Satie

Bugunku muzik dersimizde Satie'nin Gnossiennes adli eserinin Lent bolumunu dinliyoruz:)




Iyi dinlemeler

gece muzigi

Ruhumun dinlenmeye ihtiyaci oldugu zamanlar Chopin'in nocturnelerini dinliyorum. Idil Biret'in piyanoda oldugu bir album var: "Chill with Chopin" adli. Eger okulunuz naxos-library'i destekliyorsa bedava stream edebiliyorsunuz. Ama sadece windows media player'i desteklediginden linux'da dinleyemiyorsunuz.

Biraz once tekrar bu albumu dinliyordum. En sevdigim nocturne'u paylasayim dedim. Idil Biret'ten bulamadim. Ama bu versiyon da fena degil.

Eser Adi: Nocturne in B flat minor, Op. 9, No. 1



Iki gundur devam eden yagmur icin de baska bir eser koyayim: "Prelude in D flat major, Op. 28, No. 15, Raindrop" Horowitz yorumuyla sunuyorum bu eseri.

the sisterhood of the travelling pants

Bu aralar biraz hafif filmler izlemeye karar verdim. Karamsar olmayan, insani hafif gulumseten filmler izleyecegim bir sure. Bu kararimda kutuphanede izlenecek film kalmamasinin buyuk rolu var. Sanirim bir sure boyle devam edip, yeni yildan itibaren netflix'e veya blockbuster'a uye olup izlenecek filmler listemi bitirmeye calisacagim.

Her neyse filmden bahsedeyim. Filmde bir kot pantolan 4 kiz arkadasa da mucizevi bir sekilde oluyor. Onlar da bu pantolani alip, bir hafta biri, diger hafta oburu giymek suretiyle alip bu kural uzerinden bir bacilik yaratirlar. Sisterhood'a bacilik diyorum ben:) Her neyse bu kotu lise 2 sinifin tatil oncesi alirlar. O yaz da hepsi farkli bir yere gider. Bu yuzden pantolan farkli yerleri gezer. Her baci pantolan ustundeyken yasadigi garip olayi digerlerine aktarmakla sorumlu. Film bir Amerika'da en cok satanlar listesini uzun sure isgal eden bir kitaptan filme uyarlanmis.

Filmde Gilmore Kizlarinin Rory'si oynamakta. Zaten bende onun yuzunden aldim filmi. Cok hayal kirikligina da ugramadim, zaten pek hayallerim de yoktu film uzerine.
Filmde en cok Yunanistan kismini sevdim. Santorini adasinda cekmisler. Santorini bizim Bodrum'a cok yakin. O yuzden denizin renginden, evlerin yapisina kadar hersey cok tanidik geliyor. Insan memleketini ozluyor. Anilar gozunun onune geliyor.
Birkac fotograf koyayim Santorini'den.




Filme tekrar doneyim. Filmde kizlarimizdan biri Santorini'de asik olur ve ask ona bir degisim yasatir. Baska bir kiz losemili bir cocukla tanisir ve onunla birlikte o da bir degisim yasar. Hayatta gercek acilarin oldugunu kavrar. Baska bir kizin annesi olmustur ve icinde hep bir bosluk vardir. Pantolonu giydigi donem bekaretini kaybetme donemine denk gelir ve o da bir donusum yasar. Son kizimiz da cocuklugunda annesini terkeden babasinin yaninda kalir o donem ve babasinin nasil farkli biri oldugunu kesfeder. Filmde hayat pek toz pembe gozukmez. Kizlarimiz bu gercekleri gorup degisirler, buyurler. Tabii ki sadece pantolan bir simgedir.

Filmde kizlarimizdan biri kaybeden(loser)'lerle ilgili bir belgesel cevirmekte. Cekilen belgesel'i ek olarak dvd'ye koymuslar. Hos bir belgesel olmus. Ozellikle Brian kismi ve limonata satan cocuklarla ilgili kisim.

Not: Youtube'de filmin tamami bulunabilir.

Sonuc: Oylesine rahatlamak istiyorsaniz izleyebileceginiz bir film.

sitar tabla konusmalari

Haftasonu bir adet Klasik Hint Muzigi konserine gitmis bulunmaktayim. Boylece hayatimda ilk kez canli olarak sitar ve tabla dinlemis oldum. Sitari Ravi Shankar'in eski bir ogrencisi caldi. Sitarin sesi azicik tiz geldi bana. Tablayla birlesince dinlemesi daha zevkli oluyor. Konserde iki parca calindi, herbiri bir saat surdu. Once cokyavas bir girizgah oluyor sitar tarafindan, daha sonra tabla da isin icine giriyor, daha hizlaniyor muzik, genelde emprovize ilerliyor konserin bundan sonraki bolumu. Bu yuzden o anda dinlediginiz muzik bir daha dinleme imkaniniz yok. Bir kez icra ediliyor. Genelde hindu tapinaklarinda calinan bir muzik, bu yuzden kutsal yanlari da var.
Ben canli performanstan cok zevk aldim.

Sitarist konser sirasinda tablayla sitarin nasil konustugundan bahsetti. Sanirim bu bolum bu tur konserlerin standart bir parcasi. Nitekim Ravi Shankar ve Alla Rakha ayni seyi su konserde yapmis.



Yukaridaki videoda sadece tabla calinmakta. Bu arada Norah Jones burnunu tamamiyle Ravi Shankar'dan almis. Bu da magazin yorumum olsun.

Asagidaki videoda ise Sitar daha baskin.



Bir de benim hosuma giden kucuk bir tabla sov koymak istiyorum.

bir bilim adaminin romani

Doktora programinda olup da motive eksikligi sikintisi ceken ben, careyi "bir bilim adaminin romanini" okumakta ariyorum. Kitabin motive anlaminda pek faydasi dokunmadi maalesef. Ama kitaptan cok sey ogrendim diyebilirim. Kitap Mustafa Inan'i Oguz Atay'in agzindan anlatiyor. Oguz Atay, Mustafa Inan'in ogrencilerinden biri. Kitap biraz da Tubitak'in ve Cahit Arf'in onculugunde insanlara bilim aski vermek icin hazirlanmis. Kitabin dili ve kurgusu oldukca basit. Ortaokul ve lise ogrencilerine yonelik yazilmis gibi duruyor. Oguz Atay'in bir kitabini okuyormus gibi hissetmedim kendimi. Ozellikle Tutunamayanlar'i okuyan birisi olarak bu kitabin yazarini hic taniyamadim. Bu kitap bir biyografi ve beklentileri ona gore ayarlamak gerek belki.

Kitabin kahramani Mustafa Inan dogustan hoca, ogretmeyi seviyor. Dogrusu bilim adamindan ziyade cok iyi bir ogretici demek daha dogru olur Mustafa Inan'a. Topluma olan gorevini daha cok insanlara birseyler ogreterek tamamliyor. Muthis bir zekasi ve matematik yetenegi var. Bunun yaninda edebiyata, sanata, dile, farkli dinlere ve kulturlere ilgisi var. Dusunmeyi, merak etmeyi seviyor. Bunun yaninda sosyal bir yaratik, tum toplantilarin vazgecilmez elemani, konusmalari herkes tarafindan ilgi ile dinleniyor. Kitapta onun Adana sivesi ile yaptigi tatli sohbetleri, verdigi konusmalari o kadar cok ovuluyor ki, keske birileri bir konusmasini kaydetseymis de simdi youtube'dan dinleme-izleme sansimiz olsaymis diye dusunmekten kendimi alamadim.


Mustafa Inan Turkce'de kullanilan kelimelerin nereden geldigini arastirmis. Birkac tanesini buraya koyayim.
"-Sandvic: 18. yuzyilda yasayan Earl of Sandvic, kumarbazin biriydi. Kumara oylesine duskundu ki, yemek yemege oturacak vakit bulamiyordu. Bir yandan kumar oynuyor bir yandan da ekmek dilimlerinin arasina koydurdugu sogus etleri yiyordu.
-Boykot: Ilk boykot, Irlandali arazi sahibi Mister Boycott'a karsi 1880'de yapilmis.
-Nikotin: Mosyo Nicot tutunu Fransa'ya getirerek nikotin denilen zehiri basimiza bela etmis.
........ " Sayfa 166

Bir de Mustafa Inan'dan birkac ozlu soz akatarayim:
"Cocuklarimiza durmadan tekrarliyoruz: muhakkak yabancı dil ogren! "Dusunmeyi ogren!" derseniz bir hakaret oluyor. Dusunmeyi ogrenmek de, herhalde yalniz dusunmenin kanunlarini bilmek degildir. Belirli problemleri cozebilmek icin elbette belirli bilgileri ogrenmek gereklidir; fakat bence onemli olan, asil gucluk, problemleri kurmaktir. Cogumuz problemleri yanlis kurdugumuz icin, daha bastan cozumsuzlukle karsilasiriz."


Sonuc:
Ozellikle akademik hayati planliyan ya da kendini muhendis hisseden herkesin zevkle okuyabilecegi bir kitap.

washington dc ve muzeler

Gecen hafta sonu okuldaki donem arasi tatilini firsat bilerek Washington DC'ye gittim. Yapay bir turizm baskentini gormus oldum boylece. Birkac anit, beyaz saray, ve capitol binasinin onunde binlerce fotograf cektiren Cinli, Japon, Amerikan gormus oldum. Boyle binalar ve heykeller onunde saatlerce fotograf cektiren bir tip olmadigimdan muzelere sigindim. Muzeler olmasa gittigime gercekten uzulurdum.

Turkiye'de ki olu muze kavrami ile ABD'de ki yasayan muze kavramini ayird etmek gerek. Turkiye'de muzeler bilmem kac yil once duzenlenmis ve cogu duzenlendigi gibi kalmis. Ama burada muzeler yasiyor, her donem degisen sergiler oluyor muzelerde ve ayni muzeye insan bile isteye birden fazla kez gidebiliyor. Icinde saatlerce gezebiliyor, gezerken ogreniyor, ogrenirken egleniyor. Hem cocuklar hem buyukler icin eglenceli.

Washington DC'deki en onemli muzeler Smithsonian alanina yayilmis bulunmakta. Boylece bir muzeden cikip digerine gidebiliyorsunuz. Muzelerin en guzel yani bedava olmalari:) Her muzenin icinde yemek yenilecek bir kafe ve eserlerin minyaturlerinin satildigi kocaman bir muze magazasi var. Muzeler tarih, sanat, doga ve teknoloji agirlikli.

Sanirim benim DC'de gorup, gezip, eglenip, icinden cikmak istemedigim muze "Natural History" oldu. Binlerce fosilin yaninda elmaslar, inciler, degerli madenler, binlerce fakli tas kesitleri, bocekler, kelebekler, piramidlerden cikarilan kedi, kopek, boga mumyalari, ve binlerce unuttugum parca vardi. Bunun yaninda kapisinda ciddi bir kuyruk olan IMAX sinemasi ve Nature's best photography yarismasinda sergilenen doga fotograflari. Sirf bu muze icin bile gittigime degdi diyebilirim. Bir kadin olarak tabii ki aklimda en cok kalan sey elmas-yakut-zumrut-lerden olusan taki setleri oldu. Bu degerli taslara suradan bakabilirsiniz.

Fotograf sergisinden de bir fotograf koyayim. Cevresel sorunlar dalinda odul kazanmis.



Bunun yaninda "National Galery of Art" muzesi de benim icin ayricalikli sanirim. Bu muzede de kalici sergilerin yaninda donemsel sergiler var. Kalici segiler arasinda Van Gogh, Leonarda da Vinci, Gaugin, Monet gibi unlu ressamlardan resimler vardi. Muzeye gitmeden once bu ressamlarin tablolarini gorecegim icin heyecanliydim ama muzeyi gezerken nedense cok heyecanlanmadim. Ozellikle 18. yuzyil oncesi eserler hic bana gore degil. Hep birini oturtup portresini yapmislar ya da meyve-sebze naturmortleri bol bol. Iııgghhh. Unlu ressamlarin da cok bildigim tablolari vardi. Zaten biliyorum modunda cok incelemeden gecip gittim. 18. yuzyildan sonra eserler hafif modernlesti de biraz tad almaya basladim. Benim evimin duvarinda da asili olan John Singer Sargent'in "Vendedikte bir cadde" eserinin gercegini gormek birazcik simartti sanirim beni. Iste o tablo:


National Galery of Art'ta gecici olara J.M.W. Turner ve Edward Hopper'in sergileri vardi. Turner'in resimleri cok ihtisamli. Genelde bir parlak bolge var ve on cephede yuzlerce minik insan savasiyor birseylerle. Gerceklerinin boyutlari cok buyuk, o yuzden tablolardaki tum ayrintilar gozukuyor. Ben "The Devil's Bridge" adli resmi sevdim.


Edward Hopper'in ise su iki resmini sevdim. Edward Hopper'in daha modern cizgileri var.






Son olarak da Hirshhorn museum'dan bahsedeyim. Bu muze modern sanatlar muzesi ve DC'deki muzeler arasinda en az seyircisi olan muze. Ama benim en cok sevdigim muzelerden biri oldu. Eserlerden biri, Fischli ve Weiss tarafindan tasarlanip cekilen "The way things go" adli video. Yarim saat suruyor normalde. Muzenin kalici eserlerinden biri. Aslinda daha once gormustum ama yine de cok zevk aldim izlerken. Not: Honda'nin reklamindan 20 yil oncesinde tasarlanip cekilmis bir video.

bir fotograf sergisinden

Bu aralar cok yazamiyorum, ev tasima olayi biraz zamanimi aldi. Siyahi bir mahalleden kahverengi(Hintliler) bir mahalleye tasindim. Aslinda bizim okulun ogrencilerinin yasadigi bir site. Ama cogunluk uluslararasi ogrencilerden olusmakta. Ozellikle bolca Hintli gormekteyim hergun. Yeni evimde bedava internet baglantim yok artik. Bu yuzden aksamlari evden guncelledigim blogumu cok fazla guncelleyemecegim sanirim. Bir sure eve internet baglatmamayi dusunuyorum. Tum aksamlarim internette geciyordu. Evimden gecen sene tv'yi cikarmistim, bu sene de interneti. Bakalim dayanabilecek miyim? Bakalim internetsizlik doktora calismalarimi hizlandiracak mi? Gorecegiz.

Tasinmanin yaninda birkac sergi gordum gecen haftalarda. Tabii ki fotograf sergileri. Sergilerden begendigim birkac fotografi paylasayim.

Ilk fotograf Howard Schatz'dan. Portfolyasi epey genis. Fikirlerinden bazilari eskimis olabilir ama yine de cok profosyonel calismis. Hoslandigim bir hareket fotografini koyayim. Su alti fotograflari ve hareket fotografari benim favorilerim oldu.

Ayni sergiden baska bir fotografci da James Nachtwey idi. James Nachtwey Times icin calisan bir savas fotografcisi. Asagidaki fotograf Irakta Muharrem ayinin 10. gunu dua eden kadinlardan. Ozellikle acik el cok sey katmis fotografa.


Baska bir fotografci da John Wimberley. Cok hos siyah-beyaz fotograflari var. Web sitesinde land-scape fotograflarini da begendim ben. Sergi kapagindaki fotograf su idi:



Bugunluk bu kadar yazayim. Biraz acelem var da.

Fur: An Imaginary Portrait of Diane Arbus

Neredeyse iki aydir izledigim filmler arasinda, en cok hosuma giden film bu oldu. Kutuphaneden hicbir beklentim ve ön bilgim olmadan aldim. Izlemeye basladigimda amma garip bir film dedim. Daha sonra film garip insanlarla doldu ve garip bir sekilde bitti. Film cokca gercek ama birazcik da fantastik ogeler icermekte. Filmde anlatilanlarin ne kadar gercek oldugunu kestiremedim. Sonra ne kadari gercek,ne kadari fantezi sorgulamamaya karar verdim.

Filmde daha once adini duymadigim bir Amerikali fotografcinin- Diane Arbus'un hayatindan bir kesit anlatilmakta. Diane Arbus 1959 yilindan sonra sanatsal fotograflar cekmeye baslamis. Daha cok toplum tarafindan kabul edilmeyen insanlarin portre fotograflari uzerine calismis. Bu kabul edilmemenin sebebi fiziksel bir kusur ve ya cinsiyet tercihi olabilir. Devlerin, cucelerin, sakatlarin, escinsellerin fotograflarini cekmis. Cogu insanin girmeye cesaret edemedigi, cekindigi, garipsedigi yerlere istekle girmis, fotograflar cekmis. Ornegin ciplaklar kampi ve ya morga girip fotograflar ceken biri. Ornek bir fotografi asagida.

Benim hoslandigim baska bir fotograf da su:


Film Diane Arbus'un fotografcilik yillarindan onceki hayatiyla ilgili. Tam olarak kendi tarzindan fotograf cekmeye karar verme donemi. O zamanlar Diane Arbus evli ve iki cocuk annesi bir kadindir, ailesi zengindir ve Diane iyi bir cevrede yasamaktadir. Esi moda fotografcisidir. Diane esine asistanlik yapmaktadir. Genelde bu asistanlik ayak islerinden olusmakta. Diane 14 yasindayken kocasi ile tanismis ve 18 yasinda evlenmis. Kocasi hala Diane'ye asik. Disaridan hersey mukemmel gorunse de Diane'nin icinde firtinalar kopmaktadir. Kendini her zaman garip gormustur. Garip seylere ilgi duymustur. Filmde bu gariplikleri gostermek icin cocukluguna flashback yapilmakta. Bir cocukluk anisinda, tek yanagi dogustan mor bir lekeyle kapli bir cocuk gormus ve o lekeye dokunmak icin muthis bir istek duymus. Baska bir anisinda, olu bir insanin yuzunu incelerken annesi tarafindan gozleri kapatilmis. Toplumun hazirladigi bakilacak ve bakilmayacaklar listesinde o hep bakilmayacaklar listesine ilgi duymus. Neyse Diane 35 yasindayken bir cesit kimlik bunalimi yasamakta. Baskalarina gosterdigi Diane ve kendi icindeki Diane. Tam bu sorunlarla yuzlesirken apartmana gizemli biri tasiniyor. Her zaman maskeler giyen, vucudunda sadece gozlerini ve agzini gosteriyor. Gizemli bir sesi var. Diane tabii cok muthis bir ilgi duyuyor yeni gelen bu farkli komsuya karsi ve onun fotografini cekmek icin uyuyamadigi bir gece kapisini caliyor. Adam maskelerle cikiyor Diane'nin karsisina. Diane icten ice korkmaktan buyuk zevk aliyor. Yeni gelen komsunun gostermek istemedigi seyi burada soylemeyecegim. Her neyse bu komsuyla Diane arasinda bir arkadaslik basliyor. Geceler Diane icin farkli bir hal almaya basliyor. Cici yasantisindan siyrilip ucubelerin dunyasina giriyor. Filmin sonunda artik kendini buluyor Diane. Kocasini terk ediyor ve her zaman icinde gizledigi Diane gibi yasamaya basliyor. Fotografcilik kariyeri de bu noktadan sonra basliyor.

Film biterken, Diane portresini cekecegi insana "bana bir sirrini anlat" diyor. Bu bilgiden yola cikarak fotografini cekiyor. Bize de portre fotografciliginda tam da bu ogretilmisti. Birinin ruhuna dokunmadan onun portresini cekemezsiniz. Portre fotografcilarinin en onemli ozelligi, portrelerini cektikleri insanlarla once bir iletisime gecmeleri, daha sonra fotograf cekmeleri. Hic kolay bir ozellik degil.

Youtube'da sadece filmin fragmani var. Onu koyuyorum buraya.



Sonuc: Siradisi karakterleri ve senaryosu olan siradisi bir film. Ben sevdim filmi. Temelde anafikir, "guzel ve cirkin" masalindan pek de farkli degildi. "Nicole Kidman'a karsi Bir Ucube." Maskeler vardi filmde. Bazilari gorunen kusurlari toplumdan saklamaya yarayan gorunen maskeler. Bazilari icimizdeki gercek beni farkli gosteren gorunmeyen maskeler...

waking life

Bu aralar cok tembelim. Kucucuk bir yazi yazmaya bile useniyorum. Usengecligin yani sira kayda deger bir film izlemisligim de yok son zamanlarda. Su anda okudugum kitap da bir bitse de kurtulsam turunden. O yuzden bugun eskiden izledigim ve sevdigim bir filmden bir parca koyayim.



Richard Linklater'in tum filmlerinde oldugu gibi dusunceler havada ucusuyor. Ama bu sefer hersey biraz ucuyor, dalgalaniyor, ayagimizi yere basamiyoruz. Felsefe'ye, dile, tarihe, fizige, biyolojiye, aska atiflar var. Kisaca hayata dair atirfalar. Dusuncelerin ozumsenmesi icin filmi durdurarak izlemekte fayda var. Film bittikten sonra insanin akli azicik daha karisiyor. Yonetmenin dusuncelerine hak vermekle birlikte, icimizden "acaba?" sorusu geciyor.

gurbete kacacagim


kopup yalnizligimdan
kopup sonsuzlugumdan

gurbete kacacagim
gurbete tukenmeye




(Fotografin yeri, zamani=Tuz Golu-2006, Modeli:nurvenur, Fotografcisi: Sevgili bir arkadas-tesekkurler ona)

fotograf tuneli

Sehrimizin sanat muzesi olan Speed Art Meseum'da bu aralar bir fotograf sergisi var. Tarihi fotograflar diyebiliriz adina. Gittim, gordum, bari bir de yazayim dedim. Cok buyuk bir sergi degil, ama daha once gormedigim birkac guzel fotograf gordum. Burada onlari paylasayim. Fotograflari tarih sirasina gore dizdim.

Ilki 1858 tarihli, bir olum yatagindan. Henry Beach Robinson'in tablomsu fotografin adli "Fading Away". Fotograf, veremden dolayi olmek uzere olan bir kizin ailesinin yasadigi aciyi anlatmakta.




Bir baskasi Dorethea Lenga'nin "Migrant Mother" adli fotografi. Fotograf 1936 yillarinda Amerika'nin ekonomik krizi zamaninda gocten baska caresi olmayan 7 cocuklu bir anneyi gostermekte. Fotografta sadece 3 tanesi yaninda. Bakis ve duygu aktarimi cok hos.



Bir baska fotograf Barbara Morgan'dan "Letter to the World(Kick)". 1940 yilinda cekilmis bir foto. Cok estetik bir kare bence.


Harold Edgerton saliselik fotograflariyla unlu. Aslinda Mit'li bir elektrik muhendisi. 1938'de cektigi "Shute" ve 1964'de cektigi "How to Make Applesauce at MIT" adli fotograflari asagida.






Bir baskasi, Lee Friedlander'den "New York City", 1966 yilinda cekilmis. Once onunden gecip gittim, sonra bir daha dondum, baktim, gulumsedim:)


Bir baska fotograf, Jerry Uelsmann'dan "Apocalypse", 1967 yilinda cekilmis. Laf arasinda benim favori fotografim bu oldu sergide. Adi da cok carpici. Uelsman, zannedersem sandvic methodu ile siyah beyaz fotograflari birlestirmis, ama kurgulari hep siradisi, imrendirici.


Bir fotograf sergisinin daha sonuna geldik sevgili izleyenler..

Osama

Uzun zamandir herhangi bir film uzerine yazmamistim. Sanilmasin ki bu arada hic film izlemedim, izledim de, kayde deger bir yapim bulamadim. Bu film uzerine de yazmaktan emin degildim. Film sonunda hikayeye uzulmekle beraber, ne kadarinin dogru ne kadarinin abarti oldugunu dusundum. Nedense bir yanim inanmak istemiyor Afganistan'da yasanan acilara. Ama bir yanim tum bunlarin dogru oldugundan emin.

Filmde, Taliban doneminde Afganistan'da kadinlarin neler cektigini gosteriliyor. Evin tum erkeklerini savasta kaybeden bir aile, 13 yasindaki kizlarinin saclarini keserek ve kiyafet degisimiyle, onu evin erkegi yapiyor. Cunku o donemde kadinlar calisamiyor. Erkeksiz sokaga cikamiyor. Ailenin sofrasi ekmek yuzune hasret. Bir muhallebici dukkaninda calismaya basliyor kiz, erkek kiligina girdikten sonra. Ama cok buyuk baski hissetmekte. Kiz oldugu anlasilirsa idamla cezalandirilacak. Bir sure burada calistiktan sonra Talibanin adamlari tarafindan kesfediliyor. Taliban bolgenin tum erkek cocuklarini egitmek icin topluyor. Hem askeri hem dini bir egitim. Tabii bizim kizi yani Osama'yi da alip okullarina goturuyorlar. Burada birilerinin onun kiz oldugunu anlamamasi icin epey caba gosteriyor Osama. Egitim sirasinda pratik olarak gosterilen gusul abdest alma olayinda, hocasi onu periye benzetiyor. Diger erkek cocuklar bunun ustune gidip onun kiz oldugu ile ilgili suphelerde bulunuyorlar. Agaca tirmanarak erkek oldugunu ispata calisan Osama, hocalari tarafindan bir su kuyusuna asilarak cezalandiriliyor. Ceza'nin etkisi ile Osama'nin ayaklarina dogru kanlar akmaya basliyor. Boylece Osama'nin kiz oldugu anlasiliyor. Taliban'in adamlari onu hapse atiyor. Sonra halk onunde idam karari veriliyor. Bu arada oradan gecen 75 yasindaki bir adam, onunla evlenebilecegini soyluyor. Bunun uzerine kiz ona teslim ediliyor. Adam Seyyal Taner'in Leyla sarkisini soyleyerekten onu 4 esli 30 cocuklu haremine goturuyor. Film adamin gusul abdest almasiyla bitiyor. Filmin hikayesi tam bir acilar kesmekesi. Hikayeden nedense cok etkilenmedim. Nedenini cidden bilmiyorum. Belki oyunuclarin gozlerindeki acinin katilastirdigi ifade bana da gecti.

Ben filmin asil muziklerini ve goruntulerini cok begendim. Filmin yonetmeni Siddiq Barmak, altin kamera odulu ile donmus Cannes'dan. Muziklerini Mohammad Reza Darvishi yapmis. Cok basarili buldum sanatciyi. Kandahar filminin muziklerini de kendisi yapmis. Filmin asagidaki fragmaninda muzikten ve goruntulerden kirintilar bulunabilir.



Sonuc: Yuzune acinin izleri yerlesmis 13 yasindaki bir kizin uzucu bir hikayesi. Tam bir dram. Youtube videosunda sadece muzigi dinlemek bile ne kadar derin bir aci oldugunu hissettiriyor.

bıraktığın izler...


Silinecekler birer birer...
(Bir nurvenur fotosu)

göçmüş kediler bahçesi

Bir yil once bu zamanlar okudugum halde tum oykuleri tum ayrintilariyla hatirliyorum. Oykuler metaforlarla dolu. Bilge Karasu'nun derinligi kitabin her kosesine sinmis. Kitabin icinde benim favorilerimden biri olan "Dehlizde Giden Adam" adli oykuden sonra gelen kisacik bir pasaj var. Onu aktarayim.

"Adamin biri bir deniz baligi tutmus gunun birinde, o kadar sevmis ki yaninda hep kalsin istemis. Her gun suyunu tazelermis, denizden kova kova cekip tasiyarak. Bir sure sonra usanmis deniz suyu tasimaktan, musluk suyunu denemis. Balik biraz tedirgin olmus ama alismis sonunda tatli suya. Gel zaman git zaman adamin icinde bir merak olmus, tatli suya alisan balik havaya da alisir mi diye... Balik once bogulayazmis, debelenmis, sonunda havaya da alismis. Gunlerden bir gun adamin denize gidecegi tutmus. Baligi da yaninda. Koymus onu cakilligin golgeli bir kosesine, kendi de denize girmis. Cocuklar geciyormus oradan o ara. Baligi gormusler. Nasilsa, acimislar, bu balik karaya vurmus, yazik, denize atalim, demisler. Adam deliler gibi yuzup yetisesiye balik boguluvermis denizde."

The Bastard of Istanbul

Bol karakterli, bol tasvirli, cinli-perili bir kitabi daha Elif Safak'in. Her Elif Safak kitabi gibi, insan elinden birakmak istemiyor kitabi. 3 gunde bitirdim, yapmam gereken onca ise ragmen. Ingilizce versiyonu gercekten akici. Kitap sonrasi arastirmalarimdan, Turk okurun Turkce cevirisinden pek hoslanmadigi anlasiliyor. Ama ingilizcesi tatmin ediciydi. Arastirmalarimdan, kitabin adindaki pic lafinin cogu okuru ve kitapciyi rahatsiz ettigi anlasiliyor. Ben adini cok rahatsiz edici bulmadim dogrusu. Ama turkce adi ile ingilizce adinin neden farkli oldugunu merak ettim. Biri "Baba ve pic" digeri "Istanbul'un pici". Ben ikisini de kitapla tam ozdeslestirmedim. Ben olsam "Asure" koyardim herhalde ismini. Sadece isimleri degil, kapak tasarimlari da farkli cevirilerde.

Turkce tasarim: Benim favori kapagim bu. Bence kitabi iyi yansitiyor. Bir catinin altinda binlerce olmayi, tanelerin sacildiktan sonra dagilmasini, dis kabugun altinda binlerce kanli olayin olabilecegini, her ailenin disaridan sakladigi aci verecek sirlarinin oldugunu animsatiyor bana.

Ingilizce tasarim: Ingilizce tasarimi şık ama kitabla ilgisi yok. Hicbir metaforik ozelligi yok.


Italyanca tasarim: Minareye girmis bir nar. Bu genocide'e direkt gonderme. Allahtan minare nar suyuna boyanmamis. Bence hic dusundurmeyen bir kapak tasarimi.

Neyse kapak tasarimlarnini verdikten sonra, kitaba ve yazara tekrar doneyim. Oncelikle birkac olumlu sey soyleyeyim kitapla ilgili. Farkli kulturlerin yasam tarzlarindaki degisiklerin saptamasi kitabin guzel yani. Ben ozellikle Amerika tarafindaki gozlemleri cok sevdim. Hala US'i gozlemleme asamasinda oldugumdan herhalde. Her kitapta Elif Safak bir konuya yonelik bilgisini ispatliyormus gibi geliyor bana, bu kitapta da farkli kulturlere ait ne kadar cok sey bildigini gosterdi. Pinhan'da ne kadar Osmanlica kelime bildigini ve cinler-periler-dervisler-tekkeler uzerine neler bildigini gostermisti. Kendisini tebrik ediyorum.

Simdi de bu kitabin onceki kitaplardan farkina gelelim. Bu kitapta Elif Safak Turkiye'li olmasindan oturu bir rol ustlenmis. Onceki kitaplarinda, Turkiye'de yasayan bir grubun elcisi degildi. Simdi Ermeni'lerin elcisi olmus. Yasadiklari surgunu dile getirmis. Bunu yaparken bir Turk ile bir Ermeni aile kullanmis. Turk aile akil sagligi yerinde olmayan, tarihini bilmeyen kadinlardan olusmakta. Ermeni aile gorece daha derli, toplu. Biraz aile icinde birbirlerine cok karisiyorlar, ama akil sagliklari yerinde, tarihlerini biliyorlar. Turk aile ise garipliklerle dolu. Turk tarafi gecmisinden bihaber. Ermeni kizdan "Turkler ermenileri oldurdu, o kista kiyamette surdu" lafini duyunca ah "Turkler canavar olmali" diyecek kadar catlak kadinlardan olusmakta Turk aile. Yani tamam cogu ortalama Turk, Ermenilere hangi tarihlerde neler yapildigini birebir bilmiyor olabilir de, bu kadar da salak degiliz. Bu kadar da Turk kimliginden soyutlamiyoruz kendimizi. Evin kizinin erkek arkadasinin ismi Aram ama bu Turk aile Aram'in hic Ermeni oldugunu dusunmemis. Turklerin dummy'ligi gereginden fazla abartilmis kitapta bence.

Aci ceken bir Ermeni ailesi ile Istanbul'da zevki sefa suren bir Turk ailesinin, soykirimin iki yanini temsil etmesi pek de adil degil. Yazarin yansizligini bozuyor. Cocuk masallari yazan masum bir Ermeni yazarin bir gecede evinden apar topar alinip oldurulmesi. Acimamiz icin daha ne kadar duygu somurusu yapabilirdi, bilemiyorum. Kendimi sezercik'in senaryosunu okurken hissettim bazen.

Yazar okuyucuyu Ermeni ailenin acili tarihine uzulmeye, onlara acimaya, ailenin yerine koymaya o kadar zorluyor ki. Zorluyor diyorum cunku, bir degil, iki degil, kac kez ayni tehcir farkli Ermeni insanlar tarafindan dillendiriliyor. Yazar "Turkler tarihini unutur, Ermeniler 100 yil oncesini gun-be-gun hatirlar" diyor, ama bu mesaji binlerce kez tekrarliyor. Okuyucuya hic dusunme-tartma-sorgulama sansi birakmiyor. Sanirim ben kitaplarda mesajin ya da olaylarin okura dayatilmasini sevmiyorum. Biraz acik uc olmali okura kalan. Kitabin sonunda 3 kez ailenin soyagaci anlatildi, sanki bir kere de bu iliskileri kuramayacak okur. Zaten bastan belli bunlarin akraba cikacagi, hicbir surprizi yok ki. Sanki buyuk bir kurguymus gibi gururla 3 kez tekrarlamaya gerek yok. "Pic"in babasini da ilk 40 sayfada soyleyebilir, ortalama bir okur. Ama illa kadin dummy okuyucular icin herseyi bir bir aciklayacak, Allah'tan resimler cizerek dugumu bir daha en sonda gostermemis. Ben tum Elif Safak kitaplarinin sonunda hayal kirikligi yasiyorum, bence iyi toparliyamiyor, tatmin edici bir son olmuyor. Mustafa'nin sirf uvey-kizini almasi icin Istanbul'a gelmesi. Ben de yuttum. Peh.

Baskaca, her zamanki gibi Elif Safak gereksiz karakterlerle doldurmus kitabi. Mesela, Zeliha'nin Aram adli sevgilisi oyle zorlamaki. Herhalde sonradan katti kitaba. Kitabin sonunda anlattigi gereksiz olu arabasi soforunun hayat hikayesinde dayanma gucumu kaybettim sanirim. Saymadim ama kitaptaki karakter sayisi 60'dan fazla. Iki ailenin soy agaclari, uzaktan akrabalar, internet'teki karakterler ve Kafe Kundera'daki karakterlerle birlikte. Bir de bazi gereksiz tasvirler-olay anlatislari var. Son bolumde, futbol taraftarlarinin gecis torenini anlatisi 3 sayfayi buldu. Bunu hem de kitabin bitimine 10 sayfa kala yapti. Sanki bu taraftarlari anlatmasa olmazdi. Kitabin butunlugu bozulurdu maazallah.

Kitaptan sonra aklimda kalan sorular: "Osmanli devletinde bazi Ermeniler niye bir gecede toplanip olduruldu, niye Ermeniler evlerinden suruldu, ne tetikledi gercekte bu olaylari, niye baska azinliklar degilde Ermeniler suruldu, kimin fikriydi tum bunlar, kimin karari??". Sanirim bu konularde Elif Safak'in "bir vamis" ile baslayan masalindan cok yansiz gerceklere ihtiyacimiz var.

kas-goz


Bir onceki mesajimda Kas'tan bahsettim ama hic oradan fotograf yuklemedim. Arkadasim benim icin fotografi HDR'ye cevirdi. HDR kisaca su demek, ayni kareyi farkli isik degerleriyle cekiyorsunuz ve sonra bunlari birlestirerek tek bir kare elde ediyorsunuz. Biraz zahmetli bir is ama super netlik ve super isik degerleri elde edilebiliyor. Bu fotografa bakarak Kas hatirlanmaz elbetteki, sadece benim penceremden bir evin penceresi. Iste o kadar....

donus

Tatildeydim. Dondum. Her tatil donusu zor olur da, tatilden boyle elin memleketine gelmek daha bir zor oldu. Her neyse alisacagiz burada yasamaya yeniden.

Turkiye tatilinde bol bol gezdim, yemek yedim, ailemi gordum. Cok fazla film izlemedim. Cok fazla kitap da okumadim. Ama bol bol fotograf cektim. Profesyonel makinem yanimda degildi. O yuzden cok keyif alamadim, ama 2000'e yakin fotograf cekmisim. Bunlardan belki 20 tanesi tatmin edici. Birkacini simdi koyayim buraya.


Fotograf Kusadasi-Davutlar'dan. Cok guzel gunes batiyor bu tatil beldemizde. Gunes batisi haricinde yazlikcilarla dolu bir yer. Milli parkinda denize girmek hostu.




Bu fotograf da Patara'dan. Patara da cok uzun ince kumlu bir plaj var, cok dalgali bir denizi var, muthis bir ruzgar var. Yukarida ki col gorunumu bu ruzgarin sayesinde. Ayrica Sirince, Efes ve Kas'a da gittim tatil boyunca. Sirince'yi cok sirince buldum. Kas'a uc yildir gitmiyordum, ozlemisim biraz, bu sefer hep Kucuk Cakil'da denize girdim. Kucuk cakilda tatli su ile deniz suyu karisiyor, o yuzden bazi yerlerde yuzeyde buz gibi su derinde simsicak su vardi, bol bol daldim, cok guzel balikciklar gordum. Cok dinlendiriciydi Kas.

Tabii Ankara ve Sivas en fazla kaldigim yerler oldu. Ankara'da en sevdigim insan, Sivas'ta kocaman ailem yasiyor:) Bir tane de Sivas yollarindan bir foto yukleyerek bugunku yazima nokta koyayim.

siyah beyaz

Daha once fotograf'la ilgili bir yazimda (su yazim olmakta) Dennis Stock'un bir San Dieo fotografina yer vermistim. Ben de hafif ona ozenerekten su fotografi cektim San Diego gezimde. Biraz hosuma gitti bu fotografim, o yuzden buraya koyuyorum.



Bir de Nina Simone'dan bir sarki ekliyorum yazima: "Feeling Good"



Feeling Good - Nina Simone

girl interrupted

1960'li yillarin sonlarinda akil hastanesinde gecen bir film. Bas kahramaniz Susanna rolundeki Winona Ryder. Filmi kutuphaneden almamdaki tek sebep de o. Onun yaninda Angelina Jolie de oynamakta, bu da filmi almasam mi acaba dedirten bir faktor. Angelina buranin televole dergilerinin bas kahramani oldugundan biraz onyargiyla bakiyorum kadina. Ama bu filmdeki performansiyla yardimci kadin oyuncu oskari almis. Cok kotu degildi oyunculugu.



Filmde Winona Ryder "borderline personality " problemi ile bu hastanede kaliyor. Bu hastaligin ismini cok sevdim, "sinir cizgisi kisiligi". Tam bir cevirim olmasa da boyle birsey. Hastalikta mod degisimi yasanmakta, olmadik yerlerde beklenmedik hareketler yapiyor hastalar, bazen halisulasyonlar gorulmekte, intihara meyil var. Winona da bir intihar girisimi sonrasi ailesi tarafindan zorla buraya gonderiliyor. Disaridan cok normal gozuken bir kiz. Psikolog bir arkadasim, gercek hastalarin daha da normal olduklarini soyledi. Her neyse hastaneye yattiginda, degisik hastalar filmin parcasi oluyor. Bir tanesinin zayiflama hastaligi var, bir tanesi ilac bagimlisi, bir tanesinin patolojik yalan soyleme hastaligi var. Angelina Jolie'nin hastaligi biraz muglak filmde. Dvd'den cikarilan sahneleri izledigimde ani krizler gecirdigini ogrendim. Angelina, filmde cok guclu bir karakter, hastaneden kacan, her defasinda polis esligine tekrar donen biri. Filmin kotu kizi. Diger hastalari cizgi disina cikaran biri. Zaman gectikce, Winona tum hastalari seviyor, onlarla arkadas oluyor, hatta bu yuzden hastaneden cikmak bile istemiyor. Ta ki, Angelina bunu ikna edip birlikte kacana kadar. Filmde ikisi arasinda bir cekim de var. Winona zayif- Angelina guclu. Winona, Angelina'dan cok etkilenmekte. Kactiklarinda kendilerinden once cikarilan yine hasta bir kizin yaninda bir gece kaliyorlar. Angelina, her zaman dogru gozlemler yapip, bunlari acimasizca dile getiren biri. Kaldiklari kizi da bu gozlemleriyle intihara surukluyor. Bu olay, Winona'yi kendine getiriyor, her zaman olmeyi istemis biri ama olumu hic gormemis biri. Gordukten sonra da iyiesmeye karar veriyor. Hastanedeki bas hemsire Whopie Goldberg ve psikolog'un yardimlari sayesinde bir yil icinde iyilesip cikiyor.

Simdi film elestirisi yapayim biraz, filmin senaryosunda eksiklikler oldugunu dusunmekteyim, bazi bolumler cok kopuktu. Cok fazla devamlilik hatasi yapilmis. Ayrica akil hastanelerine cok optimist bir acidan bakilmis, mutlu bir sonla bitmesi de filmin etkisini cok dusuruyor kanimca. Silinen sahneler silinmeseymis diye dusundum bir de, Winona'nin nasil intihar ettigi burada anlatilmakta, ayrica filmin adinin nereden geldigi de yine silinen sahnelerde gosterilmekte. "Girl Interrupted" asagida ki resmin adi.



Bu resimdeki kizin akli yaptigi isten tamamiyle baska bir yerde. Bulundugu resmin bir parcasi degil gibi, resimden cikmak istiyor. Susanna Kaysen'de yasadigi hastane yillarini, bu resimin adi ile ayni olan kitabinda anlatiyor. Sonra da kitap filme cevriliyor.

Filmle ilgili bir youtube klibi koyayim. Bu klibi soundtrack sarkisindan dolayi sectim. Sarkinin adi: "How to Fight Loneliness"




Sonuc: Psikolojik filmlerden hoslananlar icin hos bir secim olabilir. Ama bu film bir "Guguk Kusu" degil. Onun yaninda cok ciliz kaliyor. Hafizalara onun kadar kazinmiyor. Bu filmden bu kadarlik deyip bitireyim.

bir yaz gecesi ruyasi

Gecen hafta San-Diego'daydim. O yuzden cok fazla yazamadim buraya. Hazir San-Diego aklimdayken birkac gozlem yazayim oraya dair, eger yolunuz oralara duserse diye. O kadar buyuk ve buyuleyici bir sehir degil oncelikle. Daha cok bir plaj sehri. Burada gittigim her sehri Turkiye'de ki bir sehirle ozdeslestirme cabamdan dolayi azicik Mersin tadi aldim bu sehirden. Sehir de cok fazla Meksika havasi hakim, sehrin merkezinde her 10 kisinin 8'si Meksikali. Ispanyolca San-Diego'nun resmi dili gibi. Sehrin merkezinde bizim koy evlerini andiran eski bir Meksika mahallesi var, "Old Town" diye, benim icin en farkli noktasi burasiydi San Diego'nun. Insan kendini Zoro filminin setindeymis gibi hissediyor. Bunun haricinde bir de Balboa parki gorulmeye degebilir de degmeyebilir de. Ben cok etkilenmedim parktan, birkac sarayimsi yapi vardi, bu yapilarin her birinin icinde de uc-bes gereksiz muze vardi. San-Diego tren yollari muzesi gibi, fotograf mazemeleri muzesi gibi. ABD'de cerden copten muze yapma huyuna bayiliyorum yani. Su fotograf Balboa parkinin en gorkemli yapisini gostermekte.


Bu turistik mekanlarin haricinde guzel plajlar var San Diego'da. Coronado adasinin gercekten altindan kumlari var. Mission Bay plaji ise en kalabalik plajlardan. Ben bu plajda bisiklet turu yapmayi tercih ettim, komforlu bisikletimle aldigim zevk doruktaydi. Su fotograf bisiklet turumdan.


Su fotograf da bu yaziyla ayni adli fotografim. Yine ayni plajdan. Sanirim en sevdigim fotom bu oldu. Turistik mekanlarda hic iyi fotograf cekemiyorum:(


Sonuc: ABD sinirlari icinde gorulse de olur, gorulmese de olur bir sehir. Eger gidecekseniz, yaniniza mutlaka hirka, kazak gibi kalin giyecekler goturun. Sirt cantaniza hirkanin yaninda, mayo, gunes kremi ve sapka da alin. Ulasim icin, gunluk kart alip tum otobuslere ve tramvaylara sinirsiz binebilirsiniz. "Green Line" tramway hatti cok rahat ve manzarasi yesil bir hat, yorgunsaniz, isiniz de yoksa, binip sonuna kadar gidip, tekrar donebilirsiniz. Ilk gezi yazimi burada nihayete erdireyim.