taste of cherry

Iran yapimi bir film "Kirazin Tadi". Konusunu bilmeden izledim ve cok etkilendim diyebilirim. Filmin senaryosu, goruntuler, oyuncular cok basariliydi. Konusu olum ve yasama dair kisaca. Cannes film festivalinden 97 yilinda Altin Palmiye odulu almis.



Filmin basinda, bir adam cipiyle isci pazarina gidiyor, insanlarin yuzlerine bakiyor uzun uzun, isciler adamin arabasina hucum edip beni sec diyor. Adam kimseyi secemeden ayriliyor oradan. Sehrin disinda kirac topraklarda cipiyle insanlara yaklasiyor, copten poset toplayan bir adama yaklasip bir is yaptirmasi gerektigini ve karsiliginda cok para verecegini soyluyor. Isın 10 dakika'dan fazla surmeyecegini belirtiyor. Ama isin ne oldugunu soylemiyor. Poset toplayan adam durumdan iskilleniyor ve bilmedigi bir isi yapamayacagini soyluyor. Bu arada seyirci olarak biz de isin ne oldugunu merak ediyoruz. Sonra sehirden kislasina dogru yuruyen Kürt kokenli bir askeri goruyor, onu arabasiyla kislasina goturmeyi teklif ediyor. Asker cok yorgun oldugundan teklifi kabul ediyor. Adam askerin maddi durumuyla ilgili sorular sorup, onun normalde ciftcilik yaptigini ve ailesinin durumunun da pek parlak olmadigini ogreniyor. Bunun uzerine isi ona da teklif ediyor. Fakat is hakkinda yine bilgi vermiyor. Kirac ve sessiz daglara dogru cipi suruyor. Askerde bilmedigi bir isi yapamayacagini soyluyor. Adam da once askeri bir yere goturmek istedigini, isin detaylarini orada anlatacagini soyluyor. Kus ucmaz kervan gecmez bir yere goturuyor askeri, sahsen ben askere tecavuz edecegini falan sandim. Ama adam tek bir agacin yaninda durup, ona kazilmis bir cukuru gosteriyor. Ve isi tarif etmeye basliyor. Adam o geceyi kendisi icin hazirladigi mezarinda gecirecegini, eger sabaha kadar ölmüş olursa askerden onun ustune toprak atmasini ve mezarini kapatmasini istiyor. Asker bu istek karsisinda irkiliyor, bir insanin yuzune toprak atamayacagini soyluyor. Asker nicin boyle bir yol sectigini soyleyince adam "benim hissettigim aciyi hissedemezsin, o yuzden aciklayamam." diyor. Isin ne oldugunu ogrenen seyirci bu sefer "nicin intihar?" sorusuna cevap bulmak istiyor. Ama bu soruya filmde cevap bulamiyoruz. Her neyse adam askeri ikna etmege calissa da asker cipten inip kosarak kacmaya basliyor.


Adam bu toz toprak kirac yerde, bir tas isleme fabrikasinda rastliyor. Fabrika'da sadece Afgan kokenli bir bekci ve onu ziyarete gelen Afgan kokenli ilahiyat bolumunde ogrenci olan arkadasi var. Bu sefer yine gizemli bir sekilde Afgan kokenli ogrenciye is teklifinde bulunuyor. Yine ayni agacin altindaki cukuru gosterip, yarin sabah ölmüş olursa ustunu toprakla ortmesini istiyor. Ilahiyat ogrencisinin intiharin islam dininde onaylanmadigini, baskasini oldurmekle kendini oldurmek arasinda hic fark olmadigini belirtip bu isi yapamayacagini soylemesiyle adamin baska birine yonelmesi gerekiyor.

Bu sefer cocugu hasta olan Turk asilli 55-60 yaslarinda bir adami buluyor. Adam resmen ak sakalli bilge. Paraya ihtiyaci oldugu icin isi kabul ediyor. Ama uzun bir yasami sevdirme cabasi calismasina giriyor. Kendisinin de gencliginde ayni istekle bir dut agacina ciktigini, kendini o agacta asmak istedigini soyluyor, sonra farketmeden eline degen bir dut meyvesini agzina attigini ve o meyveyle birlikte yasadigini hissettigini soyluyor. Adama yeniden gunesin dogmasindaki guzelligi, mevsimlerin guzelligini, bulutlari, yagmuru anlatiyor. Bir kirazin tadini bile bir daha tadamayacagini soyluyor. Turk amcanin bolumu neredeyse 15 dakika suruyor, ama cok tatli konusan bir amca, o hep konussun istiyor seyirci. Adam, Turk amcayi isine birakiyor, sonra bir 15 dakika sonra adamin yanina son bir ricada bulunmak icin tekrar gidiyor ve ertesi sabah geldiginde onu iyice sarsmasini öldüğünden emin olmasini istiyor. Yasama tutunma cabasi sadece bu sahnede kendini gosteriyor.


Turk amcanin(yukaridaki foto) yaptigi konusma soyle:
"If you look at the four seasons, each season brings fruit. In summer, there's fruit, in autumn, too. Winter brings different fruit and spring, too. No mother can fill her fridge with such a variety of fruit for her children. No mother can do as much for her children as God does for His creatures. You want to refuse all that? You want to give it all up? You want to give up the taste of cherries?"

Sonra aksam oluyor, adam agacin altinda kendisi icin hazirladigi mezarin icine giriyor, dolunay, bulutlar ve yagmur esliginde. Gerisi karanlik...

Filmden neden bu kadar hoslandim bilmiyorum. Adamin yasamayi istememesi ama gomulmeyi istemesi. Sectigi olum sekli. Kendi mezarinin yerine karar vermesi, kendi mezarini kazmasi, mezarinin icine girip olumu beklemesi. Insanlarin olu bir insanin ustune toprak atmaktan cekinmeleri. Dogal olarak insanin kendi olumunu, mezar yerini, gomulme seklini ve gomulme anini dusunmesine sebep oluyor. Nereye gomulmek isterim diye dusundum bir sure, kesinlikle ABD olmasin. Kesinlikle Turkiye'de kendimi evimde hissedebilecegim bir yerde gomulmek istiyorum, ayrintilar uzerine daha sonra karar verecegim.

Filmde kirac bir dag basinda bir agacin altina mezarini kaziyor basrol oyuncu. Neden bizim kulturumuzde cogu insanin mezari bir agacin golgesinde diye dusundum? Gizliden gizliye agac ile tekrar yasama dokunabilecegimizi mi dusunmekteyiz? Oldukten sonra agac golgesinden kar elde edemeyecegimize gore. Niye Nazim mezarinin basinda cinar istemis?
"Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani... "

Herneyse youtube'de filmle ilgili ilginc bir video buldum. Sanirim Turk asilli bir arkadas hazirlamis. "Ah Neyleyim Gonul" turkusu esliginde filmin sonuna dogru olan kareleri koymus. Degisik bir calisma olmus, paylasayim ben de.

Martin Luther King Day

Bugun ABD'de Martin Luther King gunu. Yani tatil:) Martin Luther King'in dogum gunune yakin olan pazartesi onu anma gunu dolayisiyla tatil oluyor. ABD'deki tum resmi tatiller hep pazartesi oluyor. Boylece insanlar 3 gunluk tatil yapiyor. Yukaridaki ve asagidaki fotograflar Jacob Holdt'a ait.

Martin Luther babasi Baptist kilisesinde papazmis. Martin Luther de din uzerine egitim almis. Cok genc yastan itibaren vaaz vermeye baslamis. 1955 yilinda siyah bir kadinin otobusun on siralarina oturmasi sebebiyle tutuklanmasi, Martin Luther'i harekete gecirmis. Siyahlarin haklarini elde etmesi icin cogu sehirde toplantilar duzenlemis. Martin Luther iki yaka arasinda kopruler kurmaya calismis, siddet yanlisi cozumlerden uzak durup daha bariscil toplantilar duzenlemis. Bu sayede de bazi haklari almakta oncu rol oynamis. Martin Luther 1968 yilinda bir suikasta ugrayip beyaz biri tarafindan oldurulmus.

Su anda sozde beyazlar ve siyahlar ayni haklara sahip ama hala en kotu egitimi onlar aliyor, en kotu islerde onlar calisiyor. Belki haklarini elde edeli cok uzun zaman gecmediginden boyleler, birkac nesil sonra belki biraz daha esit kosullarda yasayabilirler. Egitim duzeyleri arttikca suc isleme ve ergenlik zamaninda cocuk sahibi olma oranlari duser umarim.

Bugun Martin Luther King anisina duzenlenen bir konsere katildim. Siyahlar duygularini yansitmakta cok acik olduklarindan konser boyunca cok eglendim. Louisville orkestrasina bir koro eslik ediyordu. Koro sefi seyircileri de sarkilara eslik ettirdi. Herkes de nazlanmadan coskuyla soyledi sarkilari. Yanimda yoremde oturan tum siyahlarin sesleri cok guzeldi, genetik birsey olsa gerek. Koro ilk once "Let my people go" adli sarkiyi soyledi. Surada biraz amator versiyonu bulunmakta.



Konserin sonlarina dogru Kanada'li siyah piyanist Stewart Goodyear Gershwin'in Blue Rapsody'sini caldi. Ben cok basarili buldum sanatcinin yorumunu. Yotube'de Stewart Goodyear'in bir videosunu buldum. Onu paylasayim.



Martin Luther'den birkac ozlu soz.
"In the end, we will remember not the words of our enemies, but the silence of our friends."
"Injustice anywhere is a threat to justice everywhere."
"I submit to you that if a man hasn't discovered something he will die for, he isn't fit to live. "

control

Control filminde Joy Diviison grubunun solisti Ian Curtis'in kisacik hayati anlatilmakta. Ian Curtis lisede tanistigi kiz arkadasiyla lise bitmeden evleniyor, evlendikten bir yil sonra Joy Division adli bir rock grubunun solisti oluyor. Gunduzleri gecimlerini saglamak icin ise gidiyor, geceleri sahneye cikiyor. Gunduz ise giden Ian ile gece sahneye cikan Ian cok farkli karakterler. Bir konser sonrasi cok soguk bir gecede bir titreme krizi tutuyor Ian'i, arkadaslari hastaneye goturuyorlar ve Sara(Epilepsi) teshisi konuluyor. Bundan sonra duzenli ilac kullanmaya basliyor. Ilaclarini almadigi zaman sahnede de sara krizi tutuyor. Tam sohreti yakalamisken Ian asamadigi hastaligi ve gunden gune icine suruklendigi depresyon sebebiyle grubu birakiyor. Kontrolunu yavas yavas kaybediyor. Grubun zirve yillardinda esi hamile kaliyor, bir bebekleri oluyor. Esi hamileyken bir gazateciyle bir iliski yasamaya basliyor. Iki kadin arasinda kaliyor, hangisinden vazgececegini bilemiyor. Bu ikilem, hastaligi, kafasindan gecen binlerce sey durumu daha da kotulestiriyor. 24 yasinda cozumu ipin ucunda goruyor. Mezar tasinda grubun unlu sarkilarindan birinin basligi yazmaka: "Love will tear us apart"



Film sarkicinin yasadigi ikilemleri ve cokusu cok iyi ortaya koyuyor. Basrol oyuncusunun performansi cok basarili. Butun oyuncular asil karakterlere cok benziyor. Ian Curtis'in esi Deborah'i Samantha Morton oynamis. Bu kizin gecen hafta tesadufen iki filmini izledim, Control'dan bir iki gun once de Libertine adli filmi izlemistim. Ikisinde de cok basarili oyunculuk cikarmis. Libertine'de Johny Depp'in oyunculuguyla asik atmisti.

Once filmden kucuk bir kare. Basrol oyuncusu "She's lost control" adli sarkiyi soylerkene. Ozellikle sinemada yuksek sesle cok hoslandim sarkidan.



Simdi de ayni sarkiyi gercek grup uyelerinden dinleyelim. She's Lost Control 3. dakikadan itibaren baslamakta.



Dogrusu filmden once grup hakkinda pek birsey bilmiyordum. Ama film sonrasi epey bir muziklerini dinledim. Bazi sarki sozleri fena degil, grubun son yillarina dogru muzik kalitesi de artmakta.

Kucuk bir not: Filmin British aksani Amerikan aksanina alisan nacizane kullari zorlayabiliyor.

se,jie

Ang Lee'nin 2007 yapimi filmi. Ang Lee, "Kaplan ve Ejderha" ile Brokeback Dagi'ninda yonetmeni. Iki filmde de ask temasi, zitliklar ve dogadan super goruntuler kalmis aklimda. Se Jie de de ask var. "Se" guzellik ve duyarlilik demekken "jie" zeka gucu ve akilci dusunce demekmis Mandarince. Ingilizce ismi Lust&Caution. Ben Mandarince anlamini tercih ederim.


Filmin oykusu kisaca soyle: 2.dunya savasi sirasinda Cin'in en buyuk sehirlerinden biri olan Sangay, Japon isgali altinda. Ailelerin tum erkekleri savasa gidip bir daha donmuyor. Geriye kalan insanlar olumle, aclikla, hastalikla mucadele etmekte. Filmin basrol oyuncusu olan genc kiz "Wong Chia Chi" okula gitmekte. Okulda arkadaslari ile birlikte bir tiyatro grubunda oynamakta. Grupta toplam 6 ogrenci var. Ulke'nin savasta olmasi onlari da etkilediginden cephede savasanlari destekleyen bir oyun hazirlarlar. Oyunun ve grup psikolojisinin etkileri ile bir anda vatansever bir misyon ustlenirler. Dusman Japonlara bilgi sizdiran ust duzey bir hukumet gorevlisini oldurmeye karar verir bu 6 kisi. Bunun icin plan yapmaya baslarlar. Planda Wong adli kizimiz, hukumet gorevlisini(Mr. Yee)'yi bastan cikaracak, belli bir yere goturecek, diger uyeler de orada bekleyip adami oldureceklerdir. Bunun icin Mr.Yee'nin karisi ile Wong arasinda bir arkadaslik olusturmaya, bu arkadaslik sayesinde de Mr.Yee'nin evine girmeyi hedeflemektedirler. Fazlaca naif olan bu plandan basari elde edemezler. Mr. Yee kimseye guvenmeyecek, inanmayacak kadar tecrubelidir. Bir anda kimseye birsey soylemeden sehri terkeder. Geriye Wong ile Mr. Yee arasindaki muthis bir etkilenme kalir.

Bu terkedisten 3 yil sonra, bu sefer grup ciddi bir orgutle calismaya baslar, cok daha profesyonel yaklasirlar adami oldurme isine. Wong'u yine adamin karisi sayesinde adamin evine girer. Wong ile Mr.Yee arasinda muthis bir ask baslar. Adam Wong'a yavas yavas guvenmeye baslar. Ama bu guven kadina bilgi verecegi anlamina gelmez. Her zaman temkinlidir, her zaman korumalariyla gezer, tum belgeleri yakar. Wong da farkinda olmadan adama asik olmaya baslar. Onun icin gercekten aci ceker, onu kiskanir, ondan nefret eder. Tam anlamiyla her turlu duyguyu yasar onun icin. Adami oldurtmek onun icin zor bir hale gelir zamanla. Sonunu soylemeyeyim. Soyledim zaten soyleyecegim kadarini.

Filmin oykusu izlemeden basit ve itici gelebilir ama Lee filmi o kadar zenginlestirmis ki. Muzikle, gorsel ogelerle, kadin-erkek arasindaki zeka ve guzellige dayali mucadeleyle. 157 dakikalik bir film olmasina ragmen ben hic bunalmadan izledim. Uzun zamandir hic guzel film izleyememekten sikayetciydim, bugun biraz tatmin oldum diyebilirim.

Filmden onemli kareleri ile filmin muzigini eslestiren su youtube klibi bir fikir verebilir merak edenlere.

kisa oyku

Oyku zaten kisadir ama bir de onun da kisasi "kisa oyku" vardir. Bu tur oykulerde kelime sayisi 300'u pek gecmez. Kisa oykude amac, kisacik bir paragrafta yogun bir kurgu yaratip okuyucu uzerinde bir etki yaratmaktir.

Tarik Gunersel'den bir kisa oyku:

Bir Evlenememe
"Kadın onsuz yapamayacağına inandığı adamın onsuz yapamayacağına inandığından, evlenmek istedi. Onsuz yapamayacağına inandığı adam onsuz yapamyacağını, ama ne var ki evlenerek de yapamayacağını söyleyince ayrıldı. Bir gün geçti. Kadın, geçen güne bakarak, onsuz pekala yapabildiğini söyledi. Bu ilişki kesin olarak bitmişti. Ertesi gün görüştüler. Adam onsuz yapamayacağını, onunda onsuz yapamayacağını bildiğini söyledi. Kadın hak verdi. Onsuz yapamazdı o da. Ertesi gün buluştular. Kadın onsuz yapamayacağına inandığı adamın onsuz yapamayacağını bildiğinden evlenmek istedi. Onsuz yapamayacağına inandığı adam onsuz yapamayacağını, ama ne var ki evlenerek de yapamayacağını söyleyince ayrıldı. Bir gün geçti. Kadın, geçen güne bakarak, onsuz pekala yapabildiğini söyledi. Bu ilişki kesin olarak bitmişti. Ertesi gün görüştüler. Adam onsuz yapamayacağını, onun da onsuz yapamayacağını bildiğini söyledi. Kadın hak verdi ve onsuz yapamayacağına inandığı adamın onsuz yapamayacağını bildiğinden evlenmek istedi. Ayrıldılar. Bu ilişki kesin olarak bitmişti. Bir üçüncü kişinin hayalinde, pek olmayacak bir şey oldu: Adam kadına onsuz ne yapamayacağını sordu. Arzularına cerasetle baktılar (kahramanlığın ölümsüz bir şekliydi bu) ve ayrı ayrı da pek çok yapabileceklerini anladılar. Ama beraber olmak da fena değildi. Ertesi gün buluştular. "


Adam Oyku'den alintidir.

mutlu seneler

Bu aralar yogun gunler yasamaktayim, o yuzden buraya yazacak zaman bulamiyorum ne yazik ki. Ama bir sure sonra daha yogun bir sekilde yazmaya devam edecegime eminim.

Yeni yil icin aklimda, Sabahattin Ali'nin Kurk Mantolu Madonna'sindan bir bolum koymak vardi. Ama kitap yanimda olmadigindan o pasaji da internette bulamadigimdan koyamiyorum. Pasajin ozu, insan hayatinin 365 gunden olusan yillara bolunemeyecegi idi. Daha cok hayatimizda yillar degil zaman dilimleri var. O zaman dilimlerinde degisimler gerceklesiyor, buyuyoruz, olgunlasiyoruz, ya da durgunlasiyoruz. Bu zaman dilimleri bir ay da olabiliyor yillar da surebiliyor. Benim de yeni yila ve dogum gunleriyle olan dusuncelerim aynen boyle. Sadece tarih yazarken bir rakami farkli yazacagiz iste.

Yine de yeni yila bir fotograf adayalim Chicago'nun karnaval meydanindan cektigim.

Christmas temali Chicago

Bugun Christmas burada. Benim ilk Christmas'im gavur ellerinde. Burada kaldigim surede ilk kez her yerin kapali oldugunu goruyorum. Herkese tatil olan nadir gunlerden biri bugun. Dun aksam hristiyanlar icin onemliydi. Hz. Isa'nin dogumunun arefesi. Dini torenlerin cogu dun aksam yapilmakta. Christmas'in arefe gecesi Christmas gununden daha onemli onlar icin. Bizim yerel radyoda dun ve bugun sadece koral ilahiler calindi.



Benim en sevdigim kisim heryerin isiklarla suslenmesi bu donemde. Cogu Christmas gelenegi gibi bu da Alman kokenli bir gelenek. 6 Aralik-24 Aralik arasi İsa'nin dogumunun oncesi İsa'nin isigini sembolize eden mumlar yakiliyormus evlerde, Isa'nin gelisini bereketli bir bahceyle(garden of eve) ozdeslestirmek icin cam agaclari isiklarla, kurabiye ve meyvelerle suslenmekteymis. Diger hristiyan ulkeler de Alman geleneklerinden etkilenip cam agaclarini isikla suslemeye baslamislar. Isikli cam agaclarini gormek icin Almanya'ya veya baska bir hristiyan ulkeye gitmeye gerek yok. Sagolsun Turk halkimizin evleri de artikli isiklarla susleniyor, evlerde isikli cam agaclari bulunmakta. Bu kadar din tabanli bir rituelin hic sorgulanmadan ozumsenmesine karsiyim dogrusu. Nereye kadar Amerikan filmlerinde gordugumuz gibi yasayacagiz bilemiyorum.


Her neyse ben bu Christmas oncesini Chicago'da gecirdim(Yukaridaki foto sehrin ortasindaki unlu kahve cekirdeginden, benim icinde oldugum tek foto ). Chicago bizim buraya 4 saat araba mesafesinde. Bu kadar kisa mesafe olmasina ragmen baska bir iklim hukum surmekte orada. Burada hava 15 derece civariysa orada -20 civari oluyor. Bu mevsimde hava 3:30-4 civari karariyor. Sehrin isiklari hep yaniyor. Nedense metrodan inip sehre ilk adim attigimda kendimi Ankara'da hissettim. Yuzumde bir gulumseme peydah oldu. Sokaklarda yuruyen insan gormek bile sevindiriyor insani. Metroda kitap ve gazete okuyan insanlar vardi. Benim sehirde boyle seyler gormek imkansiz. Tiyatrolari, muzikalleri, baleleri, muzeleri, her kosesindeki jaz ve blues barlari ile kulturel bir sehir Chicago. Ilk kez Amerika'da bir sehri yasanabilecek sehirler kategorime koydum.
Chicago Christmas mevsimine Findikkiran temasiyla hazirlanmis. Her magazada, sehrin her kosesinde yukaridaki oyuncagin resimleri, maketleri var. Bilmeyenler icin Findikkiran: bir Christmas aksamini bir cocuk gozunden anlatan bir bale. Bir kiza oyuncak findikkiran hediye edilir Christmas gecesinde. Kiz da bir anda uykuya dalar. Findikkiran dahil diger oyuncaklar canlanir ruyasinda. Balenin sonunda kiz uykusundan uyanir. Her Christmas zamani Ankara dahil cogu dunya sehrinde bu bale sergilenmekte. Tabii ki Chicago'da da. Ben baleyi izlerken bu findikkiran neymis diye cok dusunmustum. Bizim gunluk olarak kullandigimiz findik veya ceviz kiracaginin neden bir oyuncak olarak hediye edildigini de anlamamistim. Chicago'da Almanya'nin Nuremberg Christmas cadirlarina ozenilerek kurulan alani gezerken elime alip inceledim aleti. Arkasinda bir cubuk yardimi ile agzini aciyoruz aletin, agza bir findik koyup, cubuk yardimiyla agzi kapatiyoruz. Boylece findigi kirmis oluyoruz:) Bu da genel kultur bilgisi olsun size. Sehrin en buyuk alisveris merkezlerinden Macy vitrinlerine bu sene Findikkiran balesinin sekanslarini koymus. Her pencerede balenin farkli bir bolumu anlatilmis. Hareketli kuklalar var her pencerede. Cocuklarin favori mekanlarindan biri olmus Macy'nin onu. Asagidaki kare Macy'nin onunden.

Sehrin sokaklarinin tum agaclari isiklarla suslenmis. Her yil bu donem oldugu gibi. Gece fotografciligi icin cok uygun bir mekan. Benim tripodum olmadigindan pek sahane seyler cikmadi ortaya. Yine de agac temali iki kare asagida.




4 muzeye gittim Chicago'da. Field Museum: Tabiat tarihi muzesi. Doldurulmus her turden hayvan ve farkli bitkilerin birebir modelleri vardi. Ozellikle doldurulmus kus bolumu gorulmeye deger. Mumyalar, dinazorlar klasik, her tabiat muzesinde var zaten. Washington Dc'deki Tabiat muzesi buradan daha kapsamli ve daha zevkli diyebilirim. Bir baska muze: Art Institute. Burada en sevdigim kose minyatur evler kosesi oldu. Dunyanin fakli koselerinden oturma odalarinin minyatur modelleri. Kucuk bir isikli kutuya minyatur masalar, sandalyeler, koltuklar, piyanolar, ve binlerce minyatur esya yerlestirilmis. Bu muzede bol sayida Van Gogh, Monet, Manet, Picasso, Gaugin sergilenmekte. Cok sayida bilinen eserin orjinali var. Eserlerin gerceklerindeki firca dokunuslari, boya kalinliklarini gormek guzeldi. Bu muzede en sevdigim parca Picasso'nun Old Guitarist'i oldu. Daha once gordugumu hatirlamiyorum. Salona girince ben buradayim diye bagiran bir eser.

Contempory Art Museum: Her modern sanatlar muzesi gibi ilgincti. Tarif edilemez nesneler, sekiller. Ama en ilginc eser sevisen bir cift oldu. Bir sergi salonunda bir cift sevisiyor. Ilk once bakmamaya calistim, sevisenlere saygi geregi:) Sonra sevismelerinin modern bir dans oldugunu anlayip seyretmeye basladim. Sanirim aklimda kalan tek eser bu oldu. Bu muzenin merdivenleri eserlerden cok daha hostu benim icin. Merdivenden bir ornek asagida.

Son olarak sehrin tam gobeginde bulunan buz pateni pistinden bir goruntu koyup bitireyim. Chicago'da yapilacak en ucuz(kayak kiralama 2.5 dolar) ve en zevkli seylerden biri Millenium park'ta kaymak sanirim.

Temmuzda olacak bir sonraki Chicago gezime kadar Chicago'dan bu kadar.

sahipsiz bisiklet

Dun tasinan sevgili komsucugumdan sahipsiz bir bisiklet kaldi geriye. Cok boynu bukuk duruyor sahibi olmadan...

Bisikletin sahibinin favori sarkilarindan birini koyayim: A Doodling Song



Bati yakasina sevgiler...

Schopenhaur Tedavisi: Bugunu Yasama Arzusu


Irvin Yalom'un "Nietzsche Agladiginda" tadinda bir kitabi. Iki kitap arasinda acayip benzerlik var. Ama bunda Arthur Schopenhaur'un kisilestirilmesi biraz sonuk. Nietzsche Agladiginda filozofi daha bir insanlasmisti. Yasadigi ask, kisisel sorunlari ve kitabin sonunda okuyucuyu sasirtan aglamasi ile Nietzsche 'yi bir filozof olmanin yannda bir insan olarak da sevmistim. Ama bu kitapta, Schopenhaur biraz havada kalmis, belki cok fazla kaynak bulamadi yazar onunla ilgili. Sadece annesiyle olan yazismalardan ve yazmis oldugu kitaplardan alintilar yapmis.


Schopenhaur(yukaridaki resimde) ozellikle Nietzsche dahil bircok filozofun esinlendigi, kotumser bir filozof. Ozellikle varolus anlaminda guzel calismalari var. Kimseyi pek takmiyor. Kimsenin onun hakkinda dusundugune onem vermiyor. Insan iliskilerinde her zaman belli bir mesafeyi korumayi, hic kimseye guvenmemeyi ilke edinmis. Hayatinda hic arkadasi, dostu olmamis biri. Bununla birlikte cok guclu bir filozaf. Her ne kadar insanlari onemsemese de normal insanlarin anlayabilecegi bir uslupla kitaplarini yazmis.

Irvin Yalom'un bu kitabina gelecek olursam, bir grup terapisinin cevresinde donuyor. Grup insanlarla iliskilerinde sorun yasayan 7 kisiden olusmakta. Grubun en baskin uyesi, insanlardan kopuk bir sekilde yasayan Philip, cinsel bagimlilik problemine, zamaninda Schopenhaur'in felsefesini ozumseyip sonra onun yasam tarzinin icsellestirerek care buluyor. Bir de Schopenhaur'un da benzer bir cinsel bagimliligi oldugunu ogrenince kendini ona daha yakin hissediyor. Grupta konusulan sorunlara unlu filozoflarin ozellikle Epiktetos, Nietzche ve ozellikle Schopenhaur'in felsefelerinden faydalanarak yorum getiriyor.


Kitapta bir bolum Schopenhaur ile ilgili olurken onu izleyen bolum grup terapisinde konusulanlardan olusmakta. Her bolum ise Schopenhaur'in bir aforizmasi ile basliyor. Schopenhaur kisimlarinda pek bir edebilik yok dogrusu, ama grup terapisi kisimlari cok canli ve insan hepsini bir cirpida okuyup bitirmek istiyor. Kitapta sevmedigim bir nokta kendini tekrarlayan yapisi. Benzer mesajlari tekrar tekrar veriyor. En fazla tekrarladigi mesaj ise: "Ne gecmis, ne gelecek aslolan su andir.", "Yasam'dan once ne isek olumden sonra da o olucagiz.", "Ne kadar cok bagin varsa o kadar cok aci cekersin.", "Baskalarinin senin hakkinda dusunduklerine cok yogunlasma. Ne olduguna kendin karar ver." Hepsi de demesi kolay yapmasi zor seyler.

Kitabin orijinal kapak tasarimini da Turkce'ye cevrilmis halindeki kapak tasarimini da sevdim. O yuzden ikisini de koyuyorum bloguma.

Kitaptan sevdigim birkac bolumu burada aktarayim.
"Nietzsche 'nin verdigi mesaja gore, hayatimizi oyle yasamaliydik ki, ayni hayati sonsuza dek yasamak isteyelim."

"Nietzsche bir keresinde bir inek ile insan arasindaki en buyuk farkin inegin nasil var olacagini, gelecegin korkularini ve gecmisin yukunu tasimadan, icinde bulundugu mutlu anda herhangi bir kaygi -yani korku- duymaksizin nasil yasayacagini bilmesi oldugunu yazmistir. Ama biz talihsiz insanlar gecmis ve gelecegin o kadar etkisi altindayizdir ki, su anda kisaca geziniriz. Cocuklugumuzun altin gunlerini neden hep ozlemle anariz, biliyor musunuz? Nietzche bunun nedenini, o gunlerin kaygisiz gunler, agir, aci veren anilarla, gecmisin copleriyle yere cokmeden onceki gunler olmasina baglar."

"Sizin icin savasmalari icin baskalarina guvenirseniz kendi kas sisteminiz dumura ugrar."

Bir de Schopenhaur'un sevdigim aforizmalarini soyle. Aslinda daha da vardi da, bu kadarini koyabiliyorum.

"Aldigimiz her nefes bizi surekli etkisi altinda oldugumuz olume dogru ceker."

"Insan buyuk bir hayretle, binlerce yillik varolmayistan sonra birdenbire varoldugunu gorur; bir sure yasar; ve sonra yeniden yok olmasi gereken ayni oranda uzun bir zaman gelir."

"Eger hayata kucuk ayrintilariyla bakacak olursak, ne kadar gulunc gorunur. Mikroskopta gorulen bir su damlasi gibidir, tek hucrelilerle kaynayan tek bir damla. Telasla kosusturup mucadele etmelerine nasil guleriz. Ister bu su damlasinda isterse insan hayatinin kucuk suresi icinde olsun bu korkunc etkinlikler komik bir etki yaratiyor."

"Insan basta hic mutlu degildir, ama butun hayatini kendisini mutlu edecegi sandigi bir seyin pesinde cabalayarak gecirir, nadiren amacina ulasir, ulastiginda da yalnizca dus kirikligiyla karsilasir, sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanimlalari yok olmus bir sekilde gelir. Ondan sonra da mutluluk ya da mutsuzluk aynidir; cunku hayati icine bulundugu her dakika yok olan andan fazlasi degildir ve simdi de sona ermektedir."

"Yetenek baskalarinin ulasamadigi hedefi vuran nisanci gibidir; dahi ise baskalarinin goremedigi bir hedefi vuran bir nisanci."

"Dusmaninin bilmemesi gerekeni dostuna soyleme."

"Insanlarin olduklari gibi olmalarina izin vermek olmadiklari seyi kabul etmekten iyidir."

Sonuc: Her ne kadar Irvin Yalom'un Nietzsche Agladindaki basarisindan oturu yazdigi anlasilan bir kitabini da okusak, zevkli bir surecti. Bir de grup terapisinin akiciligi ile en fazla 3 gunde bitiriyorsunuz kitabi. Felsefe ve piskoloji'yi sevenlere tavsiye olunur.

bir fotografci

Genelde cicek fotorgraflari ceken bir fotografci: Robert Creamer. Genelde cicek duzenlemeleri yapip onlarin fotograflarini cekiyor. Yani tam benlik diyemecegim. Ama renk duzenlemeleri goze hos gozukuyor. Hoslandigim birkac fotografini koyayim.

Fairchild Jade

Prominent Lily


Iris


5 Bells

coffee and cigarettes

Hic kahveyle sigarayi birlikte denemedim. Herhalde omur boyu da denemeyecegim. Ama sigara icenlere gore, bal kaymaga, simit caya ne kadar yakisirsa sigara da kahveye o kadar yakisiyor. Jim Jarmusch da, bir masa etrafinda kahve icip sigara tutturme esasina dayali kisa filmler koyuyor filmine.

Tum filmlerin ortak yani bir masanin basinda sohbet esnasinda icilen cay ve ya kahve. Mekan genelde bir restoran veya bir kafe. Masa genelde dama kareli. Tum aktorler kendi adlari ile oynamis filmlerde. Konusmalar bazen cok anlamli bazen ise cok anlamsiz. Filmlerin hepsi cok guzel degil ama hepsinde Jim Jarmusch tadi var. Yani siradisi.

Kisa filmler arasinda ben "Cousins?" adli su filmi begendim.



En son kisa filmde ise soyle bir diyalogdan sonra
" I feel so divorced from the world. I've lost touch with the world....Do you know that song by Mahler, "I've Lost Track of the World"?
B: No.
T: It's one of the most beautiful, saddest songs ever written. I can, I can, I can almost hear it now... "

Mahler'in "Ich bin der Welt abhanden gekommen" parcasi caliyor. Bu da gorulesi kisa filmlerden.

agit

Bazen Turkiye gazetelerine bakmaya korkuyorum. Nasil bir felaket haberi okuyacaginizi hic tahmin edemiyorsunuz. Buradan kotu haberleri okumakla Turkiye'den o haberleri okumak farkli. Buradan okuyunca bir akrabanizi kaybetmis kadar kotu oluyorsunuz.

Bu sabah da Isparta'da dusen ucak ayni seyleri yasatti. Yogun bir gunum olmasina ragmen kilitlendim resmen. Belki olenler arasinda benim gibi universite mensuplari oldugundan, belki benim de iki yil once benzer bir DPT toplantisi icin Isparta'ya gidisimden. Iki uc gunlugune bir is icin bir sehre gidiyorsunuz, kafanizda yapilmasi gereken onlarca isin listesi, toplantida sunacaginiz calisma, geziden dondukten yapmaniz gerekenler, gormeniz gerekenler, sizi kimin karsilayacagi hersey planlanmis. Tek "olum" yok planlar arasinda.


Haberleri kisisellestiriyorum sanirim. Oyle olunca, tv'den duyup baskalarinin felaketi olmaktan cikiyor yasanan felaket. Ayni hisleri Disisleri bakanligi servisinin Batikent kavsagindaki kazasinda da hissetmistim. Hergun ben de ayni kavsaktan bir servis araci ile isime gitmekteydim. Olen insanlar da benim gibilerdi. Simdi de oyle, benim gibi insanlar, hic ummadiklari anda olduler. Nur icinde yatsinlar..

Yansimalar'dan "agit" dinleyelim onlar icin.

The Gold Rush

Charlie Chaplin'in 1925 yapimi bir filmi. Tamamiyle sessiz olan orijinal filme 1942 yilinda Charlie tarafindan seslendirme yapilmis. Sinema tarihinin en iyi 100 filmi arasinda. Charlie'nin "hatirlanmak istedigim filmim" dedigi filmi.



Film Amerika'nin soguk karla kapli koselerinden birinde altin avina cikan insanlarin oykusunu anlatmakta. Amerika'nin tarihinde "Gold Rush" denilen bir donem var. 1800'lu yillarin sonlarina dogru insanlar altin bulmak umidiyle Kaliforniya'ya gitmekteler. Zengin olurum hayali kurarak. Bunda klasik Amerikan ruyasi diyoruz. Ama gidenlerden cok azi gercekte altin buluyor ya da kucuk miktarlarda altin bularak istedikleri zenginlige kavusamiyorlar. Charlie'den bu hareketten esinlenerek "altina hucum" filmini cekmis.

Charlie filmde altin bulma umidiyle Alaska'ya hareket ediyor. Alaska karlar altinda ve soguk, kar firtinalari ve ayilar var ortalikta. Bir firtinanin ortasinda kendini bulan Charlie'nin karsisina bir kulube cikiyor. Zaten Charlie'nin filmi deyince kulube olmazsa olmaz. Kulubede' kulubenin sahibi ve iri yari bir altin avcisiyla (Big Jim ile) mahsur kalirlar. Kulubede yenecek birsey yoktur, bu yuzden sukran gunu yemegi icin Charlie kendi ayakkabisini pisirir. Bu sahne filmin en unlu sahnelerinden biri. Bu sahne'de jelibon turunde bir tur sekerleme kullanilmis. Bu sahne 63 kez cekilmis, 3 gun surmus cekimler, sahne bittiginde Charlie seker komasina girip hastaneye kaldirilmis. Bu da ek bilgi olsun.



Aclik sinirini gectikleri halde Charlie insanliktan cikmamaya kararlidir. Kendisini tavuk olarak goren Big Jim'e silahini dogrultamaz ornegin. Bu ilk bolumde insanlarin aclik karsisinda ne tur hallere dusebilecekleri gosterilmekte.

Daha sonra kar firtinasi biter ve Charlie sehir merkezindeki bir bara gider. Bu barda bir kiza asik olur. Kiz zengindir ve pesinde baska erkekler de vardir. Kiz sirf eglenmek amaciyla Charlie ile dans eder, daha sonra Charlie'ye yeniyila birlikte gireceklerine dair soz verir. Charlie'nin hic parasi yoktur, bu yuzden kurekle kar temizleyip bir miktar para kazanir. Bu parayla kiz icin yeniyil yemegi hazirlar ve ona hediye alir. Sonra kizi beklemeye baslar. Beklerken masanin basinda uykuya dalar ve ruyasinda su unlu ekmek dansini yapar. Cok eglenceli bir dans.



Kiz oysaki Charlie'ye verdigi sozu unutmustur, bir partide eglenmektedir. Charlie'yi uykusundan yeni yil canlari uyandirir. Charlie uzgundur. Tum izleyiciler Charlie'ye acimistir herhalde bu sahnede. Film sonuna dogru Charlie ve Big Jim tesadufen bir hazine bulurlar, zengin olurlar, ve gemiyle Alaska'dan ayrilirlar. Ayni gemiye kiz da binmistir tesadufen. Charlie sevdigine kavusur. Film mutlu bir sekilde biter. Amerikan ruyasi gercek olmustur Charlie icin.

Filmin baska bir unutulmaz sahnesi, Charlie ve Big Jim'in kulubelerinin bir ucurum kenarina suruklenmesi ve burada yarisi boslukta kalacak sekilde dengede kalmasi ve bu sekildeki bir kulubeden kurtulma cabalari. Ne yazik ki bu sahneyi bulamadim youtube'den.


Sonuc: Her ne kadar naif bir oykusu de olsa insanin aklinda kalan bir film. Izlerken hem egleniyor, hem dusunuyor. Charlie'nin yetenekli bir oyuncu ve yonetmen oldugunu bir kez daha anliyorsunuz.

Gunesin alevden saclari


Fotografima Dogan Canku eslik etsin..

american beauty

Bundan tam 7 bucuk yil once Ankara'da Buyulu Fener sinemasinin Turkan Soray salonunda izlemistim bu filmi. Bu kadar ayrintili hatirlamamin sebebini yazmayayim buraya:) Tabii o zamanlar genctim ve ABD'de hayat tarzindan bihaberdim. Bu yuzden filmden dogal olarak etkilenmemistim. Neden Oskar aldigini anlayamamistim o zamanlar. Hos hala Oskar odulu verilirken ne tur kriterlere bakildigini bilmiyorum, anlamiyorum. Ama genelde Amerikan vatanseverligini veya Amerikan hayat tarzini ele alan filmlerin avantaji var sanirim. Bir de buyuk firmalarin yaptigi filmler daha cok Oskar aliyor. Bagimsiz filmlerin Oskar alma orani cok dusuk.

Buraya geldim geleli bu filmi tekrar izleme istegi uyandi icimde. Bakalim bu sefer filmi daha iyi anlayabilecek miyim diye merak ettim. Izledim ve cok farkli hissettim gercekten. Bazi zitliklarin veya sorunlarin neden zit veya neden sorun oldugunu insan biraz daha net gorebiliyor. Insanlarin yuzundeki giyinilmis mimiksiz-mutlu ifadelerin altinda ne tur sorunlar yattigini cok daha iyi anliyor. Turkiye'deki ile Amerika'daki insanlar arasindaki temel fark belki de bu. Bizim acilarimiz yuzumuzde, mutsuzluklar, kederler Turk insaninin yuzunden kolaylikla okunuyor. Ama disaridan beyaz Amerikalilarin sorunlarini anlamak pek kolay degil. Yuzlerinde hep ayni ifade ile utopik bir ulkede yasiyorlarmis gibi. Imajlari cok saglam paketlenmis. Insandan cok vitrin mankenlerini andiriyorlar. Yaslanma nedir bilmiyorlar. Hep genc gorunme cabasi. Kucuk bir yuz kirisikligina tahammul yok utopik mutlular ulkesinde. Bu sadece distan gorunus. Sonra bir sekilde insanlari tanimaya, sohbet etmeye baslayinca cok farkli acilarla, kayiplarla, aldatmalarla, escinsellikle, guvensizlikle karsilasiyorsunuz. Bu sorunlar cogu zaman uyusturucu ile (filmdeki koca rolunde izledigimiz gibi) veya yapay iyilestirme methodlari ile(kadinin dinledigi "sen kurban degilsin, gucsuz degilsin" kasetleri gibi, veya silah kullanarak guc ve guven kazanma gibi veya "davul calarak sorunlarinizda arinin" gibi kurslarla) bastirilmaya calisiliyor.Onlarin da sorunlari oldugunu anlamaya basladiginiz zaman, vitrin mankenleri insanlasiyor gozunuzde. Asagida filmin anne rolundeki Annette Bening'in filmden su karesi, sozcuklerle anlatmak istedigim mutlu yuz ifadesini daha iyi anlatiyor sanirim.


Su fotograf da bizim gazeteyi actigimda gordugum beyaz-Amerikali insan yuzleri. (Demek istedigimi daha da pekistirmek icin)


Filme donecek olursam, filmdeki oyunculuklar cok iyiydi, Kevin Spacey deyince orada durmak lazim zaten, ama tabii ki herkesin favorisi ve benim de favorim psycho rolundeki Wes Bentley idi. Filmdeki isik kullanimi, renklerin kullanimi, muzikler, sahnelerin siyah-beyaz-gri donusumleri, yakin cekimlerdeki basari, unutulmaz replikler, hepsi, butunuyle cok guzeldi.

Biraz da elestireyim filmi. Bir uyusturucu saticisinin bu kadar temiz sartlarda calismasi, steril bir hayat surmesi, arkasinda ve cevresinde birileri olmadan bu kadar ozgurce bu kadar para yapmasi sacma geldi bana. Kizin neden babasindan nefret ettigi de bence cok guclu verilmemis. O yaslarda kizlar genelde annelerinin nefret eder ya da otoriter babalarindan. Ama rahat bir babadan olduresiye nefret etmek anlamsiz. Baska bir konuda, kocanin karisini baska bir erkekle gordugu gunun aksami, kadinin kocasina "ben kurban degilim" konusmalari hazirlamasi ve kocasini oldurmeyi dusunmesi de bir baska anlamsiz gelen noktaydi.

Bir de filmin Turkce ismi filmi hic izlemeyen birinin fikriydi sanirim. "Amerikan Guzeli", insani bir kisi uzerine ustune dusunmeye itiyor. Ama filmin ismindeki "beauty" farkli bir anlam tasimakta. Unlu ucan poset sahnesinden sonra cocugun yaptigi konusmada yatmakta sir. Ben nasil cevirirdim bilmiyorum ama Amerkan Guzeli yaniltici bir secim.

Amerikan Beauty filmi denilince ucan poset sahnesi konur youtube'den, degil mi ama.



Bir de filmin sonundaki satirlarin ingilizce versiyonunu koyayim.

"....when there's so much beauty in the world. sometimes i feel like i'm seeing it all at once, and it's too much, my heart fills up like a balloon that's about to burst...and then i remember to relax, and stop trying to hold on to it, and then it flows through me like rain and i can't feel anything but gratitude for every single moment of my stupid little life..."

Sonuc: Filmi tekrar izledikten sonra filmin gozumdeki degeri farklilasti. Imdb'nin en iyi 250 film arasinda neden 35. oldugu biraz daha anlasilir oldu. Mukemmel bir film degil ama uzerine dusundurtturuyor. Benim sevdigim filmler listesine girdi bile.

Sukran Gunu

Bu aralar pek gezme, farkli sehirler gorme firsati bulamiyorum. O yuzden gezi yazilari pek yazamadim. Bu yuzden isin kolayina kacip Amerika'ya ozgu onemli bir gunden bahsedeyim "sirt cantamdan" kosesinde. Gectigimiz persembe gunu Sukran gunu idi burada. Sukran gunu sadece kuzey Amerika'da kutlaniyor. Amaci yaz sonu toplanilan hasat urunleri icin sukretmek. Asagiya balkabagi tarlasindaki hasattan cekmis oldugum bir fotograf var.


1600'lu yillardan beri kutlanmakta Sukran Gunu. Bazilari Amerika'nin kurulusu ile ozdeslestiriyor. Gunumuzde her kasim ayinin 4. persembesi kutlaniyor. Carsamba arefe gibi kabul ediliyor. 5 gunluk bir tatil basliyor herkes icin. Genelde bu tatil aile ile geciriliyor. Persembe gunu, ziyafet seklinde bir yemek hazirlaniyor. Yemekte ne kadar cok kisi olursa o kadar iyi. Yemegin menusu soyle: doldurulmus hindi, yesil fasulye, patates puresi, tatli patetes, cranberry sosu, haslanmis kocanli misir, bu misirin ustune surmek icin tereyag, tereyag ev yapimi ekmegin uzerine de surulebilir tabii. Tatlilar ise balkabagi payi, ceviz(pecan)payi, elma payi, bu paylarin uzerine genelde krem santi konuluyor. Sukran gunu menusu geleneksel Amerika mutfagini gosteriyor. Yemek baslamadan once de geleneksel olarak insanlar nelere sukrettiklerini soyluyorlar. En azindan biz oyle yaptik.



Simdi, biz Turkiyeli Turkler icin baska bir konudan bahsedeyim. Bu ozel gunde burada "turkey" yeniliyor. Eger Sukran gunu yemegine davetliyseniz, hindi'ye neden "Turkey" denildigi sorulmasi muhtemeldir. Hos baska zamanlarda da bu soru cokca sorulmakta. Arastirmalarima gore Ingiliz'ler Turk tuccarlardan bir kus alirlar(muhtemelen culluk) ve buna "turkee cock" adini verirler. Bu isim zamanla "turkey" olur. Sonra da bizim basimizin belasi. Ama bizim hindi'ye neden hindi dedigimizde ilginc. Kusun gercek orijini Amerika. Amerika, ilk basta new India olarak adlandirilmis. O yuzden bu yeni kitadan gelen bu kusa bazi ulkeler(Almanya, Italya, Fransa, Osmanlı Imp.) Hint kusu adini vermis. Keske su kus ismini bir ulkeden almasaymis. Bir isim uydursalarmis zamaninda.

Tekrar Sukran gunune doneyim. Sukran gununden bir gun sonra yani cuma gunu Amerika'da bir alisveris cilginligi yasaniyor. Bu cuma gunune Kara Cuma(Black Friday) da denilmekte. Bazi insanlar o gece hic uyumadan alisveris merkezlerinin onunde siraya giriyor. Sukran gununden once hangi urunlerde ne kadar indirim oldugunu dukkanlar acikliyor. Cuma sabahi 4'te sabahin korunde dukkanlar aciliyor. Insanlar dukkanlara hucuuum edip bu urunleri kapisiyor. Hala bir mantik bulabilmis degilim bu alisveris cilginliginda.



Sonuc: Sukran gunu Turkiye'de sanildigi gibi dini bir kutlama degil. Cunku ben Turkiye'de oyle saniyordum. Bir de sukurler olsun 5 gunluk tatil bitiyor. Burada uzun tatilleri hic cekemiyorum. Ozellikle bir yerlere gidemediysem.

sonbahara ovgu

Yasadigim sehrin en guzel yani agaclari, ilk-baharda yeseren, son-baharda kizillasan-sararan yapraklari sehre bir hava katiyor. Bu sehirden ayrildigimda en cok agaclarini hatirlayacagim sanirim.

Her neyse maalesef fotograf makinemi kirdigim icin bu sonbahar buranin renklerini cekemedim. Anahtar sayimi bir artirdigimdan(artik arabam var, yehu) da bu aralar yeni makineyi butcem desteklemiyor. Renk renk yapraklari, agaclari beynime ve bilincaltima kaziyorum o yuzden. Ilerde belki ruyalarimda gorurum bu renkleri. Bir de gecen sene geldigimde oyle cok yaprak ve agac fotografi cekmistim ki, fotograf cekememem iyi oldu diye dusunuyorum bir yandan. Gecen sene cektigim agaclardan, yapraklardan ornekler....

Curume

Zitlik

Sonhabar geometriyi sever:)

Dokulen yapraklarina agit yakan agac:)

Gurbet



Buhar Son fotografta bir arabanin ustune dusen iki yapraga bulut yansimasi eslik etmekte.


Bu fotograflara uyumlu bir siir koyayim Can Yucel'den..

Yaprak Dokumu
Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar
Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar

Mevsim dönüp de yeniden yeşermeye başlayınca rüzgâr
Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar
O çocuklar
O yapraklar
O şarabî eşkiyalar

Onlar da olmasalar benim gayrı kimim var?

Paris, je t'aime

Bugun tesadufen Paris je t'aime filmini izledim. Cok fazla bigi edinmeden oylesine gitmistim sinemaya. Tam bir surpriz oldu bana. Cunku kisa filmlerden olusuyordu. Ankara'daki film festivallerinin en cok kisa film bolumlerini seven benim icin tam bir festival oldu. Bir de Avrupa havasini solumus olduk.

Film'de tam 20 kisa film var. Filmler bircok unlu yonetmen tarafindan cekilmis, yonetmenlerden ornek verecek olursak Coen kardesler, Jean-Luc Godard, tom Tykwer, etc.. Bircok unlu yuzu gormek de mumkun kisa filmlerde. Filmlerin birbiriyle ilgisi yok. Her oyku birbirinden farkli. Biraz Paris'in kozmopolit yapisini gostermekte. Biraz Paris'e giden turistlerin neden Paris'ten etkilendiklerini gostermekte. Paris'in unlu sokaklarina, gorulmesi gereken yerler listesine bir kisa film sıkıstırılmıs gibi.

Yonetmenlerin ve oyuncularin yarisi Amerika kokenli oldugu icin yine de tam bir Avrupa filmi izlemis gibi hissetmiyor insan. Filmin dili Ingilizce ve Fransizca agirlikli.

Filmlerde cogu zaman kadin-erkek arasi iliskiler gosterilmekte. Fakat farkli perspektiflerden. Kadin-erkek iliskisinin yani sira aile iliskileri de ele alinmis. Mesela Juliette Binnoche bir anne rolunde bir filmde. Nick Nolte bir baba rolunde baska bir filmde.

Ben filmden sevdigim birkac kisa filmi buraya koyayim.

Ilk once Paris'te turist olmayi cok guzel anlatan bir Coen kardesler filmi gelsin.

Tuileries


Sonra bir iliskinin dongusunu cok guzel anlatan "Fauborg Saint-Denis" gelsin. Bu filmi daha once de izlemistim. Bir ara tek basina unlu olmustu sanirim.



Bu filmin ayrilik temali telefon konusmasi bir ara cok unlu olmustu.
"there are times when life calls out for a change. a transition. like the seasons. our spring was wonderful, but summer is over now and we missed out on autumn. and now all of a sudden, it's cold, so cold that everything is freezing over. our love fell asleep, and the snow took it by surprise. but if you fall asleep in the snow, you don't feel death coming. take care"

Baska bir filmde de iki pandomimcinin aski anlatilmakta.

Tour Eiffel


En iyi ask oykusu ise kesinlikle su kisacik filmdi. En iyi askti cunku platonikti, baslamadan bitti.

Place des Fetes


En sondaki filmde bir Amerikali Paris'e gider. Nedenini bilmiyorum ama en cok etkileyen film bu oldu beni. Kadin duygulari cok guzel ifade etmis.



Sonuc: Kisa filmleri seviyorsaniz, hepsini bir hamlede izleyebileceginiz bir film.

bir konserden

Yas ortalamasi 75 olan Dave Brubeck dortlusunden muthis bir jazz performansi dinledim. Gercekten superlerdi. Amerika'da yasadigimi hissettirdiler sagolsunlar. Ozellikle drum ve saksafon sololor mushisti.

En taninmis parcalarindan biriyle konseri bitirdiler. Ben de o parcayi paylasayim burada. Dave Brubeck Quartet'ten "Take Five" ...

bir sergiden

Kasim ayina bir fotograf sergisiyle baslayalim. Gecenlerde gittigim bir galerinin duvarinda Paul Coponigro'nun su fotografini gordum, begendim, blogumda yer verymeye karar verdim.

Ismi : Running White Deers. Hareketi cok iyi yakalamis fotografci. Siyah beyaz zitligi da cok hos olmus bence.



Bir diger fotografi ise:

Sanirim icinde su, yansima ve agaclar olan binlerce fotograf gormusumdur. Cok orijinal bir tema olmasa da her bir yansima fotografi ayri bir tad veriyor bana.

Fotograflarin buyuk boylari gercekten hostu. Maalesef ben cok kucuk boyutlu bulabildim internette. Bugunluk boyle idare edecegiz.