayan mı? "
Sonsoz: Amerika'da doktora yapiyorsaniz ve hala okumadiysaniz siddetle tavsiye ederim. Turkiye'de ve okumadiysaniz, farkli tur insanlarin ayni cati altinda buralarda cok kolaylikla bir araya geldigini ve tum karakterlerin gercek hayattan bire bir karsiliklarinin oldugunu garaanti ederim. Eminim biryerlerde bir zamanlar kendinizi yabanci hissettiyseniz, siz de seversiniz bu kitabi bir sekilde.
Labels:
kitap
saatleri ayarlama enstitusu
Yillardir hakkinda ovguler duyup da merak ettigim kitaplardan birini daha okumus bulunmaktayim. Bittikten sonra da kafanizi mesgul eden kitaplardan biri Ahmet Hamdi Tanpınar'in Saatleri Ayarlama Enstitusu. Cok modern bir dille yazilmis. Siradan bir insanin yasamindaki sorunlari felsefi ve psikolojik yonlerden ele almis.

Kitabin konusu kisaca soyle: Bas kahramanimiz Hayri bey, Saatleri ayarlama enstitusunun kurucularindandir. Aslinda kurucusundan ziyade, kurucusuna fikir ilhamligi yapmistir. Olay soyle gelismistir. Ust uste farkli saat kulelerindeki saat farkliligini goren Hayri bey, Halit Ayarci'ya bu durumu sikayet etmistir. Halit beyin o anda kafasinda simsekler cakmis ve hemen saatleri ayarlamak icin bir enstitu kurmaya karar vermistir. Halit bey inandigi fikirlerin arkasinda duran ve gerceklestiren bir insandir. Cevresinde farkliliklar yaratn, bir oncu de diyebiliriz. Onemli olanin inanc oldugunu dusunur. Eger bir fikre inanip, onu sahipleniyorsak bunu basarmak hic de guc degildir diyor Halit bey tum kitap boyunca. Diger yanda Hayri bey var. Hayri bey olaylara daha gercekci bakiyor her zaman ve daha elestirel, daha pesimist. Yeryuzundeki insanlarin %90'u Hayri bey gibi maalesef. Her zaman basina gelenleri sanssizlik olan bir guruhuz. Kitaptan su cumleler Hayri beyi ve benim gibi diger realistlere gitsin.
"Siz her girdiğiniz yerde, evvela nelerden iğrenebilirim, nelerden azap çekebilirim, diye etrafınıza bakıyor, ondan sonra da hep burnunuzun altına bir tutam ısırgan otu asmışlar gibi silkine silkine dolaşıyorsunuz".
Ah bu elestirel yanimi birakip herseyi oldugu gibi kabul etsem ve yasamdan daha cok zevk alsam. Herhalde bu huya sahip olan tek insan ben degilim. Oyle uzerimizden bir hirka gibi cikarip bir yana atamiyoruz maalesef.
Kitapta yaptiginiz ise inanin, birlikte oldugunuz insanlarin kotu ozelliklerine degil iyi ozelliklerine odaklanin, kotu ozellikleri bile farkli bir gozle degerlendirirseniz avantaja kolaylikla cevirebilirsiniz diyor Halit bey. Cevremizdeki hersey bizim bakis acimizla cok farkli degerlendirilebilir diyor. Keske yasamda uygulamasi bu kadar kolay olsa, hersey cok daha kolay olurdu gercekten.
Kitap aynı zamanda isminden de anasilacagi gibi zaman temasi uzerine oldukca duruyor. Su satirlar zaman ile ilgili en sevdigim satirlar:
"Ne kadar garip mahuklariz? Hepimiz omrumuzun kısalığından bahsederiz;fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?"
Kitapta bahsedilen bir diğer yon ise, hayatimiza giren insanlarin bizi ne kadar etkiledigi ve bizi biz yapmadaki rolleri. Kitabin bas kahramani Hayri beyin hayatina kucuklugunden beri cok enteresan tipler girip cikiyor. Bunlarin yarisindan cogu sahsina munhasir tipler. Yazar ozellikle boyle tuhaf ama kisilikleri cok ayri karakterleri bir araya getirmis sanirim. Şahsiyetimizin diğer insanlarla ilişkisini de su satirlarda ozetlemis:
"Belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir."
Baska sevdigim satirlar da surada:
"Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlerini affettiren daima obür hadiselerdir."
"Araya menfaatlerimiz girmeyince hadiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeğe, hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlağa balarız."
"bu, trapezinden partnerinin kendine doğru uzattığı ellerine yapışmak için kendisini boşluğa doğru fırlatan cambazın, hesabında bir milimetre şaşırsa kendisini ölüme götüreceğini bildiği bir hareketi yaparken dudaklarından eksilmeyen tebessümün aynıydı."
Kitapta sevmedigim tek yon, karakterlerin coklugu ve bir kisminin gereksizligi idi. Ozellikle Ispiritizma cemiyetindeki tipleri okurken cok sıkıldım.
Kitap Turkiye Cumhuriyeti tarihi acisindan da degerli bence. 50 yil once yazilmis olmasina ragmen, Turkiye Cumhuriyetindeki yasam tarzinda pozitiften ziyade negatif bir degisim oldugunu gosteriyor. Aci ama gercek.
Hayattan ziyade acemaşiran'a inanan Hayri bey icin de asagidaki Acemişaran taksimi gelsin. Cok huzunlu ama cok ruhaniymis bu makam.
Son soz: Okuma listenizde devamli ertelediginiz kitaplardan biri ise, listenin onlerine alin. Kesinlikle okumaya deger. Ayrica, ona yapilan gondermeleri daha iyi anlama sansiniz olur. Tabii bir de her ayari bozuk saati gorunce, ah bir ayarlama enstitusu olsa da tum saatler ayni akrep ve yelkovan degerlerinde olsa ne iyi olurdu der ve Ahmet Hamdi Tanpınar'in bu kitabini yad edersiniz.

Kitabin konusu kisaca soyle: Bas kahramanimiz Hayri bey, Saatleri ayarlama enstitusunun kurucularindandir. Aslinda kurucusundan ziyade, kurucusuna fikir ilhamligi yapmistir. Olay soyle gelismistir. Ust uste farkli saat kulelerindeki saat farkliligini goren Hayri bey, Halit Ayarci'ya bu durumu sikayet etmistir. Halit beyin o anda kafasinda simsekler cakmis ve hemen saatleri ayarlamak icin bir enstitu kurmaya karar vermistir. Halit bey inandigi fikirlerin arkasinda duran ve gerceklestiren bir insandir. Cevresinde farkliliklar yaratn, bir oncu de diyebiliriz. Onemli olanin inanc oldugunu dusunur. Eger bir fikre inanip, onu sahipleniyorsak bunu basarmak hic de guc degildir diyor Halit bey tum kitap boyunca. Diger yanda Hayri bey var. Hayri bey olaylara daha gercekci bakiyor her zaman ve daha elestirel, daha pesimist. Yeryuzundeki insanlarin %90'u Hayri bey gibi maalesef. Her zaman basina gelenleri sanssizlik olan bir guruhuz. Kitaptan su cumleler Hayri beyi ve benim gibi diger realistlere gitsin.
"Siz her girdiğiniz yerde, evvela nelerden iğrenebilirim, nelerden azap çekebilirim, diye etrafınıza bakıyor, ondan sonra da hep burnunuzun altına bir tutam ısırgan otu asmışlar gibi silkine silkine dolaşıyorsunuz".
Ah bu elestirel yanimi birakip herseyi oldugu gibi kabul etsem ve yasamdan daha cok zevk alsam. Herhalde bu huya sahip olan tek insan ben degilim. Oyle uzerimizden bir hirka gibi cikarip bir yana atamiyoruz maalesef.
Kitapta yaptiginiz ise inanin, birlikte oldugunuz insanlarin kotu ozelliklerine degil iyi ozelliklerine odaklanin, kotu ozellikleri bile farkli bir gozle degerlendirirseniz avantaja kolaylikla cevirebilirsiniz diyor Halit bey. Cevremizdeki hersey bizim bakis acimizla cok farkli degerlendirilebilir diyor. Keske yasamda uygulamasi bu kadar kolay olsa, hersey cok daha kolay olurdu gercekten.
Kitap aynı zamanda isminden de anasilacagi gibi zaman temasi uzerine oldukca duruyor. Su satirlar zaman ile ilgili en sevdigim satirlar:
"Ne kadar garip mahuklariz? Hepimiz omrumuzun kısalığından bahsederiz;fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?"
Kitapta bahsedilen bir diğer yon ise, hayatimiza giren insanlarin bizi ne kadar etkiledigi ve bizi biz yapmadaki rolleri. Kitabin bas kahramani Hayri beyin hayatina kucuklugunden beri cok enteresan tipler girip cikiyor. Bunlarin yarisindan cogu sahsina munhasir tipler. Yazar ozellikle boyle tuhaf ama kisilikleri cok ayri karakterleri bir araya getirmis sanirim. Şahsiyetimizin diğer insanlarla ilişkisini de su satirlarda ozetlemis:
"Belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir."
Baska sevdigim satirlar da surada:
"Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlerini affettiren daima obür hadiselerdir."
"Araya menfaatlerimiz girmeyince hadiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeğe, hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlağa balarız."
"bu, trapezinden partnerinin kendine doğru uzattığı ellerine yapışmak için kendisini boşluğa doğru fırlatan cambazın, hesabında bir milimetre şaşırsa kendisini ölüme götüreceğini bildiği bir hareketi yaparken dudaklarından eksilmeyen tebessümün aynıydı."
Kitapta sevmedigim tek yon, karakterlerin coklugu ve bir kisminin gereksizligi idi. Ozellikle Ispiritizma cemiyetindeki tipleri okurken cok sıkıldım.
Kitap Turkiye Cumhuriyeti tarihi acisindan da degerli bence. 50 yil once yazilmis olmasina ragmen, Turkiye Cumhuriyetindeki yasam tarzinda pozitiften ziyade negatif bir degisim oldugunu gosteriyor. Aci ama gercek.
Hayattan ziyade acemaşiran'a inanan Hayri bey icin de asagidaki Acemişaran taksimi gelsin. Cok huzunlu ama cok ruhaniymis bu makam.
Son soz: Okuma listenizde devamli ertelediginiz kitaplardan biri ise, listenin onlerine alin. Kesinlikle okumaya deger. Ayrica, ona yapilan gondermeleri daha iyi anlama sansiniz olur. Tabii bir de her ayari bozuk saati gorunce, ah bir ayarlama enstitusu olsa da tum saatler ayni akrep ve yelkovan degerlerinde olsa ne iyi olurdu der ve Ahmet Hamdi Tanpınar'in bu kitabini yad edersiniz.
Labels:
kitap
Gec bir kesif: Calvino
Ismini o kadar cok duydum ki Calvino'nun. Niye bu kadar cok bekledim ondan bir kitap okumak icin bilmem. Ingilizce adiyla 'Numbers in the Dark', Turkce adiyla 'Sen Alo Demeden Once' kitabini okumaktayim ve resmen buyulendim. Cok hos bir yazi tarzi var Calvino'nun, hayran kaldim.

Kalabalikta kaybolanlara, kitaptan bir kuple:
"It happened one day, at a crossroads, in the middle of the crowd, people coming and going. I stopped, blinked: I understood nothing. Nothing, nothing about anything: I didn't understand the reasons for things or for people, it was all senseless, absurd. And I started to laugh...."

Kalabalikta kaybolanlara, kitaptan bir kuple:
"It happened one day, at a crossroads, in the middle of the crowd, people coming and going. I stopped, blinked: I understood nothing. Nothing, nothing about anything: I didn't understand the reasons for things or for people, it was all senseless, absurd. And I started to laugh...."
Labels:
kitap
ne kitapli ne kitapsiz
Moonshine beni aylar once mimlemisti. Ben unutturdum galiba derken bana tekrar hatirlattirdi. Kacamadim bu kez mim oyunundan.
Soru 1: En sevdigim / En etkilendigim kitap
Dogrusu icinde 'en' kelimesi gecen sorular beni urkutuyor. Hayatimin cesitli zamanlarinda cok yogun veya az yogun okuma donemlerim olmustur. Bazi kitaplar o an icinde bulundugum ruh haline ve ruh gereksinimime cuk diye oturmustur, ic dunyami aydinlatmis, beni farkli dusuncelere itmistir. Ama bu kitaplar icimde birike birike bir etkiye sebep olmustur. Bu yuzden "en" diye bir kitap yok benim icin. Bir kitap okudum tum hayatim degisti katiyen diyemem. Cok uzun yillardan beri okuyorum, okumaya devam edecegim. Kitaplar ben de birseyler degistiriyorsa ne ala. Ama hayatta ogrendigim tek sey, hayat deneyimlerinin kitaplardan cok daha onemli oldugu. Eskiden kitap okumuyor diye diger insanlari icten ice elestirdigim olurdu, neredeyse okuduklari kitaplara gore insanlari siniflara ayirirdim kafamda, okuduklarimla icten ice boburlenir, baskalarinin okuduklarini kucumserdim. Artik boyle seyler yapmiyorum. Kitap okumak, kisisel bir tercih. Okuyana da okumayana da saygim var.
Yine de bir kitap ismi vermem gerekirse,beni bugun gulumseten ve okurkenki hallerimi gozumun onune getiren kitap Selim İleri'nin derledigi, Yapi Krediden cikan "İlkgençlik Çağına Öyküler 2"'i olmustu. Ozellikle Yasar Kemal'in oykusunu ve Furuzan'in oykusunu cok sevmistim o zamanlar. Simdi donup baktim da, kitaptaki tum yazarlar birbirinden degerli. Bilge Karasu, Zeyyit Selimoglu, Orhan Kemal, Vus'at O Bener ve daha niceleri. Bu oyku kitabini okuduktan sonra, kafamda binlerce oyku senaryosu belirmisti. O ay neredeyse hergun gizli gizli oyku yazdim. Aralarindan bir kaci fena da olmadi, ama hala gizliler. Belki o oyku kitabinin etkisi ile oykuler hayatimi tamamen kusatti. Su anda basucumda 3 ayri oyku derlemesi var. Hayatimin son 5 yilinda da okudugum oyku sayisi roman sayisinin kat be kat ustunde. Lise zamanlarinda klasik tarzda yazilmis oykuleri begenirken simdilerde modernitenin uclarindaki oykulere bayiliyorum. Cok kisa bir oykunun beni sarsmasi cok hosuma gidiyor.
Bunun yaninda Albert Camus'un Dusus'unu lise yillarinda okumustum ve Camus hayranligim baslamisti. Kendimi dusuncelerine cok yakin buldugum bir yazar.
Bir iki alinti kitaptan
"...hepimiz, yargıç olduğumuza göre, hepimiz suçluyuz birbirmizin karşısında; kendi zavallı halimize uygun düşen biçimde çarmıha gerilen, neden olduğunu da bilmeyen birer "isa"yız, herbirimiz..."
"...hele hele , dostlarınız kendilerine karşı içten olmanızı istedikleri zaman onlara inanmayın.onlar , sizin için içtenlik vaadinizde bulacakları ek bir güvenceyi kendilerine sağlayarak onlar hakkındaki iyi fikrinizi sürdüreceğinizi umarlar yalnızca.içtenlik nasıl dostluğun bir koşulu olur?her ne pahasına olursa olsun gerçek sevgisi hiç bir şeyi kollamayan ve hiç bir şeyin kendisine direnemeyeceği bir tutkudur.bir kusurdur o , bazen bir konfordur ya da bir bencilliktir.eğer bu durumda bulunursanız çekinmeyin.`doğruyu söyleyeceğinize söz verin ve en fazla yalanı söyleyin..."
Bir de universite yillarinda okudugum bir kitap olan 'Parfumun dansi' felsefik ve mitolojik yapisiyla hosuma gitmisti, ayni zamanda oyku kurgusundaki farklilikta insanin hayal dunyasini hedef aliyordu. Olumsuzlugu bulup artik olmek icin cildiran bir ciftin hikayesi. Yazar liberalligin uclarinda, benim liberal yanimi yakalamisti herhalde.
Bir kuplecik kitaptan
"timolus, pan'la apollo arasındaki müzik yarışmasını dinler dinlemez hiç kararsızlık göstermeden ödülü apollo'nun lirine vermiş, böylelikle eleştirmenlerin sınırlamaya ve cilaya önem vermesi, tuhaf ya da itaatsiz olana da saldırması geleneğini başlatmıştı -ki, o gelenek bugüne kadar hala devam etmektedir. eğer timolus, pan'ı sahneden bu kadar çabuk tasfiye etmese, eğer pan'ı dinleyecek kadar -nesi? dürüstlüğü? alçakgönüllülüğü?- (ne de olsa timolus'un kendisi hiçbir halt çalmayı bilmezdi), cesareti olsaydı, ona önyargılardan daha içtenlikli bir tepki gösterebilseydi, belki o da etkilenirdi."

Soru 2: Kitap yazmak isteseydin ne yazmak isterdin?
Tabii ki oyku kitabi. Bu aralar malzeme topluyorum yaban ellerde, her insanin bir oykusu var. Baska bir ulkede farkli yasamlar kesfetmek de beni olmak istedigim insana ve yazara daha yaklastiriyor belki. Daha yogun ic duygulara ve daha genis gozlem yapmaya firsat veriyor.
Insanlarin farkli fotograflarini onlarin oykuleri ile birlestirip bir foto-oyku kitabi yazabilirim. Bu cok da utopik bir hayal degil. Yazma ihtimalim %50. Kim okur benim kitaplari bilmem tabi.
Soru 3: Olmeden once okumayi istedigin kitaplar
Eger bir kitabi okumak istersem, onu cabucak ele gecirip okurum sanirim. Oyle okumak isteyip de cok erteledigim bir kitap olmadi. Yine de cok merak ettigim ve bir turlu kutuphaneden alip okumayi hayata koyamadigim bir filozof var: Spinoza. Cok fazla filmde ve kitapta ona atiflar gordum, hep merak ettim onun kitaplarini. Sanirim onun Ethics kitabini birgun okumak istiyorum. Oscar Wilde(Sebastian Melmoth)'in herhangi bir kitabini da okumadim simdiye kadar. Ocar Wilde'a tapan arkadaslarim var, onun da kitaplarini okumak isterim birgun.
Ayrica Kuran'in tamaminin Turkce mealini de okumak istiyorum. Ayni sekilde incili ve tevrati da okumak istiyorum. Bir arayistan ziyade, daha bilgili olma cabasi sanirim. Milyonlarca insanin yasam seklini degistiren, dogumlarindan gomulus tarzlarina kadar her noktada etkin olan, insanlar arasinda bolunmelere, olumlere, yuzyillar surecek savaslara sebep olan bu uc kitabi bilmek, belki tarihe ve topluma daha aydin bakmama sebep olur. Ayrica hepsinin ortak ve ayri yonlerini gormek istiyorum sanirim. Cok dinli bir toplumda yasamak daha cok bilmeyi gerektiriyor.
Spinoza'dan bir sozle bitireyim.
“The highest activity a human being can attain is learning for understanding, because to understand is to be free”
Ogrenmek, anlamak ve ozgurlesmek uzerine hos bir bakis acisi.
Soru 1: En sevdigim / En etkilendigim kitap
Dogrusu icinde 'en' kelimesi gecen sorular beni urkutuyor. Hayatimin cesitli zamanlarinda cok yogun veya az yogun okuma donemlerim olmustur. Bazi kitaplar o an icinde bulundugum ruh haline ve ruh gereksinimime cuk diye oturmustur, ic dunyami aydinlatmis, beni farkli dusuncelere itmistir. Ama bu kitaplar icimde birike birike bir etkiye sebep olmustur. Bu yuzden "en" diye bir kitap yok benim icin. Bir kitap okudum tum hayatim degisti katiyen diyemem. Cok uzun yillardan beri okuyorum, okumaya devam edecegim. Kitaplar ben de birseyler degistiriyorsa ne ala. Ama hayatta ogrendigim tek sey, hayat deneyimlerinin kitaplardan cok daha onemli oldugu. Eskiden kitap okumuyor diye diger insanlari icten ice elestirdigim olurdu, neredeyse okuduklari kitaplara gore insanlari siniflara ayirirdim kafamda, okuduklarimla icten ice boburlenir, baskalarinin okuduklarini kucumserdim. Artik boyle seyler yapmiyorum. Kitap okumak, kisisel bir tercih. Okuyana da okumayana da saygim var.
Yine de bir kitap ismi vermem gerekirse,beni bugun gulumseten ve okurkenki hallerimi gozumun onune getiren kitap Selim İleri'nin derledigi, Yapi Krediden cikan "İlkgençlik Çağına Öyküler 2"'i olmustu. Ozellikle Yasar Kemal'in oykusunu ve Furuzan'in oykusunu cok sevmistim o zamanlar. Simdi donup baktim da, kitaptaki tum yazarlar birbirinden degerli. Bilge Karasu, Zeyyit Selimoglu, Orhan Kemal, Vus'at O Bener ve daha niceleri. Bu oyku kitabini okuduktan sonra, kafamda binlerce oyku senaryosu belirmisti. O ay neredeyse hergun gizli gizli oyku yazdim. Aralarindan bir kaci fena da olmadi, ama hala gizliler. Belki o oyku kitabinin etkisi ile oykuler hayatimi tamamen kusatti. Su anda basucumda 3 ayri oyku derlemesi var. Hayatimin son 5 yilinda da okudugum oyku sayisi roman sayisinin kat be kat ustunde. Lise zamanlarinda klasik tarzda yazilmis oykuleri begenirken simdilerde modernitenin uclarindaki oykulere bayiliyorum. Cok kisa bir oykunun beni sarsmasi cok hosuma gidiyor.
Bunun yaninda Albert Camus'un Dusus'unu lise yillarinda okumustum ve Camus hayranligim baslamisti. Kendimi dusuncelerine cok yakin buldugum bir yazar.Bir iki alinti kitaptan
"...hepimiz, yargıç olduğumuza göre, hepimiz suçluyuz birbirmizin karşısında; kendi zavallı halimize uygun düşen biçimde çarmıha gerilen, neden olduğunu da bilmeyen birer "isa"yız, herbirimiz..."
"...hele hele , dostlarınız kendilerine karşı içten olmanızı istedikleri zaman onlara inanmayın.onlar , sizin için içtenlik vaadinizde bulacakları ek bir güvenceyi kendilerine sağlayarak onlar hakkındaki iyi fikrinizi sürdüreceğinizi umarlar yalnızca.içtenlik nasıl dostluğun bir koşulu olur?her ne pahasına olursa olsun gerçek sevgisi hiç bir şeyi kollamayan ve hiç bir şeyin kendisine direnemeyeceği bir tutkudur.bir kusurdur o , bazen bir konfordur ya da bir bencilliktir.eğer bu durumda bulunursanız çekinmeyin.`doğruyu söyleyeceğinize söz verin ve en fazla yalanı söyleyin..."
Bir de universite yillarinda okudugum bir kitap olan 'Parfumun dansi' felsefik ve mitolojik yapisiyla hosuma gitmisti, ayni zamanda oyku kurgusundaki farklilikta insanin hayal dunyasini hedef aliyordu. Olumsuzlugu bulup artik olmek icin cildiran bir ciftin hikayesi. Yazar liberalligin uclarinda, benim liberal yanimi yakalamisti herhalde.Bir kuplecik kitaptan
"timolus, pan'la apollo arasındaki müzik yarışmasını dinler dinlemez hiç kararsızlık göstermeden ödülü apollo'nun lirine vermiş, böylelikle eleştirmenlerin sınırlamaya ve cilaya önem vermesi, tuhaf ya da itaatsiz olana da saldırması geleneğini başlatmıştı -ki, o gelenek bugüne kadar hala devam etmektedir. eğer timolus, pan'ı sahneden bu kadar çabuk tasfiye etmese, eğer pan'ı dinleyecek kadar -nesi? dürüstlüğü? alçakgönüllülüğü?- (ne de olsa timolus'un kendisi hiçbir halt çalmayı bilmezdi), cesareti olsaydı, ona önyargılardan daha içtenlikli bir tepki gösterebilseydi, belki o da etkilenirdi."

Soru 2: Kitap yazmak isteseydin ne yazmak isterdin?
Tabii ki oyku kitabi. Bu aralar malzeme topluyorum yaban ellerde, her insanin bir oykusu var. Baska bir ulkede farkli yasamlar kesfetmek de beni olmak istedigim insana ve yazara daha yaklastiriyor belki. Daha yogun ic duygulara ve daha genis gozlem yapmaya firsat veriyor.
Insanlarin farkli fotograflarini onlarin oykuleri ile birlestirip bir foto-oyku kitabi yazabilirim. Bu cok da utopik bir hayal degil. Yazma ihtimalim %50. Kim okur benim kitaplari bilmem tabi.
Soru 3: Olmeden once okumayi istedigin kitaplar
Eger bir kitabi okumak istersem, onu cabucak ele gecirip okurum sanirim. Oyle okumak isteyip de cok erteledigim bir kitap olmadi. Yine de cok merak ettigim ve bir turlu kutuphaneden alip okumayi hayata koyamadigim bir filozof var: Spinoza. Cok fazla filmde ve kitapta ona atiflar gordum, hep merak ettim onun kitaplarini. Sanirim onun Ethics kitabini birgun okumak istiyorum. Oscar Wilde(Sebastian Melmoth)'in herhangi bir kitabini da okumadim simdiye kadar. Ocar Wilde'a tapan arkadaslarim var, onun da kitaplarini okumak isterim birgun.
Ayrica Kuran'in tamaminin Turkce mealini de okumak istiyorum. Ayni sekilde incili ve tevrati da okumak istiyorum. Bir arayistan ziyade, daha bilgili olma cabasi sanirim. Milyonlarca insanin yasam seklini degistiren, dogumlarindan gomulus tarzlarina kadar her noktada etkin olan, insanlar arasinda bolunmelere, olumlere, yuzyillar surecek savaslara sebep olan bu uc kitabi bilmek, belki tarihe ve topluma daha aydin bakmama sebep olur. Ayrica hepsinin ortak ve ayri yonlerini gormek istiyorum sanirim. Cok dinli bir toplumda yasamak daha cok bilmeyi gerektiriyor.
Spinoza'dan bir sozle bitireyim.
“The highest activity a human being can attain is learning for understanding, because to understand is to be free”
Ogrenmek, anlamak ve ozgurlesmek uzerine hos bir bakis acisi.
Labels:
kitap
the turkish lover-susuz yaz
Cok kayda deger bir kitap olmasa da ilginc bir oz yasam oykusuydu: The Turkish Lover. Esmeralda Santiago'nun cok genc yaslarda asik oldugu Ulvi Dogan'la 7 yillik suren iliskilerini kulturel farkliliklara ve kadin haklarina deginerek kaleme aldigi bir kitabi. Kitapta, Esmeralda ve Ulvi'nin yollari New York'ta kesisir. Esmeralda 19 Ulvi 36 yasindadir. Esmeralda genc, guzel hareketli, kani kaynayan, becerikli bir kizdir. Puerto Rico'dan New York'a goc eden fakir ve kalabalik bir ailenin kizidir. Ulvi biraz daha orta yasli, agir, modern olmasina ragmen kadinlara hala Anadolu tas firin kaliplariyla davranan yakisikli, zengin, sik giyimli, cekici, sefkatli biridir. Esmeralda Ulvi'ye deli gibi asiktir. Onun icin ailesinden ve ailesi cercevesindeki aliskanliklardan- kulturel degerlerden vazgecer. Ulvi de sever herhalde Esmeralda'yi. Kitap boyunca cok kapali, kendisi ile ilgili hicbir seyden bahsetmeyen bir karakter ciziyor Ulvi. Boyle gizemli olmasi benim onu daha cok merak etmeme sebep oldu.
Ulvi Dogan "Susuz Yaz"in yapimcisi ve basrol oyuncusu. Boyle olmasina ragmen internette ne dogru duzgun bir hayat hikayesi ne fotograflari var. Bu biraz da Susuz Yaz haricinde baska bir filmde yer almamasindan kaynaklanmakta belki.

Ulvi, hayatini resmen bu Susuz Yaz'a adamis. Yapimciligini kendisi yapmis, yonetmenligini Metin Erksan. Ama yari yonetmenmis de filmde. Parayi ve tum imkanlari kendi sagladigindan, film benim deyip filmin tek kopyasi ile birlikte Almanya'da Altin ayi'ya katilmis sonra da filmi ABD'ye goturup Oskar'a aday gostertmeyi basarmis. Her zaman filmi kendi cektigini soylemis, Metin Erksan'la aralari bu yuzden bozulmus. ABD'de filmi yabanci yapimcilara, yonetmenlere gostermis, ovguler toplamis, kendini kabul ettirmis. ABD film endustrisinde cok kisa surede taninmis. Cok uzun yillar bu filmi daha cok tanitmak icin elinden geleni ardina birakmamis. Cok fazla para harcamis bu film icin. Buradaki film sektorunden, filmin biraz acik sahnelere ihtiyaci var yorumunu alinca, Almanya'ya gidip Hulya Kocyigit'e benzer birine acik sahneler cektirip filme eklemis. Adam yillarini sadece bu filme vermis. Baska bir filmi cekmeyi veya baska bir filmde oynamayi hic dusunmemis. Kitabi okurken adama biraz acidim dogrusu.

Kitaptan sonra icimi muthis bir "Susuz Yaz" izleme durtusu kapladi. Hafizamin kivrimlarini zorluyorum ama bu filmi izlemedigimi dogruluyor tum beyin kivrimlarim. Bildigim tum illegal yollara basvurdum ama bulamadim filmi. Altin Ayi almis, Oskar'a aday gosterilmis, Ulvi'nin tum hayatini adadigi bu filmi gercekten gormeyi cok istiyorum. Meraklar icindeyim. Nasil yapsam da izlesem?

Konusunu Necati Cumali'nin kisa bir oykusunden almakta film. Ama cogu yerde Ulvi kendi aile yapisindan ve kendi ailesinin basina gelen birkac olaydan etkilenmis, karakterlerin adlari bile Ulvi'nin babasindan, abisinden, yengesinden alinmakta. Susuz bir yazi namus perspektifinden anlatmaktayi basarmis film anladigim kadariyle. Film ayrica hayvanlari ele alma bicimi ile de unlu. Erol Tas'in inegin memesinde sut emme karesi cok tartisilmis mesela.

Her neyse, kitaba (kitabin kapaginda Esmeralda'nin bir fotografi var) donecek olursam. Bu Ulvi gercekten yakisikli, cekici ve zengin boyle olunca tabii ki capkin ayni zamanda. Her ulkede bir sevgilisi var. Ama ayni zamanda Esmeralda'nin tek bir erkekle bile konusmasini son derecede kiskanabiliyor. Latin kulturunde dans etmek cok normalken Ulvi Turk kani ile Esmerelda'nin arkadaslari onunde dans etmesini yasakliyor. Esmeralda'nin kisisel haklarina cok saygili davranmiyor. Kadinin kiyafetlerini bile Ulvi secmek istiyor. Her zaman Ulvi'nin yasam istekleri cercevesinde Esmeralda'nin hayati sekilleniyor. Kitabin sonlarina dogru Esmerelda kendi rustunu hem kendine hem Ulvi'ye ispatliyor. Harvard'i basari ile bitiriyor ve bu iliskiyi de.
Sozun ozu: Kitap biraz kadin haklari acisindan kaleme alinmis. Bu yuzden de cok tutulmus zamaninda. Best seller olmus. Ulvi'nin kadinlara olan tutumu, ne yazik ki cogu Turk ve dunya erkeginde hala mevcut. Yakin gelecekte pek de degismeyecek gibi kadini ikinci planda gorme egilimi. Bu gercegi zaten bildigimden benim acimdan kitabin tek yarari Susuz Yaz'in dunyasini bana acmasi oldu, bir de filmi izlesem tam olacak.
Ulvi Dogan "Susuz Yaz"in yapimcisi ve basrol oyuncusu. Boyle olmasina ragmen internette ne dogru duzgun bir hayat hikayesi ne fotograflari var. Bu biraz da Susuz Yaz haricinde baska bir filmde yer almamasindan kaynaklanmakta belki.
Ulvi, hayatini resmen bu Susuz Yaz'a adamis. Yapimciligini kendisi yapmis, yonetmenligini Metin Erksan. Ama yari yonetmenmis de filmde. Parayi ve tum imkanlari kendi sagladigindan, film benim deyip filmin tek kopyasi ile birlikte Almanya'da Altin ayi'ya katilmis sonra da filmi ABD'ye goturup Oskar'a aday gostertmeyi basarmis. Her zaman filmi kendi cektigini soylemis, Metin Erksan'la aralari bu yuzden bozulmus. ABD'de filmi yabanci yapimcilara, yonetmenlere gostermis, ovguler toplamis, kendini kabul ettirmis. ABD film endustrisinde cok kisa surede taninmis. Cok uzun yillar bu filmi daha cok tanitmak icin elinden geleni ardina birakmamis. Cok fazla para harcamis bu film icin. Buradaki film sektorunden, filmin biraz acik sahnelere ihtiyaci var yorumunu alinca, Almanya'ya gidip Hulya Kocyigit'e benzer birine acik sahneler cektirip filme eklemis. Adam yillarini sadece bu filme vermis. Baska bir filmi cekmeyi veya baska bir filmde oynamayi hic dusunmemis. Kitabi okurken adama biraz acidim dogrusu.

Kitaptan sonra icimi muthis bir "Susuz Yaz" izleme durtusu kapladi. Hafizamin kivrimlarini zorluyorum ama bu filmi izlemedigimi dogruluyor tum beyin kivrimlarim. Bildigim tum illegal yollara basvurdum ama bulamadim filmi. Altin Ayi almis, Oskar'a aday gosterilmis, Ulvi'nin tum hayatini adadigi bu filmi gercekten gormeyi cok istiyorum. Meraklar icindeyim. Nasil yapsam da izlesem?

Konusunu Necati Cumali'nin kisa bir oykusunden almakta film. Ama cogu yerde Ulvi kendi aile yapisindan ve kendi ailesinin basina gelen birkac olaydan etkilenmis, karakterlerin adlari bile Ulvi'nin babasindan, abisinden, yengesinden alinmakta. Susuz bir yazi namus perspektifinden anlatmaktayi basarmis film anladigim kadariyle. Film ayrica hayvanlari ele alma bicimi ile de unlu. Erol Tas'in inegin memesinde sut emme karesi cok tartisilmis mesela.

Her neyse, kitaba (kitabin kapaginda Esmeralda'nin bir fotografi var) donecek olursam. Bu Ulvi gercekten yakisikli, cekici ve zengin boyle olunca tabii ki capkin ayni zamanda. Her ulkede bir sevgilisi var. Ama ayni zamanda Esmeralda'nin tek bir erkekle bile konusmasini son derecede kiskanabiliyor. Latin kulturunde dans etmek cok normalken Ulvi Turk kani ile Esmerelda'nin arkadaslari onunde dans etmesini yasakliyor. Esmeralda'nin kisisel haklarina cok saygili davranmiyor. Kadinin kiyafetlerini bile Ulvi secmek istiyor. Her zaman Ulvi'nin yasam istekleri cercevesinde Esmeralda'nin hayati sekilleniyor. Kitabin sonlarina dogru Esmerelda kendi rustunu hem kendine hem Ulvi'ye ispatliyor. Harvard'i basari ile bitiriyor ve bu iliskiyi de.
Sozun ozu: Kitap biraz kadin haklari acisindan kaleme alinmis. Bu yuzden de cok tutulmus zamaninda. Best seller olmus. Ulvi'nin kadinlara olan tutumu, ne yazik ki cogu Turk ve dunya erkeginde hala mevcut. Yakin gelecekte pek de degismeyecek gibi kadini ikinci planda gorme egilimi. Bu gercegi zaten bildigimden benim acimdan kitabin tek yarari Susuz Yaz'in dunyasini bana acmasi oldu, bir de filmi izlesem tam olacak.
okuma keyfi
Uzun ara sonra bir fotografimi begeniyorum ve hemen burada yayinliyorum.
Bu fotografima su aralar keyifle okudugum Haruki Murakami'nin After Dark kitabindan bir satir eslik etsin.
"Wherever the intention of each might lie, we are together being carried along at the same speed down the same river of time."
Bir de kitapta bolca dinlenilen jazz parcalarindan bir tanesi gelsin. "Five Spot After Dark". Trambon'da Curtis Feller, tam da kitapta oldugu gibi.
Bu fotografima su aralar keyifle okudugum Haruki Murakami'nin After Dark kitabindan bir satir eslik etsin."Wherever the intention of each might lie, we are together being carried along at the same speed down the same river of time."
Bir de kitapta bolca dinlenilen jazz parcalarindan bir tanesi gelsin. "Five Spot After Dark". Trambon'da Curtis Feller, tam da kitapta oldugu gibi.
yenilenme
Yillar once cekilmis bir fotografimi buldum. Fotografa bakiyorum. Kagidi sararmis, biraz da kirisik. Renkler solmus; ben, bugunku gibi degilim. Icimden bir ses, "Evdeki esyalar ne kadar yeniymis!" diyor fotografa bakarken. Bir baska ses, "Fotograftaki eski esyalar ne kadar yenilesmis!" diyerek yanit veriyor ilkine, gozlerini odada gezdirerek. Zamanin aktigini duyumsuyorum. Eskimis dedigimiz esyalar, akan zaman icinde, zamana uyum saglamislar, yipranarak yenilesmisler, yeni bir gorunum kazanmislar. Yalnizca fotograftaki goruntu oylece duruyor; bugunumuze yabanci, eski...
Mehmet Zaman Saçlıoğlu...
(Yazarin Yaz Evi, Beş Ada, Rüzgar Geri Getirirse adli öykü kitaplari okunmuş, test edilmiş, onaylanmistir. Farkli bir tarzi var Mehmet Zaman'in. Oykülerin içindeki tasvirler ozellikle cok canli. Kitaplari okuyali cok zaman oldu ama tasvirlerin kuvveti ile cogu öyküyü hatirliyorum. Turkiye'nin modern oykuculugunde kesinlikle onemi olan bir yazar. Modern oyku severlere siddetle tavsiye edilir kitaplari )
Fotografim bir tren istasyonundan...
chicken with plum
Marjane Satrapi'den 40 dakikada bitirilebilecek bir kitap daha. Ben niye daha once onun cizgi romanlarini kesfetmemisim diye eseflendim durdum kitabi okurken.
Nasser Ali Khan, 1958'de (50-60 yaslarinda, unlu bir tar sanatcisi) yolda bir kadini goruyor ve kadina onu hatirlayip hatirlamadigini soruyor. Kadin adama onu hatirlamadigini soyluyor ve adam hayatini degistirecek bir karar veriyor bunun ustune. Ayni hafta sevmedigi karisi ona ustasindan yadigar kalan tar'i bir sinir krizi gecirip kirmis zaten. O tar Nasser Ali'nin herseyi. Hayatta tek basarili oldugu ve kendini buldugu alan muzik. Baska tarlar denese de ustasindan kalan o tarin kalitesini hicbir zaman bulamiyor. Nasser Ali, kendini tanimayan hayatinin aski ve kirilan tari yuzunden kendini olume mahkum ediyor. 7 gun odasindan cikmiyor, yemiyor, icmiyor, ve herseyden cok bekledigi-istedigi olum geliyor ona sonunda. Ana tema boyle. Ama kitap boyunca o kadar farkli konulara deginiliyor ki, yasam, olum, ask, basari, aile hayati, dogu mistizmi. Araya serpistirilmis, Rumi, Hayyam beyitleri, ozlu sozler, daha da guzellestiriyor kitabi.
Kitaptan bir bolum soyle:






Bir de youtube'de bulup hoslandigim bir tar solo. Videoda fotograflar sacma ama muzik hos. Turkiye'de youtube'in acildigina dair soylentiler esliginde youtube'den bu videoyu koyuyorum. Hala yasal olarak acilmadiysa (hos acilsa) da T.C.'nin sansurlerini siddetle kiniyorum.
Nasser Ali Khan, 1958'de (50-60 yaslarinda, unlu bir tar sanatcisi) yolda bir kadini goruyor ve kadina onu hatirlayip hatirlamadigini soruyor. Kadin adama onu hatirlamadigini soyluyor ve adam hayatini degistirecek bir karar veriyor bunun ustune. Ayni hafta sevmedigi karisi ona ustasindan yadigar kalan tar'i bir sinir krizi gecirip kirmis zaten. O tar Nasser Ali'nin herseyi. Hayatta tek basarili oldugu ve kendini buldugu alan muzik. Baska tarlar denese de ustasindan kalan o tarin kalitesini hicbir zaman bulamiyor. Nasser Ali, kendini tanimayan hayatinin aski ve kirilan tari yuzunden kendini olume mahkum ediyor. 7 gun odasindan cikmiyor, yemiyor, icmiyor, ve herseyden cok bekledigi-istedigi olum geliyor ona sonunda. Ana tema boyle. Ama kitap boyunca o kadar farkli konulara deginiliyor ki, yasam, olum, ask, basari, aile hayati, dogu mistizmi. Araya serpistirilmis, Rumi, Hayyam beyitleri, ozlu sozler, daha da guzellestiriyor kitabi.Kitaptan bir bolum soyle:






Bir de youtube'de bulup hoslandigim bir tar solo. Videoda fotograflar sacma ama muzik hos. Turkiye'de youtube'in acildigina dair soylentiler esliginde youtube'den bu videoyu koyuyorum. Hala yasal olarak acilmadiysa (hos acilsa) da T.C.'nin sansurlerini siddetle kiniyorum.
Subscribe to:
Posts (Atom)



















