taboo

Taboo National Geographic'in hazirladigi bir belgesel serisi. 12 farkli bolumden olusuyor. Her bolumde, bir toplumda normal sayilan bir olgunun bir baska toplum tarafindan nasil yadirgandigini gosteriliyor. Genelde diger kulturleri, bati normlarina gore yargilamis ve diger kulturlerin veya insanlarin tuhaf ozelliklerini birlestirmis ve bu belgesel serisine tabu adini koymus National Geographic. Oysa dunyadaki tuhafliklar gibi bir ad koyabilirmis. Tabu benim kafamda, kendi toplumumuzda konusulmaya cesaret edilmeyen konular. Mesela Turkiye'de ensest gercegi oldugu halde bu konuda konusulmaz, benim icin tabu budur.

Belgesele doneyim. Ilk bolumu yemekler hakkinda. Farkli toplumlarin yedikleri farkli hayvanlarin, bati toplumuna ne kadar tuhaf gelebilecegi gosteriliyor. Benim en tuhafima giden yemek Hindistan'a ait olan bir yemek. Hamile koyunu kesip, karnindan bebegi(kuzucuk) alip bu bebegi yemek yapmak. İlk basta oldukca canice gelen bu yemege, yemegi yapan kisi soyle bir bakis acisi getiriyor. Yumurta yemekten ne gibi bir farki var? Sonucta o yumurtadan da tavuk cikacakti. Bir degisik yemek ise, Afrika'da yenilen fare cevirme idi. Bu fare yemegi, o kabilenin misafirlere sundugu en onemli yemekleri imis. Fare avi zor oldugundan, bu yemegi yapmak ve bunu misafire sunmak cok buyuk bir kibarlikmis. Turkiye'de yedigimiz en garip yemekleri dusundum, kokorec-mumbar-iskembe corbasi belki baska toplumlara tuhaf gelebilir.

Diger bir bolumde dis gorunusteki tabulara geciliyor. Dovmenin bircok kulturde hala tabu oldugunu ve insanlarin dovmelilere karsi olan onyargilari gosteriliyor. ABD'de dovme cok yaygin. Dovme yaptiran insanlar da normal insanlar. Mesela ustte fotografini cektigim arkadasim yazilim uzmani. Gayet normal bir hayati var ama muhafazakar birinin onu tanimadan yapacagi yargilar onu tuhaf kategorisine sokabilir. Turkiye'de de hala dovme bir tabu ya da aykiri olma durumu. Oysa bence kina yapmaktan veya sac boyamaktan hicbir farki yok. Kisisel bir tercih. Japon toplumunda da bir zamanlara yakuzalar dovmeli gezermis ve gunumuzde japon halki dovmelilere cok fazla onyargi besliyormus. Bir dovmeli Japon profosor, dovmelerine fondoten surup ders vermeye gidiyor mesela.


Bir baska tabu konu da escinsellik veya cinsiyet degistirme konulari. Tek tanrili dinlerin getirdigi kurallar ile birlikte, cogu toplumda escinselligin aciklanmasi veya konusulmasi tabu bir konu iken budist uzak dogu ulkelerinde escinsellik ve cinsiyet degisimleri bir onceki yasamla iliskilendiridiginden normal karsilaniyormus. Yukaridaki fotograf da benim sanat eserim, caddemdeki lezbiyen barin mudavimlerinden abla:)


Bir baska konuda guzellik kavrami.Ilk once yine bir kabileden dis duzeltme toreni geliyor. Bir kadinin disleri cekic ve iv yardimiyla ucgen hale getiriliyor. Bu kabilede kadinlarin ucgen disli olmasi guzellik gosterisiymis. Biz bu cileli operasyonun ne kadar sacma oldugunu dusunurken birden bati toplumundaki insanlarin spor salonunda vucut sekli yapma cabalari veya estetik ameliyatlar gosteriliyor. Birden ilk basta sacma gelen bu dis duzeltme isinin kulturel bir farklilik oldugunu anliyoruz. Bati toplumlari da guzellik anlayisi ugruna cok daha beter acilar cekmekte.


Baska tabular ise bazi mesleklere karsi. Hangi meslegi yapmazsiniz gibi bir soruyla baslayip dunyadaki tuhaf meslekleri gosteriyor. Tabii bu meslekler seciminde, korkularimiz ve tiksintilerimiz goz onune alinmis. Bir tuhaf meslek olan dericilik Fas'ta bir tabakhanede cekilmis. Saatlerce koyun postlarinin nasil deriye donustugu gosteriliyor. Dayanilmaz kokular, kurtlanmalar, saatlerce deriyi igrenc bir ortamda cigneyen cocuklar-gencler gosteriliyor. Turistler, Fas'ta ozellikle bu mekana gitmek istiyorlarmis, kendi sinirlarini zorlamak icin belki.
Ilginc olan baska bir meslek, cesed toplayiciligi. Meksika'da ek paraya ihtiyaci olan insanlarin kaza gecirip olen veya intihar eden insanlarin cesetlerini toplamasi. Sanirim cesetle ilgili hicbir isi yapamam. Bizim toplumumuzda olan, ölü yikama isini de kesinlikle yapamam mesela. Ya da burada olan cenaze evinde cesede makyaj yapma isini.

Bir baska tabu konusu: uzakdoguda bir koyde, kadinlarin birden fazla erkekle evlenmesi. Aslinda sebeplere bakinca olay cok tuhaf gelmiyor. Fakir bir koy bu. Genelde hayvancilikla gecinen. Birden fazla erkek kardes ayni kadinla evleniyor, boylece her evlenene ev acma derdi kalmiyor. Tum erkekler ayni aileden geldigi icin, aile butunlugu de korunuyor. Ayrica, bir kadin ayni anda sadece bir bebege hamile olabilecegi icin dogal bir sekilde cocuk sayisi kontrol altinda tutuluyor. Bu koy halki, tv koylerine gelene kadar bu durumun normal oldugunu dusunuyorlarmis. Ama tv ile birlikte bati kulturunde bu tur evliliklerin olmadigini ogrenmek sok etkisi yaratmis onlarda. Dogrusu koyun sartlarinda bana polygami normal geldi. Erkeklerin birden fazla kadinla evlenmesinden cok daha mantikli bir olay, keske nufusu patlayan ve konut sorunu ceken tum ulkelere yayilsa:)

Daha baska bolumlerde, binlerce ilginclik gosterilmekte.
Sahnede sise yiyen insanlar, civiler ustunde yatip baskalarini eglendirenler gosteriliyor.
Farkli sekillerde iyilesme yontemleri gosteriyorlar, suluk ile zehrin disari atimi ve ari sokmasinin bagisiklik sistemini guclendirmesi gibi methodlar.



Anneleri hapishanede olan kucuk cocuklarin hapiste buyumesi. Bu bizim kadin hapislerinde cokca gorunen birsey oldugundan ben yadirgamadim.Ama batili adalet sistemi, cocugu anneden ayirarak annenin ceza cekmesini amacliyor, cocugun ceza cekmesini degil.
Baska bir konu, kucuk yasta calisma hayatina giren cocuklar.Bu da bizim toplumda cok yaygin. O yuzden garipsemiyoruz ama ABD gibi bir ulkede 10 yasinda tamirci ciragi diye bir olgu yok ve bir batili ulkenin garibine gidiyor bu cocuk isciler.

Diger ilginclikleri, belgesel serisinden izleyebilirsiniz. Farkli bolumlerinden kucuk videolar surada.

Sonuc: Toplumdaki tabularla yuzlesmekten ziyade sinirlarinizi zorlayabilecek bir belgesel. Cok surukleyici ve emek verilmis. Farkliliklara ne kadar aciksiniz? Ne kadar acik fikirli-acik yureklisiniz? Onyargilariniz hayatinizda ne kadar yer kapliyor? Gibi sorular sorduruyor ve bir sekilde sizin zayif bir noktanizi kesinlikle buluyor. Dunyanin farkli koselerinden, farkli yasamlar ilginizi cekerse izlemeniz tavsiye olunur.

Not:Sadece 2 ve 3 nolu fotolar benim. Digerleri National Geographic fotografcilarinin.Onlar gibi fotograf cekemeyecegimi yuzume carpti bu belgesel:)

pencerelerim

Hayatimin son bes yilindaki pencerelerimden goruntuler.

Ilk goruntu: Yuzyil-Ankara'dan. 13 katli bir apartmanin 13. katinda oturup, tum Ankara manzarasina ve Ankara'nin muthis gunes batislarina sahit olan bir pencereydi. Evin tek sevdigim yani manzarasiydi.


Ikinci goruntu: Louisville'deki ilk evimden. ABD'ye gelip ilk yili penceresi duvara bakan bir evde gecirmek, depresifligi katlandirmak icin bire birdir. Ilk yil gelen arkadaslara gun goren evler tavsiye ederim.

Ve su andaki evimin penceresinden. Ankara'daki evimin manzarasi ile karsilastirilmaz ama en azindan hava durumunu disari cikmadan anlayabiliyorum.


Bakalim bir sonraki evimin penceresi bakalim nerelere acilacak???

Haydeeee!!!

Bugun gun boyu Karadeniz muzigi dinledim. Efkan Sesen'in Karadeniz albumu, Kazim Koyuncu'nun degisik albumleri, Fuat Saka tum albumleri, ve Birol Topaloglu'dan ezgiler kulagimda cinladi. Karadeniz muzigi cok otantik geliyor.Sozlerini anlamasam da muzik cok hos. Ozelllikle icinde tulum olan parcalar.

Ben de bloguma Istanbul'da cektigim uc horon fotografı ve iki farkli Karadeniz muzigi koyayim bugunluk.

Ritim

El ele


Isiga Horon


Kazim Koyuncu'dan Hayde (duygusal bir parca)
hayde - Kazim Koyuncu

Birol Topaloglu'dan Nani Nani (tam horonluk- lab ortaminda dinlenilmemeli:) )
Birol Topaloðlu - Nani Nani -

Kizilderili Esintili Sonbahar

Sehrimizin en guzel uc parkinin isimleri soyle: Cherokee, Seneca, Iroqouis. 3 isimde Kizilderili temali.

Cherokee: Amerika'nin dogusunda yasamis olan bir kabile. Asagida 1800'lu yillardan bir Cherokee sefi.

Seneca: New-York civarlarinda yasamis olan bir baska Kizilderili kabile. Bir Seneca Kizi asagida.

Iroquois: Kuzey-dogu Amerikasinda 5 kabilenin birleserek kurdugu bir birlik.

Simdi'de parklarimizdan goruntuler. Ilk once, Cherokee parkindan bir goruntu..


Ve Seneca parkindan bir goruntu.


Ve son olarak Iroquois parkindan bir goruntu.

Sehrimizden bugunluk bu kadar.

sonbahar, dur gitme!!!

Bir mevsim bitiyor sehrimde, yapraklar son hizla dokuyor yapraklarini.

Renkten renge giren agaclar, seyrine doyulmaz manzaralar cikartiyor ortaya.

Sonbahara ozgu "yaprak hisirtisi muzigi" yapmak icin dokulen yapraklar tum imkanlari sunuyor sevenlerine.


Yapraklarini doken agaclar yavas yavas ciplaklasiyor.

Artik dallarin dallara ayrilmasinin guzelligi ile yetinmenin vaktidir!!


Sonbahar'a su tatli sarki eslik etsin.
Koop Island Blues - Koop

New York'tan enstanteneler

New York'a bu ikinci gidisimde cok uzun kalamadim, yine de kisacik zamanimda olabildigince tadini cikarmaya calistim sehrin. Gypsy adli bir Broadway sovuna gittim. Uzun zamandir canli bir performans izlemiyordum. Biraz sabir duygumu kaybetmistim, onu anladim:) Sovun basrolundeki Patti Lupone ve onun kizi rolundeki Deborah Gibson basarili bir performans sergiliyorlar. Sovda bir orkestra arkada canli calarken(gorunmez bir sekilde), onde oyunumuz sahne buluyor. Gypsy'nin konusu hirsli bir annenin cocuklarini star yapmak icin olan tutkusu. Cocuklari buyumesine ragmen yillarca ayni cocuk oyununu onuyorlar, sonunda da hic is teklifi alamamaya basliyorlar, ama anne(mama rose) yine de idealinden vazgecmiyor. O inadindan vazgecmese de kizlari bu hayalden tek tek kopup kendi yollarina gidiyorlar. Kisaca sovun konusu bu. Bu konunun ustune 3 saatlik bir oyun oynaniyor. Dans, muzik, sarki var oyunda. Sov tamamen seyredenleri eglendirmeyi, guldurmeyi amaclamakta. Eglence amaci ile gidilmeli Broadway sovlarina sanirim. Bu beklentide giderseniz beklediginizden cok daha fazlasini alabilirsiniz.


Biraz da New York'ta cektigim birkac fotografi paylasayim.

Yagmurlu bir Broadway aksami

Diagonal sehir (Benim garip tarzimda bir fotografim, tabii ki en sevdigim de ayni zamanda:))

Mola
HOPE diyelim!!!

80'ler geri geldi(Cocuklugumun müjde corap reklamindan cikmis bir kare gibi. New York'ta moda anlaminda tamamen 80'ler hukum surmekte, karpuz kollar, dize kadar gelen kazaklar, strec pantolonlar, dongu devam ediyor.)
Marlbora man!!!(Adam pek bir Amerikali geldi, dayanamayip cektim.)


Bu arada New York'ta bu sefer East Village'teki Village Inn Hostelinde kaldim. Tam sehrin ortasinda, SOHO'ya iki dakika mesafede, ucuz, temiz ve guzel. Gitmek isteyenlere ve kalacak yer bakanlara tavsiye ederim. Bir New York gezisi de burada bitti.

bir poster dizayniri

Gecen hafta Washington DC'de ki The National Portait Gallery muzesine gittim. Muzede daha cok Amerikan tarihinden ve kulturunden onemli isimlerin portreleri ve onlarin yasam hikayeleri vardi. Bu portrelerin cogunu tanimadigimdan gezerken cok zevk almadim. Ama muzenin bir salonu sadece posterlere ayrilmisti. Film veya dergi posterleri genelde. Posterlerin hepsinde de portreler vardi. Muzenin en cok bu bolumunu sevdim sanirim. Poster dizaynirlari arasinda da en cok Sven Brasch dikkatimi cekti.

Muzede bulunan bir Charlie posteri asagida. 1918 yilindan, Sven Brasch imzali bir poster.
Sven'den bir Grate Garbo posteri.

Sven'den bir baska poster.
ve ondan son bir dergi kapagi posteri.
Son poster "Politiken" adli dergi kapagi posteri. Gunun anlam ve onemine uygun bir poster. Genc nufusun ve tum azinliklarin oylarini alan, yeni baskanimizin Amerika'da dillendirilmeye cesaret edilmeyen tum sorunlari cozmesi umudu ile. Savassiz bir 4 yil olur umarim onumuzdeki yillar.

bar kokhba

Bir arkadas onerisi ile kesfedilmistir, cok sevilmistir, burada da paylasilmasi munasip gorulmustur.

sınır çizgisi


-kus olmak bile sınırları asmaya yetmez bazen...

Meksikali bir ressam

Bugun 1 Kasım Oluler Gunu. Kim icin oluler gunu derseniz, latin Amerika'lilar icin derim. Cogu Latin Amerikan ulkesinde, olen insanlarin anildigi, onun icin dualar edildigi, olenin favori yemekleri ve iceceklerinin hazirlanip bu yiyeceklerle mezarinin ziyaret edildigi bir gun. Huznun yerine nesenin hakim oldugu bir gun. Day of the Dead ile Halloween birlesince Amerika'nin en iskeletli haftasi ortaya cikiyor. Bu ara nereye bakarsaniz kuru kafalar ucusuyor ABD'de.


Ben de bugunun etkisi ile ve gecen hafta gezdigim Museum of modern art(MOMA-NY)'da beni etkilemesi nedeni ile bugun bir Meksikali ressamdan soz edeyim blogumda: David Alfaro Siqueiros

Meksikan devriminde aktif bir rol oynamis ve 4 yil hapiste yatmis ressamimiz. Toplum icin sanat olgusunu benimsemis. Resimlerini duvara yapmis cogunlukla, bu tur duvar ustu eserlere "muralism" denilmekte. Siqueiros farkli acilardan gorulebilen resimler yapmaya calismis.

Ilk resim su anda evimde de bulunan( tabii ki posteri:) ): "Echo of a Scream" (Gercegi cok daha etkileyici)


The Sob (Hıçkıra hıçkıra ağlamak)


The Sleep

Angustia
Otoportre bir duvara yapilmis, yukaridaki fotografina bakarak yapmis sanirim.

Bir oluler gununun sonuna geldim, tum olulerimiz nur icinde yatsin diyelim...th

sansur

Kendimi dusunce suclusu gibi hissettim :(((

gunun jazz tinisi

Eger yogunsam buraya birsey postalayamiyorsam, dinledigim muzik parcalari imdadima kosuyor. Biraz once dinledigim Peace'i paylasayim Tommy Flanagan'dan.

Peace - Tommy Flanagan

okuma keyfi

Uzun ara sonra bir fotografimi begeniyorum ve hemen burada yayinliyorum.

Bu fotografima su aralar keyifle okudugum Haruki Murakami'nin After Dark kitabindan bir satir eslik etsin.

"Wherever the intention of each might lie, we are together being carried along at the same speed down the same river of time."

Bir de kitapta bolca dinlenilen jazz parcalarindan bir tanesi gelsin. "Five Spot After Dark". Trambon'da Curtis Feller, tam da kitapta oldugu gibi.

taxi driver, the brave one' a karsi

Bir baslikta 2 farkli film. Ikisinin ortak noktalari bolca. Benim acimdan en oncelikli ortak nokta: iki filmin de basrol oyuncusu kendilerinde insanlari yargilama hakki goruyor. Bu yargilama sonucu yargilanan kotu damgasi yerse, cezalarini vermek de basrol oyuncularimiza dusuyor. Bu fikirdeki baska bir yapim da, su anda ABD'nin en cok izlenen dizileri arasinda olan Dexter. Dexter de kendisine gore kotu olanlari, icindeki oldurme gudusu ve kan sevgisi ile bir guzel paramparca ediyor.


Bu filmlerin diger bir ortak noktasi, gunde bes ogun et yemekten vahsilik derecesine ermis, silahi herseyden cok seven bir topluma: "Silah alin bakin, etraf kotu insanlarla dolu, hem ne olur ne olmaz, kendinizi korumus da olursunuz. Zaten dunyadaki tek iyi insan sizsiniz, siz eger birinin kotu olduguna karar verirseniz, biri sinirinizi bozarsa pat diye silahinizi cikarip o kisiyi oldurebilirsiniz, kendinizi hakli cikartabilecek vicdaninizi rahatlatacak bir seebep elbet bulunur, ne de olsa siz toplumun yuz karalarini ortadan kaldiriyorsunuz, kendinize kutsal bir gorev secmissiniz, hemen yargilayin ve infazi gerceklestirin", mesajlarinin verilmesi. Bu kadar silah sever bir toplumda, bu kadar sebepsiz cinayetlerin gerceklestigi bir toplumda bu filmlerin neden tepki almadigini anlamiyorum.Insanlar icindeki vahsilige gerekce buluyor ve boyle gerekceleri olan filmleri izlemeye bayiliyor. "Bir insan, kendisinde baska bir insani oldurme hakkini nasil bulur, eger baskasini olduruyorsa kendisi de bir toplum supruntusu degil midir?" diye bir yaklasim getiren de yok bu filmlerle ve Dexter ile ilgili.


Taxi Driver ve The Brave One'in diger ortak hususlari, ikisinin de New York'ta gecmesi ve ikisinde de Jodie Foster'in oynamasi. 1976'da 14 yasinda Taxi Driver'da fahise rolundeki kucucuk Jodie, 31 yil sonra ayni temali bir filmde infazciyi oynuyor. Hem de Robert De Niro'dan cok daha acimasiz ve oldurme isinde cok daha usta olan bir infazci. Hirs yapmis kendine zamaninda sanirim.


Taxi Driver'in kisaca oykusu: askerlik sonrasi is bulmakta zorlanan Travis, careyi gece taksi soforu olarak kendini New York caddelerinde atmakta bulur. Yalniz basina yasar, tek basina 3'u arka arkaya gosterilen fimlere takilir, bir siyasi parti icin calisan Betsy'den hoslanir, aralarinda guclu bir elektrik akimi olusur ama Betsy'i ilk bulusmada porno filme goturmesi, iliskilerini baslamadan bitirir. Zamanla yalnizligin ve gece soforlugunun verdigi etki ile toplumu yuz karalarindan temizleme gorevini ustlenir kendine. Yagan yagmurun bile etraftaki pislikleri temizledigini dusunur. Filmden ilginc bir replik:
-"On every street in every city, there's a nobody who dreams of being a somebody." Artik ne demekse:)


The Brave One'in oykusu: Sevgilisi (Lost'un Said'i olmakta sevgili, ama sadece 5 dakika gozukuyor filmde, sirf onun icin izlemeyin derim) ile Central park'ta gecenin bir yarisi yuruyen ciftimizi, sehrin supruntu tipleri rahatsiz eder, onlari soymaya calisir, Lost'un Said'i bunlara karsi koyar ve elimizde olu bir lost'un Said'i kalir:) Sonra Jodie yasamdan elini ayagini ceker, sonra sonra bir silah alir kendine, asil amaci kendini korumak ve sevgilisini oldurenlerden ocunu almaktir, ama zamanla sinirini bozani oldurmeye baslar ve filmin sonunda da kendini tamamen bu topum dusmanlarini oldurmeye adar. Cok siradan bir film bence. Bizi Jodie'nin yerine koymaya ve suclulari oldurme isteginin hakliligina o kadar zorluyor ki, cok yapaylasiyor.

Filmlerden tabii ki taxi driver cok daha basarili, akilda kalir nitelikte. Martin Scorsese'nin bir New York filmi cunku. Herseye ragmen sevimliligini yitirmeyen, zamanla piskopatlasan, mahallenin delikanlisi Robert De Niro'nun filmi. Kahveye takilan, asiri fasist olan, sadece porno film izleyen, gazeteden-siyasetten habersiz, gece taksi soforlugu sirasinda kafayi hafiften siyiran bir Robert. Iste boyle bir Robert "scum" denilen halkin supruntusunu temizleme istegi duyuyor, kafayi bu istegine takip piskopatligin sinirlarini zorluyor filmde. Aranilirsa elestirilecek nokta cok bulunur da, senaryodaki mantiksizliklari cok kurcalamayayim. Herseye ragmen sinematograf acisindan basarili, aradan gecen onca yilla birlikte de klasiklesmis. Ha bir de Harvey Keitel'in genclik halini gormek mumkun filmde. Filmin sevdigim tema muziklerinden birini koyarak yazimi bitireyim.

Saksafonda Bernard Herrmann acayip guzel caliyor.

Esao Andrews

Esao Andrews'un resimlerini Hi Fructose dergisinde gordum bugun. Renkleri cok canli, temalari cok yaratici. Hepsi cizgi filmlerden cikmis gibi. Ressamin diger resimlerine suradan ulasilabilir.

Hosuma giden birkac tanesini burada paylasayim.

(En cok asagidakini begendim. Her agacin hayali olsa gerek, koklerinden siyrilip,bir bisiklete yanina kuslari alip da gidebilmek istedigi yere...)










duru zamanlar

Aladaglar simdi de Tanju Duru'yu almis elimizden. Iki yil once, yine bir bayram gununde bizim bolumden bir arkadasi (Utku Kocabiyik'i) da almisti elimizden. O zaman tanidigim birinin genc yasta boyle bir olume yenik dusmesi cok uzmustu. Simdi de, yine baska bir bayram gununde, bir Ezginin Gunlugu fani olarak Tanju Duru'nun boyle bir olumle aramizdan ayrilmasi uzdu.


Her dagci, isin icine olum riskini katarak, bile isteye bu Demirlikizik'a cikiyor, isin tadi biraz da riskinde. Risk ile birlikte adrenalin de zirve yapiyor. Arkadaslarimdan bildigim kadari ile de, Aladaglar Turkiye'de dagcilik yapilacak en guzel daglardan biri. Belki, dagciliga gonul veren birinin boyle guzelim bir dagda olmesi cok kotu birsey degildir, nur icinde yatsinlar diyelim. Bize biraktigi o guzel muzikler icin de tesekkurler edelim Tanju Duru'ya.

Tanju Duru'nun, Duru Zamanlar albumunden, "Aklim Hep Sende" gelsin. Ezginin Gunlugu veya Bulent Ortacgil severleri, muzik duzenlemesindeki kaliteden Tanju Duru'yu taniyabilir.



Tanju Duru'nun websitesinden de Duru Zamanlar albumunun tamami dinlenebilir. Iste surada albumun tamami