Yillarimi okullarda gecirdigimden bir sehre gidince onun etrafindaki kampuslere ugramayı seviyorum. Gecen San Francisco gezimde, UC Berkeley'i ziyaret etme sansi buldum. Ve tabii ki Berkeley'in kampusune asık oldum. ABD'de gordugum en buyuk kampus kesinlikle. Yemyesil bir kampus.
Subat ayi itibari ile San Francisco'ya bahar geldiginden agaclar ciceklerle donanmıs bile kampuste.
Kampusun icinden irmaklar gecmekte, bu yuzden de her bir tarafinda kucuk kucuk kopruler var.
Okulun buyuklugunden dolayi her bir yerler civil civil ogrencilerle dolu.
Okulda ogrenciler cogunlukla bisiklet kullaniyor. Bisiklet icin park yeri bulmak cok zorlu.
Berkeley 1968 yillarinda ozgurluk hareketinde onemli bir yer almıs. Konusma ozgurlugu, esitlikler, haklar ile ilgili bircok eyleme sahne olmus. Bu liberal hareket universitede ve sehirde hala kendini hissettiriyor. Ogrenciler oldukca liberal.
Sehrin en onemli caddesi Telegraph Ave. Bu cadde uzerinde bolca kitapci dukkani, muzik dukkani, bolca evsiz, bolca kafe, bolca muzisyen bulunmakta.Bir de farkli turden icecek(garip smoothie'ler) ve donmus yogurtcular(frozen yoghurt) dukkanlari var. Ikinci el kiyafet satan dukkan da bolca gorulmekte. Elisi taki satan tezgahlar var bir de. Cok zevk aldim bu caddede dolasmaktan.
Sonsoz: San Francisco civarlarina yolunuz duserse bir gununuzu Berkeley'e ayirin derim, turistik rotanin disinda olan bu universite kasabasında cok zevkli bir gun gecireceksiniz.
Dun Berkeley'de bir muzeye ugradim ve Martin Ramirez'in cizimleri ile karsilastim. Daha once hic gormemisim bu cizimleri. Muzede en begendigim eserler kesinlikle onun cizimleri idi. Martin Ramirez 15 yilini bir akil hastanesinde gecirmis. Sizofren bir ressam olarak taninmis ve cogu psikolog tarafindan resimleri incelenmis.
Bu senenin basinda Anthony Bourdain bizim sehre geldi. Onun pahali sovuna bedava biletim vardi ama evde televizyon olmadigindan Anthony Bourdain'in kim oldugunu bilmiyordum. Yine de sovuna gittim.
Anthony Bourdain dunyanin tum ulkelerini gezip, ulkelerin yemek kulturunu tanitiyor. Genelde batili bir insanin yemeyecegi bazi yemekleri hic cekinmeden yiyor. Sovunun ismi de bu cekinmeden yemek yemesinden gelmekte. Gezdigi ulkelerde turistlerden ziyade yerlilerin talep gosterdigi mekanlari ve yemekleri seciyor. Bazen bir aileye misafir oluyor, bazen bir taksi soforunun onerdigi yerde yemek yiyor. New York'da yillarca seflik yaptiktan sonra bir kitap yazmis, daha sonra da bu gezi programini hazirlamaya baslamis.
Sovundan sonra gezi ve yemek ikilisine biraz daha farkli gozle baktim. Ben bir sehri gezip, altini ustune getirebilirim. Sehrin farkli bolgelerine gidip, her turden insanla konusablirim. Ama oraya ait olan yemekleri veya restoranlari arastirmam. Onume ne gelirse onu yerim. Onu izledikten sonra gezi tekniginde hata yaptigimi dusundum. Yemegi atlayarak, o bolgeye ait olan onemli bir kulturu de atliyorum sanirim.
Her neyse Anthony Bourdain'in birkac sovunu youtube'da izledim ve hosuma gitti. Ozellikle Ozbekistan, Vietnam ve Italya gezileri seyretmeye deger. Ozbekistan bir hamam sahnesi var. Acayip komik. Ben burada gonullerin sultani olan ulkeye olan gezisinden ilk bolumu paylasayim.
Muthis Istanbul goruntuleri ve leziz Turk yemekleri esliginde Antony Bourdain Istanbul'da. Tesadufen Ramazan ayinda gitmis oraya ve bizim iftar kulturune de sahit olmus. Biraz fazla kebap-lahmacun-doner gozukmekte. Oyle Turkiye'nin dogusu, batisi, guneyi, ve kuzeyindeki farkli mutfaklari gostermiyor. Ama bizim yemek kulturumuzden bir cesitleme. Hos bir tanitim. Bu arada Istanbul'da herkes bulbul gibi Ingilizce konusuyor. Hem de cok aksanlari yok. Takdire sayan ingilizceleri.
Sonsoz: Yurtdisinda ac karnina izlemeyin. Caniniz cok sey isteyebilir:)
Biraz once hocama onemli bir tez dokumani gondermis olmanin gururu ve sevinci ile bloguma birseyler yazmaya karar verdim. Birkac aydir muthis bir sekilde zamanimi ve beyin enerjimi alan bu dokumandan kurtulduguma seviniyorum. Sirf bu dokuman yuzunden interneti evimden kestirmistim. Nitekim su anda bir kahve evine gelip hocama dokumani yolluyorum. Cuma aksamlari kahve evlerine gelmenin en buyuk artisi, sehrin amator muzisyenlerini dinleyebilmek. Bugun sansima pek iyi bir grup cikmadi, cocugun sesi kulagimi acayip tirmaliyor. Disarida kar yagiyor. Bu kar yilin ilk ciddi kari. Kafe'de bir yandan cayimi yudumluyorum, bir yandan canli muzik dinliyorum, bir yandan kari izliyorum.
Yanimda bir cift oturuyor, cocuk kendini alternatif tipa adamis, kiz kendini degisik yiyecekleri nasil yetistirecegine. Hangi yiyecek hangi yontemle pisirildiginde maksimum fayda alinacagindan bahsediyor. Domatesi ve havucu pisirince likopini daha iyi alabiliyormusuz. Kafeinin deri yoluyla da emilebilecegini soyluyor. Yani kahveyi icmeden derinize surerseniz, ayni miktarda kafein alabiliyormussunuz. Sevgilisi cok ciddi dinliyor kizi, her cumlede muthis bir cevher bulmuscasina sasiriyor, seviniyor. Ayaklari yerlere basmasa da muthis uyumlu bir cift. Bayiliyorum bu kahvenin liberal tiplerine.
Yazmadigim surede neler yaptim???
Bir ay oncesinde bizim sehrin en guzel dogal parklarindan birine gidip yuruyus yaptik, gri bir gokyuzunun altinda huzurlu bir yuruyustu. Kompakt makinemle bu posttaki fotograflari cektim.
Doktora tezi dokumani yazarken, Avatar'i izledim. Oyle analiz edecek kadar ustune dusunmedim, birseyler de okumadim ustune, sadece rahatlamak icin izlemistim. Izledim izleyeli de ruyalarima Avatar'daki selaleler, ormanlar giriyor. Ruyalarimi senledirdi Avatarin hayali dunyasi. Filme bir ABD'li arkadasimla gittim. Yapilan herseyde onu suclayip, kizdirarak izlemek keyiflendirdi beni. Herhangi bir sebep olmadan, kulturleri, insanlari, dogayi yok eden ve karsi atak gordugunde bunu teror olarak degerlendiren, bilimi diger insanlari daha iyi nasil oldurebilirim diye kullanan bir ulke. Ama galiba sadece ABD'yi suclamamak gerek, butun insanlik gucu ele alinca benzer davranislara yoneliyor.
Bunun haricinde, bu donem Antropology bolumunden Dunya muzigi dersi almaya karar verdim. Hoca, muzik bolumunden ama ders kultur ve muzigi birlestirecek. Ilk derste, farkli ulkelerden muzik parcalari dinletip, ogrencilere o muzigin nereden geldigini tahmin ettirdi. Tum parcalarin hangi ulkeye ait oldugunu dogru tahmin eden tek ogrenci bendim. Sonra acaba derste birsey ogrenmeyecek miyim diye dusundum. Muzik bolumunun dersleri bizim derslerle karsilastirilmayacak kadar kek. Dersin odevi, farkli bir ulkeye ait muzik temali bir film izleyip onun uzerine bir yazi yazmak. Benim herhangi bir blog yazimi odev olarak verebilirim herhalde.
Onun haricinde, George Orwell'in Hayvan ciftligini okuyorum bu aralar. Insanlara karsi ayaklanan hayvanlarin hikayesi. Kitap listemin ikinci sirasinda Jared Diamond'un (Guns, Germs, and Steel)Tufek, Mikrop ve Celik'i yer almakta. Umarim zevkle okurum bu kitabi da. Kitabin Turkce versiyonu ile ilgili su bilgiyi buldum:
"Neden Avrupalılar Amerika'yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa'yı keşfetmedi?" Bu basit sorunun ardında insanlığın MÖ 11.000'den günümüze tarihi gizli. Fizyoloji profesörü Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik'te, aklımıza gelmeyen, geldiğinde çocukça bulduğumuz soruların yanıtlarını araştırırken, tarımın başlamasından yazının bulunuşuna, dinlerin ortaya çıkışından imparatorlukların kuruluşuna, tarihin seyrini belirleyen pek çok önemli adımı ayrıntısıyla inceliyor. İnsan toplulukları arasındaki farklılıkların, eşitsizliklerin nedenlerini, temellerine inmeye çalışarak sorguluyor; günümüz dünyasını biçimlendiren etkenlerin izini sürüyor... Biyoloji, jeoloji, arkeoloji, coğrafya gibi değişik bilim dallarından beslenen, "Batılı" koşullanmalardan arınmış, geleceği gösteren bir tarih kitabi."
Yeni yila ozel ve onemli birsey yaparak girmedim. Ama bu yil Christmas biraz ozel gecti. Hangi toplumda yasiyorsak o toplumun tatil donemleri onem kazaniyor. Artik Christmas zamanlarini sevmeye basladim. Tum bayramlar ve kutlamalar, topluca yapildiginda daha anlamli. Tek basima bayram kutlamak ne yazikki sevindiremiyor artik beni:(( Her neyse, bu yil bol bol Christmas sarkisi ogrendim ve soyledim. Bol bol hediye aldim bir cam agacinin altindan. Beni konuk eden aile, geleneksel bir Noel Amerika'da nasil yasanirmis bana gosterdiler. Fotograf makinemi yanima almadigimdan hicbir fotograf cekemedim, yoksa Noel burada ABD'li bir aile tarafindan nasil kutlanir diye bir blog yazisi acabilirdim. Dinledigim sarkilar arasinda, flutle caldigim en basit sarki Rudolp the Red Nose Reindeer. Ben caldim 3 yasindaki evin cocugu da bana eslik etti, epey neseliydi.
Melodisini en sevdigim Christmas sarkisi ise: Little Drummer Boy.
Bunun haricinde uzun zamandir elime almadigim flutumu caliyorum bu aralar bol bol. Bir muzik enstrumani calmanin ne kadar rahatlatici oldugunu tekrar farkediyorum.
Bundan sonraki bir ay benim icin cehennem gibi. Devamli doktora sinavlari ve bir suru konferans ve journal bildirisi yazmakla gececek. Sonrasinda bilincaltimi mutlu etmek icin bol selaleli, bol ormanlik bir yere gitmek istiyorum. Doktora sinavlari yogunlugum gecene kadar duzenli blog yazisi yazamayacagim demek bu. Subat'ta daha bol yazabilmek dilegiyle.
Herkesin yeni yili kutlu olsun. Guzelliklerle dolu bir 10 yil olur umarim.
Bu aralar buram buram bir Ankara ozlemi icindeyim. Gecen hafta uyandim, yatagimda yari uykulu yari uyanik: 'ben ne zamandir Konur sokaga gitmiyorum, bugun bir gideyim diye' dusundum. Canim Konurdaki kitapcilarda dolasmak istedi. Sonra simitcilerden birine oturup bir cay icmek ve simit yemek istedi. Sonra ben neredeyim diye dusundum uykulu uykulu yine. Ankara'da miyim Amerika'da mi??? Sonra gozlerimi hizlica actim, ben Amerka'dayim dedim. Bu demek ki Konur'daki veya Karanfildeki o kalabaliga karisamam, oylesine kitapcilarda dolasamam, simitcilerde bir bardak cayima simiti katik edemem, hele hele Sakarya'da hamsi-ekmek hic yiyemem.
Sinasi'de kendi anadilimde tiyatro izleyemem, ya da Opera binasinda bale izleyemem. Kizilay'dan kestane alip da yiyemem. Kale'nin eski evleri arasinda dolasamam, Ulus'un halinde oylesine peynircilerin, zeytincilerin, balikcilarin arasinda dolasamam.
Offf offf cok ozledim Ankara'yi. Tum gencligimi gecirdigim gri sehrimi. Keske orada olsam simdi, su Christmas tatilini orada gecirsem :((. Gecen yaz Turkiye ziyaretinde Ankara'yi ziyaret etmeyince boyle oldum. Gelecek sefere Ankara'da zaman gecirmeden donulmeyecek ABD'ye...
Paris, je t'aime'den sonra merakla bekledigim bir filmdi new york: i love you. Maalasef Paris je t'aime karsilastirilamayacak kadar vasat buldum filmi. Film Paris versioyonundaki gibi ayri kisa filmlerden olusmamakta. Tum filmler icice gecmis bu versiyonda. Genel olarak, filmler ask ve iliskiler uzerine. New York'u New York yapan farkli milletler, fakli dinler gosterilmekte kisa filmlerde. Ozgur cinsellik ve sigara bolca malzeme edilmis filmlerde.
Filmi izlerken ne zaman Fatih Akin'in filmini gorecegim diye bekledim. Maalesef cok etkilenmedim Fatih Akin'in oykusunden. Onun kisa filminde Ugur Yucel bir Cinli kizin resmini yapmak isteyen bur ressami canlandiriyor. Cok kisa bir filmdi. Cok fena degildi ama bir basyapit da degildi.
Filmde en basarili film, bence en sonda yer alan yasli bir ciftin gunluk yasamini konu alan kisa filmdi.
Yine muzik dolu bir film izledim. Romanya'da bir bir kasabanin cevresinde kurulmus olan bir Cingene kasabasinda gecmekte film. Paris'li bir genc babasinin izinden gitmekte. Babasinin devamli dinledigi Nora Luca kasetini alip Romanya'nin yollarinda Nora Luca'yi aramakta genc. Bir cingene koyune dusuyor yolu bu arayis icinde. Cingelerein renkli yasamlarini, uzuntulerini, sevinclerini, kaygilarini, ve diger insanlarin cingenelere karsi olan onyargilari anlatilmakta. Biraz Emir Kusturica filmlerini andiriyor film.
Cok eglenceli, muzikle icice. En guzel ses tabii ki Nora Luca'ya ait.
Yasadigim sehirin en cok sevdigim yani dogasi sanirim. Kapidan disari cikinca, her mevsim degisen renkleri ile agaclar cercelevemekte evleri. Cogu sehirde bu kadar agaci gormek bir luks olsa gerek. Turkiye'deyken gercekten yesillik bir yer bulmak icin 2-3 saat sehrin disina cikmak gerekirdi. Ama burada, kapimdan cikinca iste soyler manzaralarla karsilasiyorum.
Bu renkler maalesef cok gecici bir sure ile bizleri sevindiyor. Sadece 1 haftada renk degisimin zirvesi yasaniyor. Ertesi hafta genelde tum yapraklar dokulmus oluyor. Artik agaclardaki renk degisimin ne kadar surecegini tahmin ediyorum. Ve iki yakam bir arada da olsa bir sekilde kendimi disariya atiyorum.
Mahalleler bu kadar huzurlu ve guzel oldugu halde, tadini cikaran insan pek yok maalesef. Insanlar dogal parklara gidiyor, ama kopeklerini dolastirmadiklari surece mahallelerinde turlamiyorlar.
Tum sokaklar da bana kaliyor dolayisiyla. Doyasiya fotograf cekip yuruyus yapiyorum ve boylesine agac zengini br sehirde yasadigim icin sukrediyorum.
Bu aralar yogun bir sekilde farkli ulkelere ait filmler izlemekteyim. Bunlarda en hosuma gideni, dun aksam izledigim overture (hom rong)'du.Thailand'ı olaganca egzotikligi ile karsimiza koyuyor film. Geleneksel muzik aletlerinden biri olan ranad-ek (bir cesit zaylofon(xylophone)) ustasinin(Luang Pradit Pairoh) yasam oykusu. Cok kucuklugunde bu muzik aletinde ustaligini ve yetenegini kanitliyor.
Filmin basinda, rand ek biraz kulagimi tirmaladi. Muzigin kalitesini takdir etmek icin insanin kulagini egitmesini gerekiyor biraz. Hos bu her turlu sanat icin gerekli. Kubizm'i takdir etmek icin kubizm'i bilmek lazim, degil mi?
Filmin amaci, askeri donem sirasinda geleneksel muzigin Thailand'da yasaklanmasi. Turkiye'nin de tarihinde yaptigi benzer bir hatayi yapmislar Thailandlilar. Geleneksel muzik yerine, batinin muzigini halka dikte edince modernleseceklerini dusunmusler. Ve cogu geleneksel muzik aletinin calinmasini yasaklamislar. Kulturun en onemli ogelerinden biri olan geleneksel muzigi yok etmek, bir ulkeyi modernlestirmeye yetmiyor. Bizi etmedigi gibi gecmiste.
Herneyse, filmin zirve noktalarindan birinde genc muzisyen bir ustayla yaristiriliyor. Ikisi de ranad'da ustalar. Bu sekansi bir iki kez izledim. Gercekten hos, tavsiye ederim.
Global Lens filmleri kapsaminda gosterilen Kazakistan'dan Guney denizlerinden sarkilar adli bu filmi seyrettim.
Film, Kazakistan'in bir koyunde gecmekte. Bir Rus ciftci aile ile bir Kazak ciftci aile komsular. Rus ailenin ilk cocugunun dogum sahnesi ile basliyor film. Hem anne hem baba sarisin ve renkli gozlu, ama dogan cocuk esmer, hafif cekik gozlu ayni komsulari Assan gibi. Bu dogan cocuk uzerine, tabii ki Rus koca, Kazak komsusuyla ile karisi arasinda olasi bir iliskiden supheleniyor. Karisi da, komsusu da inkar etse de cocuk tam bir Kazak. Bu cocugun sirrini filmin sonunda anliyoruz. Cok dokunakli ve destansi bir sonu var filmin.
Film, bana ortaokulda ve lisede okudugumuz Orta Asya'ya dayanan kokenlerimizle ilgili bolumleri hatirlatti. At ustunde bozkirda dolasan, gocebe hayat suren, at sutu icen atalarimiz, hala Orta Asya'da o hayati surmekteymis meger. Nedense film benim icin cok anlamliydi, kendimi cok farkli hissettim sonunda, biraz aidiyet duygusuydu sanirim. Filmin sonlarinda ingilizceye cevrilmeyen birkac Turkce cumleyi de salonda anlayan tek kisi olmak da hosuma gitti sanirim.
Filmin farkli bolumlerini ayirt etmek icin perdeye yansitilan kuklalar kullanilmis. Bu kuklalar cok siirimsi bir oyku anlatiyorlar bize. Bir arayisin oykusu bu. Cok cok guzel bir oykuydu.
Ayni zamanda filmdeki sinematografi de cok basarili. Goruntuler super. Daglarin arasindaki koyun manzarasi, at surulurkenki bozkir manzaralari sahane.
Bir arkadasim beni Shel Silverstein ile tanistirdi. 'The giving tree 'adli bir kitabini odunc verdi bana. Pek odunc vermesine gerek yokmus aslinda. 10 dakika'da okuyup bitirdim kitabi. Ama etkisi kaldi sanirim. Herseyini vermeye hazir bir agac ile bir cocuk arasinda gecmekte kitap. Cocuk, agaci kucuk yasinda taniyor ve hayatinin sonuna kadar hayatinda tutuyor agaci. Ilk baslarda tum zamanini agacla geciren cocuk, hayatinin fakli donemlerinde agaca farkli gereksinimlerle geliyor, ve agac cocugun gereksinimlerini elinden geldigince hep karsiliyor.
Insanoglu'nun yasam dongusu cok guzel anlatilmis kitapta. Cok sevimli bir kitap. Kutuphane'de veya kitapcida bulursaniz okumadan birakmayin.
Kitabin animasyon versiyonu surada. Yazarin sesinden kitabi izleyebilirseniz.
Sehrimizin yegane festivallerinden biri olan IdeaFestival'a bu sene Julian Beever konuk oldu. Internette cok fazla dolasiyor onun kaldirima cizdigi 3 boyutlu resimler.
Bizim kaldirimlarimizdan birine de su resmi cizdi 3 gun icinde.
Yaptigi resimlerin 3 boyutlu etkisini gormek icin belli bir noktadan bakmak gerekiyor. O noktaya sanatci, genis acili bir fotograf makinesi kuruyor. Referans noktasi olarak belirledigi bu noktaya gore 3 boyutlu resmini ciziyor.
Yaptigi iste cok titiz bir ressam. Her kucuk degisiklikten sonra gidip kamerada resmi bir daha kontrol ediyor. Gece gunduz calisti isi 3 gunde bitirebilmek icin.
Resmi tebesirle cizdigi icin, bu resimler bir hafta sonra yagmur sulari ile yok olacak. Bu kadar emek verdikten sonra nasil eserlerini bir kaldirimda yok olmaya birakiyor bilmiyorum. Arkasinda birakip gittiginde ne hissediyor onu da bilmiyorum. Sormadim o kadar isinin arasinda ona. Ama onun yasam misyonu da bu iste: tebesirle dunyanin farkli kaldirimlarina 3 boyutlu fotograflar cizmek.
Fellini demek cocukluga donus demek, masumiyet demek, hayaller demek, nostalji demek. La Strada'da da bunlarin hepsi var.
Aslinda sirkleri pek sevmem. Tek kanalli cocuklugumun bayramlarinda gosterilen sirkler beni hic acmazdi. LA strada'nin her ne kadar bir kismi sirklerde de gecse, daha ziyade bir yol hikayesi. O yuzden bu kadar sevdim sanirim. Bir kasabadan diger kasabaya giden ve her gittikleri yerde degisik insanlarla karsilasan, ev mefhumu olmayan, donecek bir yerleri olmayan bas kahramanlarimiz Zampano, Gelsomina ve Fool var filmde. Zampona'nin Gelsomina'ya karsi tarifi guc bagliligi var. Her an cocuklasabilen bir Gelsomina var. Zampona'ya kizan, kusen nazli mi nazli, iyi yurekli bir kizcagizi. Filmin sonunda kader var, rastlantilar var, dus kiriklari var... Cok dokunakli bir sonu var.
Gulumseyince dunyalar guzeli olan Gelsomina var. Tum sert hatlari ile erkek mi erkek Anthony Queen var.
Ve tabii ki filmin muzigi var. Su huzunlu melodi Nino Rota tarafindan bestelenmis.