washington dc ve muzeler

Gecen hafta sonu okuldaki donem arasi tatilini firsat bilerek Washington DC'ye gittim. Yapay bir turizm baskentini gormus oldum boylece. Birkac anit, beyaz saray, ve capitol binasinin onunde binlerce fotograf cektiren Cinli, Japon, Amerikan gormus oldum. Boyle binalar ve heykeller onunde saatlerce fotograf cektiren bir tip olmadigimdan muzelere sigindim. Muzeler olmasa gittigime gercekten uzulurdum.

Turkiye'de ki olu muze kavrami ile ABD'de ki yasayan muze kavramini ayird etmek gerek. Turkiye'de muzeler bilmem kac yil once duzenlenmis ve cogu duzenlendigi gibi kalmis. Ama burada muzeler yasiyor, her donem degisen sergiler oluyor muzelerde ve ayni muzeye insan bile isteye birden fazla kez gidebiliyor. Icinde saatlerce gezebiliyor, gezerken ogreniyor, ogrenirken egleniyor. Hem cocuklar hem buyukler icin eglenceli.

Washington DC'deki en onemli muzeler Smithsonian alanina yayilmis bulunmakta. Boylece bir muzeden cikip digerine gidebiliyorsunuz. Muzelerin en guzel yani bedava olmalari:) Her muzenin icinde yemek yenilecek bir kafe ve eserlerin minyaturlerinin satildigi kocaman bir muze magazasi var. Muzeler tarih, sanat, doga ve teknoloji agirlikli.

Sanirim benim DC'de gorup, gezip, eglenip, icinden cikmak istemedigim muze "Natural History" oldu. Binlerce fosilin yaninda elmaslar, inciler, degerli madenler, binlerce fakli tas kesitleri, bocekler, kelebekler, piramidlerden cikarilan kedi, kopek, boga mumyalari, ve binlerce unuttugum parca vardi. Bunun yaninda kapisinda ciddi bir kuyruk olan IMAX sinemasi ve Nature's best photography yarismasinda sergilenen doga fotograflari. Sirf bu muze icin bile gittigime degdi diyebilirim. Bir kadin olarak tabii ki aklimda en cok kalan sey elmas-yakut-zumrut-lerden olusan taki setleri oldu. Bu degerli taslara suradan bakabilirsiniz.

Fotograf sergisinden de bir fotograf koyayim. Cevresel sorunlar dalinda odul kazanmis.



Bunun yaninda "National Galery of Art" muzesi de benim icin ayricalikli sanirim. Bu muzede de kalici sergilerin yaninda donemsel sergiler var. Kalici segiler arasinda Van Gogh, Leonarda da Vinci, Gaugin, Monet gibi unlu ressamlardan resimler vardi. Muzeye gitmeden once bu ressamlarin tablolarini gorecegim icin heyecanliydim ama muzeyi gezerken nedense cok heyecanlanmadim. Ozellikle 18. yuzyil oncesi eserler hic bana gore degil. Hep birini oturtup portresini yapmislar ya da meyve-sebze naturmortleri bol bol. Iııgghhh. Unlu ressamlarin da cok bildigim tablolari vardi. Zaten biliyorum modunda cok incelemeden gecip gittim. 18. yuzyildan sonra eserler hafif modernlesti de biraz tad almaya basladim. Benim evimin duvarinda da asili olan John Singer Sargent'in "Vendedikte bir cadde" eserinin gercegini gormek birazcik simartti sanirim beni. Iste o tablo:


National Galery of Art'ta gecici olara J.M.W. Turner ve Edward Hopper'in sergileri vardi. Turner'in resimleri cok ihtisamli. Genelde bir parlak bolge var ve on cephede yuzlerce minik insan savasiyor birseylerle. Gerceklerinin boyutlari cok buyuk, o yuzden tablolardaki tum ayrintilar gozukuyor. Ben "The Devil's Bridge" adli resmi sevdim.


Edward Hopper'in ise su iki resmini sevdim. Edward Hopper'in daha modern cizgileri var.






Son olarak da Hirshhorn museum'dan bahsedeyim. Bu muze modern sanatlar muzesi ve DC'deki muzeler arasinda en az seyircisi olan muze. Ama benim en cok sevdigim muzelerden biri oldu. Eserlerden biri, Fischli ve Weiss tarafindan tasarlanip cekilen "The way things go" adli video. Yarim saat suruyor normalde. Muzenin kalici eserlerinden biri. Aslinda daha once gormustum ama yine de cok zevk aldim izlerken. Not: Honda'nin reklamindan 20 yil oncesinde tasarlanip cekilmis bir video.

bir fotograf sergisinden

Bu aralar cok yazamiyorum, ev tasima olayi biraz zamanimi aldi. Siyahi bir mahalleden kahverengi(Hintliler) bir mahalleye tasindim. Aslinda bizim okulun ogrencilerinin yasadigi bir site. Ama cogunluk uluslararasi ogrencilerden olusmakta. Ozellikle bolca Hintli gormekteyim hergun. Yeni evimde bedava internet baglantim yok artik. Bu yuzden aksamlari evden guncelledigim blogumu cok fazla guncelleyemecegim sanirim. Bir sure eve internet baglatmamayi dusunuyorum. Tum aksamlarim internette geciyordu. Evimden gecen sene tv'yi cikarmistim, bu sene de interneti. Bakalim dayanabilecek miyim? Bakalim internetsizlik doktora calismalarimi hizlandiracak mi? Gorecegiz.

Tasinmanin yaninda birkac sergi gordum gecen haftalarda. Tabii ki fotograf sergileri. Sergilerden begendigim birkac fotografi paylasayim.

Ilk fotograf Howard Schatz'dan. Portfolyasi epey genis. Fikirlerinden bazilari eskimis olabilir ama yine de cok profosyonel calismis. Hoslandigim bir hareket fotografini koyayim. Su alti fotograflari ve hareket fotografari benim favorilerim oldu.

Ayni sergiden baska bir fotografci da James Nachtwey idi. James Nachtwey Times icin calisan bir savas fotografcisi. Asagidaki fotograf Irakta Muharrem ayinin 10. gunu dua eden kadinlardan. Ozellikle acik el cok sey katmis fotografa.


Baska bir fotografci da John Wimberley. Cok hos siyah-beyaz fotograflari var. Web sitesinde land-scape fotograflarini da begendim ben. Sergi kapagindaki fotograf su idi:



Bugunluk bu kadar yazayim. Biraz acelem var da.

Fur: An Imaginary Portrait of Diane Arbus

Neredeyse iki aydir izledigim filmler arasinda, en cok hosuma giden film bu oldu. Kutuphaneden hicbir beklentim ve ön bilgim olmadan aldim. Izlemeye basladigimda amma garip bir film dedim. Daha sonra film garip insanlarla doldu ve garip bir sekilde bitti. Film cokca gercek ama birazcik da fantastik ogeler icermekte. Filmde anlatilanlarin ne kadar gercek oldugunu kestiremedim. Sonra ne kadari gercek,ne kadari fantezi sorgulamamaya karar verdim.

Filmde daha once adini duymadigim bir Amerikali fotografcinin- Diane Arbus'un hayatindan bir kesit anlatilmakta. Diane Arbus 1959 yilindan sonra sanatsal fotograflar cekmeye baslamis. Daha cok toplum tarafindan kabul edilmeyen insanlarin portre fotograflari uzerine calismis. Bu kabul edilmemenin sebebi fiziksel bir kusur ve ya cinsiyet tercihi olabilir. Devlerin, cucelerin, sakatlarin, escinsellerin fotograflarini cekmis. Cogu insanin girmeye cesaret edemedigi, cekindigi, garipsedigi yerlere istekle girmis, fotograflar cekmis. Ornegin ciplaklar kampi ve ya morga girip fotograflar ceken biri. Ornek bir fotografi asagida.

Benim hoslandigim baska bir fotograf da su:


Film Diane Arbus'un fotografcilik yillarindan onceki hayatiyla ilgili. Tam olarak kendi tarzindan fotograf cekmeye karar verme donemi. O zamanlar Diane Arbus evli ve iki cocuk annesi bir kadindir, ailesi zengindir ve Diane iyi bir cevrede yasamaktadir. Esi moda fotografcisidir. Diane esine asistanlik yapmaktadir. Genelde bu asistanlik ayak islerinden olusmakta. Diane 14 yasindayken kocasi ile tanismis ve 18 yasinda evlenmis. Kocasi hala Diane'ye asik. Disaridan hersey mukemmel gorunse de Diane'nin icinde firtinalar kopmaktadir. Kendini her zaman garip gormustur. Garip seylere ilgi duymustur. Filmde bu gariplikleri gostermek icin cocukluguna flashback yapilmakta. Bir cocukluk anisinda, tek yanagi dogustan mor bir lekeyle kapli bir cocuk gormus ve o lekeye dokunmak icin muthis bir istek duymus. Baska bir anisinda, olu bir insanin yuzunu incelerken annesi tarafindan gozleri kapatilmis. Toplumun hazirladigi bakilacak ve bakilmayacaklar listesinde o hep bakilmayacaklar listesine ilgi duymus. Neyse Diane 35 yasindayken bir cesit kimlik bunalimi yasamakta. Baskalarina gosterdigi Diane ve kendi icindeki Diane. Tam bu sorunlarla yuzlesirken apartmana gizemli biri tasiniyor. Her zaman maskeler giyen, vucudunda sadece gozlerini ve agzini gosteriyor. Gizemli bir sesi var. Diane tabii cok muthis bir ilgi duyuyor yeni gelen bu farkli komsuya karsi ve onun fotografini cekmek icin uyuyamadigi bir gece kapisini caliyor. Adam maskelerle cikiyor Diane'nin karsisina. Diane icten ice korkmaktan buyuk zevk aliyor. Yeni gelen komsunun gostermek istemedigi seyi burada soylemeyecegim. Her neyse bu komsuyla Diane arasinda bir arkadaslik basliyor. Geceler Diane icin farkli bir hal almaya basliyor. Cici yasantisindan siyrilip ucubelerin dunyasina giriyor. Filmin sonunda artik kendini buluyor Diane. Kocasini terk ediyor ve her zaman icinde gizledigi Diane gibi yasamaya basliyor. Fotografcilik kariyeri de bu noktadan sonra basliyor.

Film biterken, Diane portresini cekecegi insana "bana bir sirrini anlat" diyor. Bu bilgiden yola cikarak fotografini cekiyor. Bize de portre fotografciliginda tam da bu ogretilmisti. Birinin ruhuna dokunmadan onun portresini cekemezsiniz. Portre fotografcilarinin en onemli ozelligi, portrelerini cektikleri insanlarla once bir iletisime gecmeleri, daha sonra fotograf cekmeleri. Hic kolay bir ozellik degil.

Youtube'da sadece filmin fragmani var. Onu koyuyorum buraya.



Sonuc: Siradisi karakterleri ve senaryosu olan siradisi bir film. Ben sevdim filmi. Temelde anafikir, "guzel ve cirkin" masalindan pek de farkli degildi. "Nicole Kidman'a karsi Bir Ucube." Maskeler vardi filmde. Bazilari gorunen kusurlari toplumdan saklamaya yarayan gorunen maskeler. Bazilari icimizdeki gercek beni farkli gosteren gorunmeyen maskeler...

waking life

Bu aralar cok tembelim. Kucucuk bir yazi yazmaya bile useniyorum. Usengecligin yani sira kayda deger bir film izlemisligim de yok son zamanlarda. Su anda okudugum kitap da bir bitse de kurtulsam turunden. O yuzden bugun eskiden izledigim ve sevdigim bir filmden bir parca koyayim.



Richard Linklater'in tum filmlerinde oldugu gibi dusunceler havada ucusuyor. Ama bu sefer hersey biraz ucuyor, dalgalaniyor, ayagimizi yere basamiyoruz. Felsefe'ye, dile, tarihe, fizige, biyolojiye, aska atiflar var. Kisaca hayata dair atirfalar. Dusuncelerin ozumsenmesi icin filmi durdurarak izlemekte fayda var. Film bittikten sonra insanin akli azicik daha karisiyor. Yonetmenin dusuncelerine hak vermekle birlikte, icimizden "acaba?" sorusu geciyor.

gurbete kacacagim


kopup yalnizligimdan
kopup sonsuzlugumdan

gurbete kacacagim
gurbete tukenmeye




(Fotografin yeri, zamani=Tuz Golu-2006, Modeli:nurvenur, Fotografcisi: Sevgili bir arkadas-tesekkurler ona)

fotograf tuneli

Sehrimizin sanat muzesi olan Speed Art Meseum'da bu aralar bir fotograf sergisi var. Tarihi fotograflar diyebiliriz adina. Gittim, gordum, bari bir de yazayim dedim. Cok buyuk bir sergi degil, ama daha once gormedigim birkac guzel fotograf gordum. Burada onlari paylasayim. Fotograflari tarih sirasina gore dizdim.

Ilki 1858 tarihli, bir olum yatagindan. Henry Beach Robinson'in tablomsu fotografin adli "Fading Away". Fotograf, veremden dolayi olmek uzere olan bir kizin ailesinin yasadigi aciyi anlatmakta.




Bir baskasi Dorethea Lenga'nin "Migrant Mother" adli fotografi. Fotograf 1936 yillarinda Amerika'nin ekonomik krizi zamaninda gocten baska caresi olmayan 7 cocuklu bir anneyi gostermekte. Fotografta sadece 3 tanesi yaninda. Bakis ve duygu aktarimi cok hos.



Bir baska fotograf Barbara Morgan'dan "Letter to the World(Kick)". 1940 yilinda cekilmis bir foto. Cok estetik bir kare bence.


Harold Edgerton saliselik fotograflariyla unlu. Aslinda Mit'li bir elektrik muhendisi. 1938'de cektigi "Shute" ve 1964'de cektigi "How to Make Applesauce at MIT" adli fotograflari asagida.






Bir baskasi, Lee Friedlander'den "New York City", 1966 yilinda cekilmis. Once onunden gecip gittim, sonra bir daha dondum, baktim, gulumsedim:)


Bir baska fotograf, Jerry Uelsmann'dan "Apocalypse", 1967 yilinda cekilmis. Laf arasinda benim favori fotografim bu oldu sergide. Adi da cok carpici. Uelsman, zannedersem sandvic methodu ile siyah beyaz fotograflari birlestirmis, ama kurgulari hep siradisi, imrendirici.


Bir fotograf sergisinin daha sonuna geldik sevgili izleyenler..

Osama

Uzun zamandir herhangi bir film uzerine yazmamistim. Sanilmasin ki bu arada hic film izlemedim, izledim de, kayde deger bir yapim bulamadim. Bu film uzerine de yazmaktan emin degildim. Film sonunda hikayeye uzulmekle beraber, ne kadarinin dogru ne kadarinin abarti oldugunu dusundum. Nedense bir yanim inanmak istemiyor Afganistan'da yasanan acilara. Ama bir yanim tum bunlarin dogru oldugundan emin.

Filmde, Taliban doneminde Afganistan'da kadinlarin neler cektigini gosteriliyor. Evin tum erkeklerini savasta kaybeden bir aile, 13 yasindaki kizlarinin saclarini keserek ve kiyafet degisimiyle, onu evin erkegi yapiyor. Cunku o donemde kadinlar calisamiyor. Erkeksiz sokaga cikamiyor. Ailenin sofrasi ekmek yuzune hasret. Bir muhallebici dukkaninda calismaya basliyor kiz, erkek kiligina girdikten sonra. Ama cok buyuk baski hissetmekte. Kiz oldugu anlasilirsa idamla cezalandirilacak. Bir sure burada calistiktan sonra Talibanin adamlari tarafindan kesfediliyor. Taliban bolgenin tum erkek cocuklarini egitmek icin topluyor. Hem askeri hem dini bir egitim. Tabii bizim kizi yani Osama'yi da alip okullarina goturuyorlar. Burada birilerinin onun kiz oldugunu anlamamasi icin epey caba gosteriyor Osama. Egitim sirasinda pratik olarak gosterilen gusul abdest alma olayinda, hocasi onu periye benzetiyor. Diger erkek cocuklar bunun ustune gidip onun kiz oldugu ile ilgili suphelerde bulunuyorlar. Agaca tirmanarak erkek oldugunu ispata calisan Osama, hocalari tarafindan bir su kuyusuna asilarak cezalandiriliyor. Ceza'nin etkisi ile Osama'nin ayaklarina dogru kanlar akmaya basliyor. Boylece Osama'nin kiz oldugu anlasiliyor. Taliban'in adamlari onu hapse atiyor. Sonra halk onunde idam karari veriliyor. Bu arada oradan gecen 75 yasindaki bir adam, onunla evlenebilecegini soyluyor. Bunun uzerine kiz ona teslim ediliyor. Adam Seyyal Taner'in Leyla sarkisini soyleyerekten onu 4 esli 30 cocuklu haremine goturuyor. Film adamin gusul abdest almasiyla bitiyor. Filmin hikayesi tam bir acilar kesmekesi. Hikayeden nedense cok etkilenmedim. Nedenini cidden bilmiyorum. Belki oyunuclarin gozlerindeki acinin katilastirdigi ifade bana da gecti.

Ben filmin asil muziklerini ve goruntulerini cok begendim. Filmin yonetmeni Siddiq Barmak, altin kamera odulu ile donmus Cannes'dan. Muziklerini Mohammad Reza Darvishi yapmis. Cok basarili buldum sanatciyi. Kandahar filminin muziklerini de kendisi yapmis. Filmin asagidaki fragmaninda muzikten ve goruntulerden kirintilar bulunabilir.



Sonuc: Yuzune acinin izleri yerlesmis 13 yasindaki bir kizin uzucu bir hikayesi. Tam bir dram. Youtube videosunda sadece muzigi dinlemek bile ne kadar derin bir aci oldugunu hissettiriyor.

bıraktığın izler...


Silinecekler birer birer...
(Bir nurvenur fotosu)

göçmüş kediler bahçesi

Bir yil once bu zamanlar okudugum halde tum oykuleri tum ayrintilariyla hatirliyorum. Oykuler metaforlarla dolu. Bilge Karasu'nun derinligi kitabin her kosesine sinmis. Kitabin icinde benim favorilerimden biri olan "Dehlizde Giden Adam" adli oykuden sonra gelen kisacik bir pasaj var. Onu aktarayim.

"Adamin biri bir deniz baligi tutmus gunun birinde, o kadar sevmis ki yaninda hep kalsin istemis. Her gun suyunu tazelermis, denizden kova kova cekip tasiyarak. Bir sure sonra usanmis deniz suyu tasimaktan, musluk suyunu denemis. Balik biraz tedirgin olmus ama alismis sonunda tatli suya. Gel zaman git zaman adamin icinde bir merak olmus, tatli suya alisan balik havaya da alisir mi diye... Balik once bogulayazmis, debelenmis, sonunda havaya da alismis. Gunlerden bir gun adamin denize gidecegi tutmus. Baligi da yaninda. Koymus onu cakilligin golgeli bir kosesine, kendi de denize girmis. Cocuklar geciyormus oradan o ara. Baligi gormusler. Nasilsa, acimislar, bu balik karaya vurmus, yazik, denize atalim, demisler. Adam deliler gibi yuzup yetisesiye balik boguluvermis denizde."

The Bastard of Istanbul

Bol karakterli, bol tasvirli, cinli-perili bir kitabi daha Elif Safak'in. Her Elif Safak kitabi gibi, insan elinden birakmak istemiyor kitabi. 3 gunde bitirdim, yapmam gereken onca ise ragmen. Ingilizce versiyonu gercekten akici. Kitap sonrasi arastirmalarimdan, Turk okurun Turkce cevirisinden pek hoslanmadigi anlasiliyor. Ama ingilizcesi tatmin ediciydi. Arastirmalarimdan, kitabin adindaki pic lafinin cogu okuru ve kitapciyi rahatsiz ettigi anlasiliyor. Ben adini cok rahatsiz edici bulmadim dogrusu. Ama turkce adi ile ingilizce adinin neden farkli oldugunu merak ettim. Biri "Baba ve pic" digeri "Istanbul'un pici". Ben ikisini de kitapla tam ozdeslestirmedim. Ben olsam "Asure" koyardim herhalde ismini. Sadece isimleri degil, kapak tasarimlari da farkli cevirilerde.

Turkce tasarim: Benim favori kapagim bu. Bence kitabi iyi yansitiyor. Bir catinin altinda binlerce olmayi, tanelerin sacildiktan sonra dagilmasini, dis kabugun altinda binlerce kanli olayin olabilecegini, her ailenin disaridan sakladigi aci verecek sirlarinin oldugunu animsatiyor bana.

Ingilizce tasarim: Ingilizce tasarimi şık ama kitabla ilgisi yok. Hicbir metaforik ozelligi yok.


Italyanca tasarim: Minareye girmis bir nar. Bu genocide'e direkt gonderme. Allahtan minare nar suyuna boyanmamis. Bence hic dusundurmeyen bir kapak tasarimi.

Neyse kapak tasarimlarnini verdikten sonra, kitaba ve yazara tekrar doneyim. Oncelikle birkac olumlu sey soyleyeyim kitapla ilgili. Farkli kulturlerin yasam tarzlarindaki degisiklerin saptamasi kitabin guzel yani. Ben ozellikle Amerika tarafindaki gozlemleri cok sevdim. Hala US'i gozlemleme asamasinda oldugumdan herhalde. Her kitapta Elif Safak bir konuya yonelik bilgisini ispatliyormus gibi geliyor bana, bu kitapta da farkli kulturlere ait ne kadar cok sey bildigini gosterdi. Pinhan'da ne kadar Osmanlica kelime bildigini ve cinler-periler-dervisler-tekkeler uzerine neler bildigini gostermisti. Kendisini tebrik ediyorum.

Simdi de bu kitabin onceki kitaplardan farkina gelelim. Bu kitapta Elif Safak Turkiye'li olmasindan oturu bir rol ustlenmis. Onceki kitaplarinda, Turkiye'de yasayan bir grubun elcisi degildi. Simdi Ermeni'lerin elcisi olmus. Yasadiklari surgunu dile getirmis. Bunu yaparken bir Turk ile bir Ermeni aile kullanmis. Turk aile akil sagligi yerinde olmayan, tarihini bilmeyen kadinlardan olusmakta. Ermeni aile gorece daha derli, toplu. Biraz aile icinde birbirlerine cok karisiyorlar, ama akil sagliklari yerinde, tarihlerini biliyorlar. Turk aile ise garipliklerle dolu. Turk tarafi gecmisinden bihaber. Ermeni kizdan "Turkler ermenileri oldurdu, o kista kiyamette surdu" lafini duyunca ah "Turkler canavar olmali" diyecek kadar catlak kadinlardan olusmakta Turk aile. Yani tamam cogu ortalama Turk, Ermenilere hangi tarihlerde neler yapildigini birebir bilmiyor olabilir de, bu kadar da salak degiliz. Bu kadar da Turk kimliginden soyutlamiyoruz kendimizi. Evin kizinin erkek arkadasinin ismi Aram ama bu Turk aile Aram'in hic Ermeni oldugunu dusunmemis. Turklerin dummy'ligi gereginden fazla abartilmis kitapta bence.

Aci ceken bir Ermeni ailesi ile Istanbul'da zevki sefa suren bir Turk ailesinin, soykirimin iki yanini temsil etmesi pek de adil degil. Yazarin yansizligini bozuyor. Cocuk masallari yazan masum bir Ermeni yazarin bir gecede evinden apar topar alinip oldurulmesi. Acimamiz icin daha ne kadar duygu somurusu yapabilirdi, bilemiyorum. Kendimi sezercik'in senaryosunu okurken hissettim bazen.

Yazar okuyucuyu Ermeni ailenin acili tarihine uzulmeye, onlara acimaya, ailenin yerine koymaya o kadar zorluyor ki. Zorluyor diyorum cunku, bir degil, iki degil, kac kez ayni tehcir farkli Ermeni insanlar tarafindan dillendiriliyor. Yazar "Turkler tarihini unutur, Ermeniler 100 yil oncesini gun-be-gun hatirlar" diyor, ama bu mesaji binlerce kez tekrarliyor. Okuyucuya hic dusunme-tartma-sorgulama sansi birakmiyor. Sanirim ben kitaplarda mesajin ya da olaylarin okura dayatilmasini sevmiyorum. Biraz acik uc olmali okura kalan. Kitabin sonunda 3 kez ailenin soyagaci anlatildi, sanki bir kere de bu iliskileri kuramayacak okur. Zaten bastan belli bunlarin akraba cikacagi, hicbir surprizi yok ki. Sanki buyuk bir kurguymus gibi gururla 3 kez tekrarlamaya gerek yok. "Pic"in babasini da ilk 40 sayfada soyleyebilir, ortalama bir okur. Ama illa kadin dummy okuyucular icin herseyi bir bir aciklayacak, Allah'tan resimler cizerek dugumu bir daha en sonda gostermemis. Ben tum Elif Safak kitaplarinin sonunda hayal kirikligi yasiyorum, bence iyi toparliyamiyor, tatmin edici bir son olmuyor. Mustafa'nin sirf uvey-kizini almasi icin Istanbul'a gelmesi. Ben de yuttum. Peh.

Baskaca, her zamanki gibi Elif Safak gereksiz karakterlerle doldurmus kitabi. Mesela, Zeliha'nin Aram adli sevgilisi oyle zorlamaki. Herhalde sonradan katti kitaba. Kitabin sonunda anlattigi gereksiz olu arabasi soforunun hayat hikayesinde dayanma gucumu kaybettim sanirim. Saymadim ama kitaptaki karakter sayisi 60'dan fazla. Iki ailenin soy agaclari, uzaktan akrabalar, internet'teki karakterler ve Kafe Kundera'daki karakterlerle birlikte. Bir de bazi gereksiz tasvirler-olay anlatislari var. Son bolumde, futbol taraftarlarinin gecis torenini anlatisi 3 sayfayi buldu. Bunu hem de kitabin bitimine 10 sayfa kala yapti. Sanki bu taraftarlari anlatmasa olmazdi. Kitabin butunlugu bozulurdu maazallah.

Kitaptan sonra aklimda kalan sorular: "Osmanli devletinde bazi Ermeniler niye bir gecede toplanip olduruldu, niye Ermeniler evlerinden suruldu, ne tetikledi gercekte bu olaylari, niye baska azinliklar degilde Ermeniler suruldu, kimin fikriydi tum bunlar, kimin karari??". Sanirim bu konularde Elif Safak'in "bir vamis" ile baslayan masalindan cok yansiz gerceklere ihtiyacimiz var.

kas-goz


Bir onceki mesajimda Kas'tan bahsettim ama hic oradan fotograf yuklemedim. Arkadasim benim icin fotografi HDR'ye cevirdi. HDR kisaca su demek, ayni kareyi farkli isik degerleriyle cekiyorsunuz ve sonra bunlari birlestirerek tek bir kare elde ediyorsunuz. Biraz zahmetli bir is ama super netlik ve super isik degerleri elde edilebiliyor. Bu fotografa bakarak Kas hatirlanmaz elbetteki, sadece benim penceremden bir evin penceresi. Iste o kadar....

donus

Tatildeydim. Dondum. Her tatil donusu zor olur da, tatilden boyle elin memleketine gelmek daha bir zor oldu. Her neyse alisacagiz burada yasamaya yeniden.

Turkiye tatilinde bol bol gezdim, yemek yedim, ailemi gordum. Cok fazla film izlemedim. Cok fazla kitap da okumadim. Ama bol bol fotograf cektim. Profesyonel makinem yanimda degildi. O yuzden cok keyif alamadim, ama 2000'e yakin fotograf cekmisim. Bunlardan belki 20 tanesi tatmin edici. Birkacini simdi koyayim buraya.


Fotograf Kusadasi-Davutlar'dan. Cok guzel gunes batiyor bu tatil beldemizde. Gunes batisi haricinde yazlikcilarla dolu bir yer. Milli parkinda denize girmek hostu.




Bu fotograf da Patara'dan. Patara da cok uzun ince kumlu bir plaj var, cok dalgali bir denizi var, muthis bir ruzgar var. Yukarida ki col gorunumu bu ruzgarin sayesinde. Ayrica Sirince, Efes ve Kas'a da gittim tatil boyunca. Sirince'yi cok sirince buldum. Kas'a uc yildir gitmiyordum, ozlemisim biraz, bu sefer hep Kucuk Cakil'da denize girdim. Kucuk cakilda tatli su ile deniz suyu karisiyor, o yuzden bazi yerlerde yuzeyde buz gibi su derinde simsicak su vardi, bol bol daldim, cok guzel balikciklar gordum. Cok dinlendiriciydi Kas.

Tabii Ankara ve Sivas en fazla kaldigim yerler oldu. Ankara'da en sevdigim insan, Sivas'ta kocaman ailem yasiyor:) Bir tane de Sivas yollarindan bir foto yukleyerek bugunku yazima nokta koyayim.

siyah beyaz

Daha once fotograf'la ilgili bir yazimda (su yazim olmakta) Dennis Stock'un bir San Dieo fotografina yer vermistim. Ben de hafif ona ozenerekten su fotografi cektim San Diego gezimde. Biraz hosuma gitti bu fotografim, o yuzden buraya koyuyorum.



Bir de Nina Simone'dan bir sarki ekliyorum yazima: "Feeling Good"



Feeling Good - Nina Simone

girl interrupted

1960'li yillarin sonlarinda akil hastanesinde gecen bir film. Bas kahramaniz Susanna rolundeki Winona Ryder. Filmi kutuphaneden almamdaki tek sebep de o. Onun yaninda Angelina Jolie de oynamakta, bu da filmi almasam mi acaba dedirten bir faktor. Angelina buranin televole dergilerinin bas kahramani oldugundan biraz onyargiyla bakiyorum kadina. Ama bu filmdeki performansiyla yardimci kadin oyuncu oskari almis. Cok kotu degildi oyunculugu.



Filmde Winona Ryder "borderline personality " problemi ile bu hastanede kaliyor. Bu hastaligin ismini cok sevdim, "sinir cizgisi kisiligi". Tam bir cevirim olmasa da boyle birsey. Hastalikta mod degisimi yasanmakta, olmadik yerlerde beklenmedik hareketler yapiyor hastalar, bazen halisulasyonlar gorulmekte, intihara meyil var. Winona da bir intihar girisimi sonrasi ailesi tarafindan zorla buraya gonderiliyor. Disaridan cok normal gozuken bir kiz. Psikolog bir arkadasim, gercek hastalarin daha da normal olduklarini soyledi. Her neyse hastaneye yattiginda, degisik hastalar filmin parcasi oluyor. Bir tanesinin zayiflama hastaligi var, bir tanesi ilac bagimlisi, bir tanesinin patolojik yalan soyleme hastaligi var. Angelina Jolie'nin hastaligi biraz muglak filmde. Dvd'den cikarilan sahneleri izledigimde ani krizler gecirdigini ogrendim. Angelina, filmde cok guclu bir karakter, hastaneden kacan, her defasinda polis esligine tekrar donen biri. Filmin kotu kizi. Diger hastalari cizgi disina cikaran biri. Zaman gectikce, Winona tum hastalari seviyor, onlarla arkadas oluyor, hatta bu yuzden hastaneden cikmak bile istemiyor. Ta ki, Angelina bunu ikna edip birlikte kacana kadar. Filmde ikisi arasinda bir cekim de var. Winona zayif- Angelina guclu. Winona, Angelina'dan cok etkilenmekte. Kactiklarinda kendilerinden once cikarilan yine hasta bir kizin yaninda bir gece kaliyorlar. Angelina, her zaman dogru gozlemler yapip, bunlari acimasizca dile getiren biri. Kaldiklari kizi da bu gozlemleriyle intihara surukluyor. Bu olay, Winona'yi kendine getiriyor, her zaman olmeyi istemis biri ama olumu hic gormemis biri. Gordukten sonra da iyiesmeye karar veriyor. Hastanedeki bas hemsire Whopie Goldberg ve psikolog'un yardimlari sayesinde bir yil icinde iyilesip cikiyor.

Simdi film elestirisi yapayim biraz, filmin senaryosunda eksiklikler oldugunu dusunmekteyim, bazi bolumler cok kopuktu. Cok fazla devamlilik hatasi yapilmis. Ayrica akil hastanelerine cok optimist bir acidan bakilmis, mutlu bir sonla bitmesi de filmin etkisini cok dusuruyor kanimca. Silinen sahneler silinmeseymis diye dusundum bir de, Winona'nin nasil intihar ettigi burada anlatilmakta, ayrica filmin adinin nereden geldigi de yine silinen sahnelerde gosterilmekte. "Girl Interrupted" asagida ki resmin adi.



Bu resimdeki kizin akli yaptigi isten tamamiyle baska bir yerde. Bulundugu resmin bir parcasi degil gibi, resimden cikmak istiyor. Susanna Kaysen'de yasadigi hastane yillarini, bu resimin adi ile ayni olan kitabinda anlatiyor. Sonra da kitap filme cevriliyor.

Filmle ilgili bir youtube klibi koyayim. Bu klibi soundtrack sarkisindan dolayi sectim. Sarkinin adi: "How to Fight Loneliness"




Sonuc: Psikolojik filmlerden hoslananlar icin hos bir secim olabilir. Ama bu film bir "Guguk Kusu" degil. Onun yaninda cok ciliz kaliyor. Hafizalara onun kadar kazinmiyor. Bu filmden bu kadarlik deyip bitireyim.

bir yaz gecesi ruyasi

Gecen hafta San-Diego'daydim. O yuzden cok fazla yazamadim buraya. Hazir San-Diego aklimdayken birkac gozlem yazayim oraya dair, eger yolunuz oralara duserse diye. O kadar buyuk ve buyuleyici bir sehir degil oncelikle. Daha cok bir plaj sehri. Burada gittigim her sehri Turkiye'de ki bir sehirle ozdeslestirme cabamdan dolayi azicik Mersin tadi aldim bu sehirden. Sehir de cok fazla Meksika havasi hakim, sehrin merkezinde her 10 kisinin 8'si Meksikali. Ispanyolca San-Diego'nun resmi dili gibi. Sehrin merkezinde bizim koy evlerini andiran eski bir Meksika mahallesi var, "Old Town" diye, benim icin en farkli noktasi burasiydi San Diego'nun. Insan kendini Zoro filminin setindeymis gibi hissediyor. Bunun haricinde bir de Balboa parki gorulmeye degebilir de degmeyebilir de. Ben cok etkilenmedim parktan, birkac sarayimsi yapi vardi, bu yapilarin her birinin icinde de uc-bes gereksiz muze vardi. San-Diego tren yollari muzesi gibi, fotograf mazemeleri muzesi gibi. ABD'de cerden copten muze yapma huyuna bayiliyorum yani. Su fotograf Balboa parkinin en gorkemli yapisini gostermekte.


Bu turistik mekanlarin haricinde guzel plajlar var San Diego'da. Coronado adasinin gercekten altindan kumlari var. Mission Bay plaji ise en kalabalik plajlardan. Ben bu plajda bisiklet turu yapmayi tercih ettim, komforlu bisikletimle aldigim zevk doruktaydi. Su fotograf bisiklet turumdan.


Su fotograf da bu yaziyla ayni adli fotografim. Yine ayni plajdan. Sanirim en sevdigim fotom bu oldu. Turistik mekanlarda hic iyi fotograf cekemiyorum:(


Sonuc: ABD sinirlari icinde gorulse de olur, gorulmese de olur bir sehir. Eger gidecekseniz, yaniniza mutlaka hirka, kazak gibi kalin giyecekler goturun. Sirt cantaniza hirkanin yaninda, mayo, gunes kremi ve sapka da alin. Ulasim icin, gunluk kart alip tum otobuslere ve tramvaylara sinirsiz binebilirsiniz. "Green Line" tramway hatti cok rahat ve manzarasi yesil bir hat, yorgunsaniz, isiniz de yoksa, binip sonuna kadar gidip, tekrar donebilirsiniz. Ilk gezi yazimi burada nihayete erdireyim.

last.fm kesifleri

Bugun kodlama yaparken bir yandan last.fm dınledim. Bu sayede de Tunuslu bir udi olan Anouar Brahem ile tanistim. Cok hos muzikleri var. Muzik turu etnik jazz. Bir kac albumune baktim. Sanirim benim favori albumum Barzakh oldu. O albumde Kerkenah diye bir parca var. Hos bir parca. Maalesef internette bulamadim o parcayi. Yarin Tunus'lu danismanimdan daha genis bilgi almayi umuyorum kendileri hakkinda. Bir videosunu koyayim, Istanbul goruntuleri esliginde, Anouar Brahem muzigi.



Diger bir kesif ise, bir jazz flutcusu. Jeremy Steig. Ondan da bir parca ekleyemiyorum. Ama web sitesinde birkac hos parcasi var. Ben last.fm'de su parcasina denk geldim. Howling for Judy
Tamami cok hos. Azicik flut caldigimdan boyle bir parcayi ne kadar zor oldugunu tahmin edebiliyorum.

Bugunluk bu kadarcik yazayim...

american history x

Bu aralar havalarin guzelliginden dolayi eve kapanip film izleme oranim azaldi. O yuzden yazma oranim da biraz azaldi. Her neyse, dun aksam `american history x`'i izledim. Turkce adi: Gecmisin Golgesinde.

Filmde, Amerikan'nin en buyuk sorunu irkcilik islenmekte. O kadar buyuk ve derin bir sorun oldugunu buraya gelmeden once bilmiyordum. Herkes icin ayrilmis bolgeler var burada. Oturulan semtler, gidilen mekanlar zenci-beyaz diye ayriliyor. Mesela gecen hafta bizim burada iki farkli parka gittim, ilkinde bir tane siyah, ikincisinde bir tane beyaz gormedim. Diger bir ornek, benim oturdugum apartmanda 24 farkli daire var ve sadece birinde beyaz oturmakta, o da benim, ben de Amerikali beyaz degilim, yabanciyim. Maalesef en kotu semtlerde zenciler yasamakta, en kotu isleri zenciler yapmakta, otobuslere cogunlukla zenciler binmekte, bir de benim gibi yabanci ogrenciler veya sakat-suclu-ayyas-uyusturucu bagimlisi beyazlar. Demek istiyorum ki, olay cok ciddi ve derine yerlesmis, oyle sip diye cozulecek bir sorun degil.
Altinda cok fazla etken yatmakta, gelir seviyesindeki adaletsizlik, egitimdeki esitsizlikler gibi. Bir de zenciler de beyazlarla butunlesmekten yana degil gibiler. Dinledikleri muzik, giyinme tarzlari, konusma tarzlari, gittikleri kliseler, kullandiklari arabalar, sac tipleri. Kendilerini ayirmaya calisiyorlar. Kendi iclerinde daha mutlu gibiler. Amerika'da iki gruba dair farkli iki kultur var.

Her neyse, filmde islenen temel konu bu oldugundan bende gozlemlerimi aktardim. Filme gelecek olursak, LA'de ortalama bir beyaz ailenin iki fasist oglu uzerine donmekte. Bir itfaiyeci irkci babanin ogullari bunlar. Baba bir sekilde olduruluyor. Buyuk oglan Edward Norton bunun uzerine fasizan hareketleri destekleyen bir gruba uye oluyor, bir sure sonra lideri oluyor bu grubun. Sol gogsunun uzerine gamali hac dovmesi yaptirip odasina Hitlerin bayraklarini asacak kadar fasist oluyor. Sadece zencilerden degil, kacak olarak US'de olanlardan da nefret ediyor bu grup. Her neyse bu nefretin etkisiyle evlerinin onundeki arabayi soymaya kalkisan uc zenciyi olduruyor Edward. Oldurdugu an gozlerinde zafer piriltilari var. Iste o anin fotosu:



Hapiste uc yilini geciriyor. Hapiste kaderin cilvesiyle bir zenci ile birlikte calismak zorunda kaliyor ve zamanla onlarin da insan oldugunu farkediyor. Hapiste beyaz irkci arkadaslarinin iki yuzlulugunu de farkedip bu irkcilik hareketinden soguyor. Bu ona biraz pahaliya patliyor. Hapisten ciktiginda kardesini de bu hareketten kurtarmaya calisiyor. Filmin sonunu soylemeyim. Ama hos bir sondu ve gercekte de boyle olmasi gerekirdi.

Filmde yine bir yikanma-arinma sahnesi var. Edward hapisten ciktiginda evinde bir dus aliyor, boylece tovbe ediyor. Cocuklugundaki gibi ak-pak hissediyor kendini. Bu yikanma olayi butun kulturlerde gorulen bir arinma sekli.

Yonetmen, bazen duygu somurusu yapmakta. Beyazlari cok salak ve cahil gostermekte. Edward ile babasi arasindaki kitap diyalogu bu cehaleti gostermekte. Insan filmi izledikten sonra beyaz Amerikali dusmani olabilir.

Oyunculuklar hakkinda, ben Edward Norton'u o kadar begenmedim. Ne verdigi hitaplarda basariliydi, ne agladigi sahnelerde, ne irkcilik donusumunde. Cok ani bir donusum oldu. Yuzunde ya da hareketlerinde bir degisim olmadi. Bence adamin caylaklik donemine denk gelmis. Kardesinin oyunculugu daha iyiydi. Ama kardesinin hali tavri daha bir olgundu. O cocugun o irkci grupta iliski kurmasi cok beklenmedik bir durum. Ayni zamanda o yasta beyni bu kadar yikanmis birinin, abisinin kisaca hapis maceralarini anlatmasi uzerine, sihirli bir degnek degmis gibi degismesi inandirici degil. O yastaki cocuklar o kadar kolay ogut dinlemezler ve o kadar cabuk degismezler.

Ayrica filmde anlamadigim birsey 3 kisiyi olduren biri nasil oluyor da 3 yil hapisle kurtuluyor. Bu Amerikan yasalarini anlamadim. Gecen haftalar bir eyalette iki kisiyi olduren biri idam cezasi aldi. Filmde bu ceza olayini biraz daha gercekci isleyebilirlerdi.

Filmde akilda kalici diyaloglardan biri, Edward Norton ile zenci ogretmen arasinda gecmekte, hapishane ziyaretinde. Aslinda cok klişe.
-Zenci ogretmen, zencilere yonelik olumlu olarak hangi adimi attigini, kucuk bir degisim bile apip yapmadigini soruyor Edward'a. Tam cumleleri hatiramiyorum ama fena olmayan bir diyalogtu.

Asagidaki youtube videosu filmin kisa bir ozeti gibi.



Sonuc: Film Amerika'da irkcilik gercegini gostermede ya da bir kez daha altini cizmekte basarili. Senaryo da ve oyunculuklar da eksiklikler var bence. Imdb'de ilk 250sinin 42'sinde ama bence o kadar da degildi. Zenci mahallesinde oturuyorsaniz sesi kisik bir sekilde izlemeniz tavsiye edilir:)

capote

Ne zamandir izlemek istedigim Capote'yi sonunda izledim. Capote'yi tek izleme sebebim: Philip Seymour Hoffman'dı. Cok iyi bir oyuncu olarak goruyorum kendisini. Oynadigi her rolu ustune giyiyor. Profosyonellik ne demek ogretiyor insana. Filmi izledikten sonra tek dusundugum oyunculuk mesleginin ne kadar ciddi bir is oldugu idi. Maalesef film baska seyler dusundurecek kadar dolu dolu degil. Amerikan edebiyatinda ozellikle kisa oykuleri ve birkac romani ile taninan siradisi bir yazarinin -Truman Capote-nin en unlu kitaplarindan biri "Soguk Kanlilikla"(In Cold Blood)romanini yazma asamasi anlatilmakta filmde. Bu romani diger romanlardan ayiran en onemli ozellik kurgu olmamasi, gercek hikaye uzerine kurulu. Oncelikle belirteyim bir edebiyatcinin yasamindan bir kesit anlatilmakla beraber edebi bir lezzet yok filmde. Biraz hayal kirikligi yaratti.

Filmin kisaca oykusu: Bir ciflikte cok fazla para oldugunu duyan iki haydut cifligi basar, para bulamazlar, ama ciflikte yasayan aileyi sebepsiz yere oldururler. Bu olayi gazeteden okuyup ilginc bulan Capote omrunun yaklasik 4 yilini bu olay uzerine bir roman yazmaya adar. 4 kisiyi olduren Perry Smith'le arkadas olur. Onu ziyaret etmeye baslar, her ziyaretinde Perry'ye biraz daha isinir, kendisiyle ortak yanlar kurar, ozellikle cocukluk yillari ve aile yasantilari benzerlikler gostermektedir. Capote bu durumu: "Ayni evde buyuyen iki cocuktan birinin on kapidan(Capote), digerinin arka kapidan(Perry) ciktigini" soylerek vurgular. Filmde aklimda kalan tek edebi cumle bu oldu. Her neyse Capote'nin tek amaci: Perry'nin ciftlikteki insanlari neden oldurdugudur. Ulvi bir amac aramaktadir. Bu olumerde. Filmin sonuna kadar olum anini anlatmaz Perry. Capote de romanini bitiremez bu yuzden. Perry oykuyu sonlara dogru anlatir. Ama sebep pek de ulvi degildir. Olum anini tum detaylari ile ogrenen Capote Perry'yi bir daha ziyaret etmez. Idam oncesi Capote bunalimin esigindedir yine de Perry icin hic birsey yapmaz. Ne avukat tutar, ne onunla ilgilenir. Ama olaylarin gelisimi Capote'nin cokusu olur. Sadece Capote idamdan bes dakika once gelir ve Perry'den af diler. Ama sonucta Perry idam edilir.

Filmde ki Capote ve Perry'nin bir fotosu:



Gercek Capote:



Gercek katiller(Sagdaki Perry)



Capote'nin idamdan etkilenmesinde asil etken Perry'e duydugu asktir. Ama bu aska cok guvenemiyoruz. Cunku Capote'ye guvenemiyoruz. Ruh hali inis cikislarla dolu biri. Birden cok kimligi ustunde tasiyor, partilerde konuskan-eglenceli, ozel hayatinda mutsuz-suskun-densegiz-bencil. Ayrica Perry'ye soyledigi yalanlar pek guvenilir biri yapmiyor Capote'yi. Sadece Perry'yi romani icin kullanmakta ama ona duydugu sevgi ve empatiden kaynakli acilar cekmekte.

Filmden birkac sey:
-Unutulmaz kare --> filmin basindaki bugday tarlasi, fotografik anlamda cok hos bir kare.
-Benim inanmadigim filmde gecen bir Capote cumlesi: `Kabul edilen dualara, kabul edilmeyenlerden daha çok gözyaşı dökülür!’

Filmle alakali birkac sey:

-"In Cold Blood" kitabi filme cevrilmis ve imdb'de top 250'de. Ama ben bu filmi izlemeyecegim.

-Film'de Harper Lee'yi "To kill a Mockingbird" filminin galasinda goruyoruz. Bu kitap Harper Lee'ye pullitzer getirmis, irkcilik uzerine bir kitap.

Sonuc: Film Capote'nin derinlesen bunalimi ile sonlara dogru iyice bunaltici oluyor. Bunalmak isteyenlere siddetle tavsiye edilir. Oyle bunaltti ki ozel efektleri incelemeden dvd'yi cikardim bilgisayardan. Ozel efektlerde yonetmenin ve Hoffman'in yorumlariyla filmi tekrar izlemek vardi(Dayanilir gibi degil). Uzerine kurulan oyku de gunumuz Amerika'sinda cok ozel ve onemli degil. Sebepsiz yere adam oldurme olayi cok yaygin burada, bakiniz Virginia Tech. olayina. Ben cok etkilenmedim. Bir de filmde katilin aslinda cok masum biri oldugu gosterilmeye calisilmakta, adamin diger suclarindan hic bahsedilmemekte. Filmi izledikten sonra adama insan azicik aciyor, ama gercek hikayesi epey farkli. Cok acinasi bir adam degil. Baska birsey de film, benim gozumde ki yazar Capote imajini yerle bir etti. Daha once Capote'nin oykulerini okumustum. Ama bundan sonra okur muyum bilemiyorum, emin degilim...

edebiyat-mekan

Gecen sene trt2'de boyle bir program vardi Selim Ileri'nin sundugu. Genelde Istanbul'lu yazarlarin hangi mekanlarda kitaplarini yazdiklarini veya romanin icinde gecen belli bir mekana giderek programi orada yapiyordu. Yazar veya roman hakkinda konusuyordu. Bilmiyorum hala devam ediyor mu, ben bugunku basligimi programin basligindan esinlenerek sectim.


Bugun neredeyse her yazimda adi gecen "bizim okulun kutuphanesi" adli mekandan bahsedecegim. Selim Ileri'den farkli olarak mekanin her yonunden degil, sadece bir noktasindan bahsedecegim. Bu noktanin onemi asagidaki fotografta gorulmekte. Diger bir onemi Dvd koleksiyonuna cok yakin, heh he:)





Gecen kasim ayindan beri bu poster duruyor bizim okulun kutuphanesinde. Ozellikle posteri koyduklari ilk ay cok hosuma gidiyordu. Hep gulumsetiyordu beni. Birkac ay sonra posteri kaldirirlar herhalde. Kaldirilmadan fotografini cekmek istedim. Posterin yaninda da Orhan Pamuk'un kutuphanemizde olan kitaplarinin listesi var. Benim okumadigim daha durust davranirsam elime almadigim, ( cunku bir iki tanesini elime alsam bile bitiremedim), Istanbul ve hatiralar kitabi vardi. Hazir bu aralar bosken alip okuyayim dedim, ama kitap baskasindaydi, kitabin uzerinde iki tane de istek vardi. Dogrusu buna pek uzuldugum soylenemez. Yine hosuma gitti. Sonra listedeki diger kitaplari kontrol ettim, hepsi birilerinde, yogun talep var Orhan Pamuk kitaplarina. Bir yandan hosuma gidiyor, bir yandan da Amerikan toplumunun herseyi tuketme arzusuna mi kurban gidiyor diye endislendiriyor. Bu adamlar farkli kulturlerin en onemli filmlerini izliyorlar, muziklerini dinliyorlar, kitaplarini okuyorlar, yemeklerini yiyorlar, ama hepsi onlar icin bir maceradan ibaret. Butun bunlar onlarda iz birakmiyor. Cogu bir ertesi yil populer olan baska bir kitaba, baska bir filozafa, baska bir kulturun yemeklerine kayiyor. Onlara gore hersey tuketilmeli, ozumsediklerini pek sanmiyorum. Bazen okurken ne hissettiklerini merak ediyorum. Istanbul ve hatiralar, Istanbul'un nerede bile oldugunu bilmeyen bir Amerika'liya ne hissettiriyor acaba. Ya da Turk lokantasinda yedikleri karniyarik ne hissettiriyor. Biliyorum sacma bir ornek ama bana karniyarik annemi, kalabalik sofralari, lezzetin zahmetini hatirlatiyor bana. Sonra kulturlerin globallesmesi dogru mu diye dusune duruyorum. Her kultur kendi icinde ozel ve onemli gibi. Kultur'un en onemli parcalari muzik, edebiyat, folklor, yemek globallesince anlamini yitirip kuresel "tuketim hastaliginin" bir parcasi oluyor. Sonucta her yil birileri daha tuketiliyor. "Yunus Emre" yilinda Yunus'un siirleri, "Mevlena" yilinda mesnevi goklere cikariliyor. Ekonomi mi desem, kultur haydutlari mi desem tuketecek yeni seyleri hep buluyorlar. Mesela gelecek yil Afrika'daki bir kabilenin dans torenleri moda olabilir burada, hic sasirmam dogrusu.


Neyse cok uzatmadan bitireyim bugun. Bu yazi pek tutarli olmadi kendi icinde sanirim. Sonuc cumlesi bile yazmakta zorlaniyorum. Kisaca, yazarlarimizin, muzisyenlerimizin, filozaflarimizin dunya capinda taninmasi sevinc verici. Sadece tuketime ya da ekonomik carka kurban gitmeleri uzucu. Dilerim Orhan Pamuk 50 yil sonra da bir yerlerde bir afiste yer bulur kendine, edebiyat dergilerinde hala ismi gecer. Sadece bir yillik bir populerlikle kalmaz.


--The End--

fotografli bir US gunu



Haziran ayini, en buyuk tutkum olan fotografcilikla acayim. En son cektigim bir fotografimi da ekleyim yazima. Ben genelde kucuk ayrintilara ilgi duyuyorum, yukaridaki gibi. Soyut fotograflar cekmeyi seviyorum. Genelde ritmik ogeler, geometrik sekiller, perspektifler benim tarzim. Siradan seylere objektifin yardimiyla cok siradisi bakislar getirebiliyorum. (Cok alcak gonulluyumdur.) Cogu zaman kimse anlamiyor ne cektigimi. Ama ben seviyorum kendi fotograflarimi, dogrusu sadece kendim icin cekiyorum. Baskalari ne anlamis, onemi yok benim icin. Ne sanat icin sanat, ne toplum icin sanat, benimkisi kendim icin sanat.

Son cektigim fotograftan sonra Amerika'da kesfettigim birkac fotograf sanatcisindan bahsedeyim. Bu sanatcilardan gecen haftalar karistirdigim, bir fotograf dergisinden dolayi haberdar oldum. Derginin adi: Lenswork. Dergiyi internet sayfasindan da indermek mumkun.

Hosuma giden sanatcilari listeleyim:


1) Chris Raecker : Carnaval diye bir serisi var. Gokyuzunu cok hos kullanmis. Web sitesinde sadece karnaval fotograflari var, baska fotograflarina ulasamadim. Nasil bir teknikle bu goruntuyu elde ediyorlar merak ediyorum. Bir fotosu:






2) Mitch Dobrowner: Bu fotografcinin da tum fotograflari siyah beyaz. Fotograflarinda infrared filtre kullanmis. Zaten bu infrared kotu bir agaca bile degisik bir tad katiyor. Adamin en son fotograflari Arizona'dan. Bir fotograf da Mitch Dobrowner'den koyuyorum. Ben tum fotograflari arasinda en cok bunu begendim.



Bir de son zamanlarda kesfettigm bir fotograf web sitesinin adresini vereyim. Iste burada

Bu site araciligiyla tanidigim bir fotografci da Dennis Stock oldu. Dennis Stock unlu bir Magnum sanatcisi. Tanimamak benim ayibim. Daha once ismini duymamistim. Ondan da bir fotograf koyarak bugun ki yazimi tamamlayim. Fotograf'ta gokyuzunu andiran deniz aslinda. Dikkatli bakinca insanlari da gorebilmekteyiz. San-Diego'dan bir foto. Bir de unlu bir Miles Davis fotosu var bu sanatcinin, onu buraya koymuyorum. Ama o da enfes.