oskar oncesi ABD sorunları

Oscar torenlerine bu kadar az bir zaman kala, Oscar'a aday olan uc filmden bahsedeyim.

Ilki Precious.Birkac ay once izledigim bu film insani acayip derecede rahatsiz ediyor.O kadar rahatsiz etti ki beni, buraya yazmadim ve sonrasinda da dusunmek istemedim filmde olanlari.



Precious, bas karakterin adi. Annesi ona dogdugunda cok degerli oldugu icin bu adi vermis. Babasi denilen sapik herif(tum kufurleri siralayabiliriz bu adama, ben Ingilizce cok rahat kufur ediyorum da Turkce yazamam onlarin karsiliklarini buraya simdi) Precios'u bebeklikten beri taciz ediyor, 6-7 yaslarinda da tecavuz ediyor. Precious 12 yaslarinda babasindan ilk cocugunu doguruyor, 16 yaslarinda tekrar hamile kaliyor babasindan. Annesi(Mo'nique oskara aday bu roluyle) denilen asagilik kadin (yine bolca kufur bu kadina), cocugu koruyacagina kiskanclik krizine giriyor.Cocuk, erkegini elinden aldigi icin cocuktan nefret ediyor ve onu igrenc yemeklerle besliyor, devamli dovuyor, asagiliyor. Bu kiz, sonunda cok obez oluyor tabii ki. Bu kizin film boyunca yedigi seyler igrenc otesi. Bazi yemek sahnelerinde ekrana bakamadim, o kodar igrenc seyler yiyor bu kiz.



Her neyse bu kiz ikinci cocuga hamileyken normal liseden atiliyor ve birebir egitim veren bir okula basliyor. Filmin bu kisminda Precious'un kendine guveni artiyor. Okul kismi daha zevkli filmde.

Bu filmle ilgili sonsoz: ABD'nin hayat tarzindaki bazi sorunlara parmak basiyor. Gun boyu tv izleyen kadinlar, aile ici siddet, ensest, kadin haklari, egitim sorunlari, devletin sosyal yardimina sirtini dayayan insanlarin drami. Filmden cikinca da film esnasinda da allak bullak oluyorsunuz. Biraz rahatlayim patlamis esnasinda tarzi bir film degil kesinlikle. Ama ABD'de hasir alti edilen sorunlari gostermede cok basarili.

İkinci film "Up in the air". 6 dalda oskar adayi bu film. Ben bu filmi cok vasat ve cok yuzeysel buldum. Bir gulumsemesine kurban oldugumun George Clooney'si olmasa cok da cekilir olmazdi herhalde.



Bu film ABD'nin en onemli sorunu issizlige parmak basiyor. Son 2-3 yildir ciddi bir isten cikarilma soz konusu ABD'de. En saglam firmalar iflas ediyor ya da kuculmeye gidiyor. Turkiye'de bebeklikten beri alisageldigim issizlik, enflasyon gibi terimler burada da gunluk yasamin bir parcasi. Bu filmde hazir boyle bir problem var, niye kullanmiyoruz bu problemi bir fimde fikriyle ortaya cikmis. Boyle bir konuyu isledigi icin bu kadar cok odule bogulmus film.

George'un isi, firma firma dolasip insanlarin isine son verme. Sayisiz insanin isine son veriyor sayisiz firmada. ABD'nin farkli sehirlerindeki firmalarda calisiyor. Bu yuzden de hayati ucaklarda ve otellerde gecmekte devamli. En buyuk hobisi ucus mili toplamak. Amaci 10 milyon mile ulasmak. Ben bu mil biriktirme olayini biraktim dogrusu. O kadar ucuyorum, ucuyorum, topladigim millerle ya sacma bir dergi abonesi olabiliyorum ya da onu bile olamiyorum. Bence tamamen yalan bu havayollarinin verdigi miller.

Filmi izlerken farkettim ki, George'un gittigi cogu havaalanina ben de inmisim. Ucaklar benim de hayatimin parcasi olmus. Havalanma anlari sevmisim ama inislerde acemi ABD pilotlarinin sert inislerini sevmemisim. Bu arada havaalanlari arasinda benim favorim Detroit havaalani. Isiklari devamli degisen soyle bir tunelden geciyorsunuz. Cok zevkli bir tunel bence.



Filmde bol bol American Airlines ve Hilton'un reklami yapilmakta. American Airlines bence kotu bir firma. Ama hirbir Amerikan firmasi Turkiye'nin en kiytirik otobus firmasinin rahatligini ve ikramini saglamiyor. 6 saatlik bir ucusta en fazla bir bardak su alabiliyorsunuz.



Filme geri donecek olursam, filmde aile hayatinin onemine karsin yalnizlik temasi islenmekte. George iliskilerin, hayatimizdaki kisilerin, sahip oldugumuz herseyin sirtimiza binen yukler oldugunu, bunlarsiz hayatin daha mutlu gectigini soyluyor. Buna karsin filmin sonunda isten atilan insanlar, bu sikintili donemlerinde ailenin ve hayatlarindaki insanlarin ne kadar onemli oldugunu vurguluyor. George'un bir sirt cantasi metaforu var filmde ama cok zayif bir metafor.


Bu filmle ilgili sonsoz: Bir kez izledikten sonra bir daha izleyim asla demiyorsunuz. ABD'nin son yillardaki ekonomik cokusunu ele alan nadir filmlerden oldugu icin bir iki oskar alabilir belki. Bir de bence bu filmi izlemek icin para vermeye hacet yok. Iste suradan izlenebilir. Bu sitede cogu Hollywood filmini stream edebiliyorsunuz:)

Bir baska aday film "Food Inc." Bu belgesel filmde ABD'nin yemek sorunu enine boyuna ele alinmis. Micheal Pollan filmde uzunca bir sure yer almakta bu filmde. Micheal Pollan burada yiyecek sektoru ile ilgili kitaplar yazan biri. Filmde en cok hayvan ciftliklerindeki ic karartici durum, ABD'de misir uretimi coklugundan markette gordugumuz herseyin aslinda misirdan yapildigi ve tum urunlerde obeziteyi tetikleyen ve tokluk hissimizi yok eden misir surubunun oldugu vurgulaniyor. ABD'de tavuklarin, ineklerin ya da baliklarin bile misirla beslendigini goruyoruz. Yani ABD'de markette gordugumuz etten-sute kadar tum yiyeceklerin ana maddesi misir. Bu sagliksiz yiyeceklere alternatif organik gidalar. Ama bu organik lafi da cok ticari bir laf. Bu filmde ABD'nin yiyecek sorununa dikkat cekilmekte. Dogrusu bu belgesel ABD disi ulkeleri cok ilgilendirmemekte bence. Turkiye'de misir bu kadar cok kullanilmiyor saniyorum ve umuyorum.




Oscar'la ilgili sonsoz: unutmayalim ki bu odul sadece ABD yasam tarzinin yansitilmasina verilmektedir, odul kazananan filmler guzel film demek degildir, bu odule karsi hicbir saygi duymamaktayim bir kez daha belirteyim.

Yosemite dogal parki

Yeterlilik sinavlarindan ve tez onerisinden cikinca orman ve selalerinin icice gectigi bir yerde zaman gecirmek istiyordum. Bunun icin Yosemite dogal parkindan daha guzel bir yer bulunamazdi herhalde.


Yosemite San Francisco'dan 3 saat uzaklikta. Ceviz agaci tarlalari kapli br yoldan gecerek ulasiyorsunuz parka. Yol boyunca kovboy kasabalari gorulmekte. Bu kasabalara eskiden atlari ustunde kowboylar gelip mola verirken, simdilerde motosiklet suruculeri durup dinlenmekte. Bu tur kasabalarla bezenmis yollardan gecip, cam agaclari kokusuyla kapli Yosemite'ye geliyorsunuz.

Yosemite cok buyuk bir park. Merkezi asagida gorulen vadi.



Bu vadide arabayla ilerlerken, ilk once Brideveil (gelin duvagi) selalesi ile karsilastik. Beklenmedik bir anda gordugumuz icin ben cok etkilendim selaleden.


Cok yuksekten akan bir selale.Sularin o kadar yukseklikten dusup kayalara carpma ani gecekten etkileyici.



Bu selaleden ayrilip, vadinin merkezine gidince, buyuk selale ve kucuk selale olmak uzere iki ayri selale ile daha karsilasiyoruz.


Bu kucuk selale.


Bu da buyuk selale. Bu selale ABD'nin en uzun selalesi. Biz bu selalenin tepesine kadar yuruyus yaptik. Tamamen karlarla kapli olan, ucurum kenarinda olan bir patikadan tepeye kadar yuruduk. Belli bir asamadan sonra acayip zorlasti, imkansizlasti patika. Yine de azimle zirve yaptik. Ertesi hafta bacak kaslarim bu inadi fena odetti.


Selale'ye tirmanirken, gunes ile su taneleri birlesip soyle guzel gokkusagi yaratmakta.


Yosemite'nin selaleler haric diger bir ozelligi dev Sequoia agaclarini barindırmasi. Bu agaclar tum ormanin icine serpistirilmis kucuk gruplar halinde. Her agac grubunda en fazla 10 tane redwood(kirmizi govdeli dev agac) var. Bu gruplara gitmek icin de 4-5 km kar ustunde yurumek gerekti. Diger insanlar ozel kar ayakkabisi ile yururken biz normal ayakkabilarla yurumeye calistik. Kar kalinligi bazi bolgelerde 3 metreyi bulmaktaydi. Bata cika yuruyerekten 5 kmlik yolu uzun 6 saatte tamamladik. Bu zorlu yuruyus sırasinda devamli mizmizlandim, ama o dev agaci gorunce degermis tum cilelere diye dusundum. Binlerce yillardir yanginlara bana misin demeden bu dunyaya tutunmus bir agac bu ve cok nadir bir tur. Tohumlari sadece yanginlarda acilmakta imis, bu acilan tohumlarin cok azi tutunabiliyormus topraga. Bu yuzden de bu kadar nadir bir turmus. Fotografta gercek heybetinden eser yok ama yine de buraya koyayim bir fotografini.


Yosemite'de bir derenin kenarinda oturup dinlenirken bir geyik surusu yanimizdan gecti. Yosemite'nin bu geyik turunun adi mule-deer yani katır-geyigi imis. Normalde geyikler insanlardan korkup kacarlar ama bunlar cok dost canlisi ciktilar. Hatta bu gozuken geyige elimizle kurabiye yedirdik. Aslinda yaban hayvanlari beslememek gerekli. Ama bu geyik kurabiyelerimizi cok sevdi, hepsini bitirmeden gitmedi yanimizdan.



Bunun haricinde dogal parklarin en guzel yani, sehir isiklarindan uzakta olmalari. Bu da aysiz bir gecede binlerce yildizi gorebilmek demek. Gece bu kadar yildizi seyretmekte baska bir keyifti.

Sonsoz: Bir baska dogal parki daha listemden cıkarmanin gurur ve sevincini yasiyorum. Herseyiyle cok farkli ve guzel bir parkti. Geceleri cok soguk olmakta, kamp yapmayi dusunenlere duyurulur. Cevresinde uygun fiyatli oteller var. Kis zamani, oteller kamptan daha cekici gibi. Durbunle farkli kuslar, hayvanlar, yildizlar seyredilebilir. Bundan sonraki hedefim Yellowstone. Bakalim ne zamana giderim oraya.

berkeley

Yillarimi okullarda gecirdigimden bir sehre gidince onun etrafindaki kampuslere ugramayı seviyorum. Gecen San Francisco gezimde, UC Berkeley'i ziyaret etme sansi buldum. Ve tabii ki Berkeley'in kampusune asık oldum. ABD'de gordugum en buyuk kampus kesinlikle. Yemyesil bir kampus.

Subat ayi itibari ile San Francisco'ya bahar geldiginden agaclar ciceklerle donanmıs bile kampuste.




Kampusun icinden irmaklar gecmekte, bu yuzden de her bir tarafinda kucuk kucuk kopruler var.


Okulun buyuklugunden dolayi her bir yerler civil civil ogrencilerle dolu.




Okulda ogrenciler cogunlukla bisiklet kullaniyor. Bisiklet icin park yeri bulmak cok zorlu.


Berkeley 1968 yillarinda ozgurluk hareketinde onemli bir yer almıs. Konusma ozgurlugu, esitlikler, haklar ile ilgili bircok eyleme sahne olmus. Bu liberal hareket universitede ve sehirde hala kendini hissettiriyor. Ogrenciler oldukca liberal.



Sehrin en onemli caddesi Telegraph Ave. Bu cadde uzerinde bolca kitapci dukkani, muzik dukkani, bolca evsiz, bolca kafe, bolca muzisyen bulunmakta.Bir de farkli turden icecek(garip smoothie'ler) ve donmus yogurtcular(frozen yoghurt) dukkanlari var. Ikinci el kiyafet satan dukkan da bolca gorulmekte. Elisi taki satan tezgahlar var bir de. Cok zevk aldim bu caddede dolasmaktan.



Sonsoz: San Francisco civarlarina yolunuz duserse bir gununuzu Berkeley'e ayirin derim, turistik rotanin disinda olan bu universite kasabasında cok zevkli bir gun gecireceksiniz.

martin ramirez

Dun Berkeley'de bir muzeye ugradim ve Martin Ramirez'in cizimleri ile karsilastim. Daha once hic gormemisim bu cizimleri. Muzede en begendigim eserler kesinlikle onun cizimleri idi. Martin Ramirez 15 yilini bir akil hastanesinde gecirmis. Sizofren bir ressam olarak taninmis ve cogu psikolog tarafindan resimleri incelenmis.

Hosuma giden birkac cizimini burada paylasayim.







no reservations

Bu senenin basinda Anthony Bourdain bizim sehre geldi. Onun pahali sovuna bedava biletim vardi ama evde televizyon olmadigindan Anthony Bourdain'in kim oldugunu bilmiyordum. Yine de sovuna gittim.

Anthony Bourdain dunyanin tum ulkelerini gezip, ulkelerin yemek kulturunu tanitiyor. Genelde batili bir insanin yemeyecegi bazi yemekleri hic cekinmeden yiyor. Sovunun ismi de bu cekinmeden yemek yemesinden gelmekte. Gezdigi ulkelerde turistlerden ziyade yerlilerin talep gosterdigi mekanlari ve yemekleri seciyor. Bazen bir aileye misafir oluyor, bazen bir taksi soforunun onerdigi yerde yemek yiyor. New York'da yillarca seflik yaptiktan sonra bir kitap yazmis, daha sonra da bu gezi programini hazirlamaya baslamis.


Sovundan sonra gezi ve yemek ikilisine biraz daha farkli gozle baktim. Ben bir sehri gezip, altini ustune getirebilirim. Sehrin farkli bolgelerine gidip, her turden insanla konusablirim. Ama oraya ait olan yemekleri veya restoranlari arastirmam. Onume ne gelirse onu yerim. Onu izledikten sonra gezi tekniginde hata yaptigimi dusundum. Yemegi atlayarak, o bolgeye ait olan onemli bir kulturu de atliyorum sanirim.

Her neyse Anthony Bourdain'in birkac sovunu youtube'da izledim ve hosuma gitti. Ozellikle Ozbekistan, Vietnam ve Italya gezileri seyretmeye deger. Ozbekistan bir hamam sahnesi var. Acayip komik. Ben burada gonullerin sultani olan ulkeye olan gezisinden ilk bolumu paylasayim.

Muthis Istanbul goruntuleri ve leziz Turk yemekleri esliginde Antony Bourdain Istanbul'da. Tesadufen Ramazan ayinda gitmis oraya ve bizim iftar kulturune de sahit olmus. Biraz fazla kebap-lahmacun-doner gozukmekte. Oyle Turkiye'nin dogusu, batisi, guneyi, ve kuzeyindeki farkli mutfaklari gostermiyor. Ama bizim yemek kulturumuzden bir cesitleme. Hos bir tanitim. Bu arada Istanbul'da herkes bulbul gibi Ingilizce konusuyor. Hem de cok aksanlari yok. Takdire sayan ingilizceleri.


Sonsoz: Yurtdisinda ac karnina izlemeyin. Caniniz cok sey isteyebilir:)

karli bir gunden

Bizim buralara hafif bir kar yağmaya görsün, tüm kızaklar çıkıyor saklandıkları yerden.



Genç, yaşlı, çocuk hemen parklara koşuyor ve saatlerce kızakları ile kayıyor.





Eee, bana da cikip bu eglenceyi fotograflamak kaliyor.

bir kahve evinden

Biraz once hocama onemli bir tez dokumani gondermis olmanin gururu ve sevinci ile bloguma birseyler yazmaya karar verdim. Birkac aydir muthis bir sekilde zamanimi ve beyin enerjimi alan bu dokumandan kurtulduguma seviniyorum. Sirf bu dokuman yuzunden interneti evimden kestirmistim. Nitekim su anda bir kahve evine gelip hocama dokumani yolluyorum. Cuma aksamlari kahve evlerine gelmenin en buyuk artisi, sehrin amator muzisyenlerini dinleyebilmek. Bugun sansima pek iyi bir grup cikmadi, cocugun sesi kulagimi acayip tirmaliyor. Disarida kar yagiyor. Bu kar yilin ilk ciddi kari. Kafe'de bir yandan cayimi yudumluyorum, bir yandan canli muzik dinliyorum, bir yandan kari izliyorum.



Yanimda bir cift oturuyor, cocuk kendini alternatif tipa adamis, kiz kendini degisik yiyecekleri nasil yetistirecegine. Hangi yiyecek hangi yontemle pisirildiginde maksimum fayda alinacagindan bahsediyor. Domatesi ve havucu pisirince likopini daha iyi alabiliyormusuz. Kafeinin deri yoluyla da emilebilecegini soyluyor. Yani kahveyi icmeden derinize surerseniz, ayni miktarda kafein alabiliyormussunuz. Sevgilisi cok ciddi dinliyor kizi, her cumlede muthis bir cevher bulmuscasina sasiriyor, seviniyor. Ayaklari yerlere basmasa da muthis uyumlu bir cift. Bayiliyorum bu kahvenin liberal tiplerine.

Yazmadigim surede neler yaptim???

Bir ay oncesinde bizim sehrin en guzel dogal parklarindan birine gidip yuruyus yaptik, gri bir gokyuzunun altinda huzurlu bir yuruyustu. Kompakt makinemle bu posttaki fotograflari cektim.



Doktora tezi dokumani yazarken, Avatar'i izledim. Oyle analiz edecek kadar ustune dusunmedim, birseyler de okumadim ustune, sadece rahatlamak icin izlemistim. Izledim izleyeli de ruyalarima Avatar'daki selaleler, ormanlar giriyor. Ruyalarimi senledirdi Avatarin hayali dunyasi. Filme bir ABD'li arkadasimla gittim. Yapilan herseyde onu suclayip, kizdirarak izlemek keyiflendirdi beni. Herhangi bir sebep olmadan, kulturleri, insanlari, dogayi yok eden ve karsi atak gordugunde bunu teror olarak degerlendiren, bilimi diger insanlari daha iyi nasil oldurebilirim diye kullanan bir ulke. Ama galiba sadece ABD'yi suclamamak gerek, butun insanlik gucu ele alinca benzer davranislara yoneliyor.



Bunun haricinde, bu donem Antropology bolumunden Dunya muzigi dersi almaya karar verdim. Hoca, muzik bolumunden ama ders kultur ve muzigi birlestirecek. Ilk derste, farkli ulkelerden muzik parcalari dinletip, ogrencilere o muzigin nereden geldigini tahmin ettirdi. Tum parcalarin hangi ulkeye ait oldugunu dogru tahmin eden tek ogrenci bendim. Sonra acaba derste birsey ogrenmeyecek miyim diye dusundum. Muzik bolumunun dersleri bizim derslerle karsilastirilmayacak kadar kek. Dersin odevi, farkli bir ulkeye ait muzik temali bir film izleyip onun uzerine bir yazi yazmak. Benim herhangi bir blog yazimi odev olarak verebilirim herhalde.

Onun haricinde, George Orwell'in Hayvan ciftligini okuyorum bu aralar. Insanlara karsi ayaklanan hayvanlarin hikayesi. Kitap listemin ikinci sirasinda Jared Diamond'un (Guns, Germs, and Steel)Tufek, Mikrop ve Celik'i yer almakta. Umarim zevkle okurum bu kitabi da. Kitabin Turkce versiyonu ile ilgili su bilgiyi buldum:

"Neden Avrupalılar Amerika'yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa'yı keşfetmedi?" Bu basit sorunun ardında insanlığın MÖ 11.000'den günümüze tarihi gizli. Fizyoloji profesörü Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik'te, aklımıza gelmeyen, geldiğinde çocukça bulduğumuz soruların yanıtlarını araştırırken, tarımın başlamasından yazının bulunuşuna, dinlerin ortaya çıkışından imparatorlukların kuruluşuna, tarihin seyrini belirleyen pek çok önemli adımı ayrıntısıyla inceliyor. İnsan toplulukları arasındaki farklılıkların, eşitsizliklerin nedenlerini, temellerine inmeye çalışarak sorguluyor; günümüz dünyasını biçimlendiren etkenlerin izini sürüyor... Biyoloji, jeoloji, arkeoloji, coğrafya gibi değişik bilim dallarından beslenen, "Batılı" koşullanmalardan arınmış, geleceği gösteren bir tarih kitabi."



Yeni yila ozel ve onemli birsey yaparak girmedim. Ama bu yil Christmas biraz ozel gecti. Hangi toplumda yasiyorsak o toplumun tatil donemleri onem kazaniyor. Artik Christmas zamanlarini sevmeye basladim. Tum bayramlar ve kutlamalar, topluca yapildiginda daha anlamli. Tek basima bayram kutlamak ne yazikki sevindiremiyor artik beni:((
Her neyse, bu yil bol bol Christmas sarkisi ogrendim ve soyledim. Bol bol hediye aldim bir cam agacinin altindan. Beni konuk eden aile, geleneksel bir Noel Amerika'da nasil yasanirmis bana gosterdiler. Fotograf makinemi yanima almadigimdan hicbir fotograf cekemedim, yoksa Noel burada ABD'li bir aile tarafindan nasil kutlanir diye bir blog yazisi acabilirdim. Dinledigim sarkilar arasinda, flutle caldigim en basit sarki Rudolp the Red Nose Reindeer. Ben caldim 3 yasindaki evin cocugu da bana eslik etti, epey neseliydi.


Melodisini en sevdigim Christmas sarkisi ise: Little Drummer Boy.


Bunun haricinde uzun zamandir elime almadigim flutumu caliyorum bu aralar bol bol. Bir muzik enstrumani calmanin ne kadar rahatlatici oldugunu tekrar farkediyorum.


Bundan sonraki bir ay benim icin cehennem gibi. Devamli doktora sinavlari ve bir suru konferans ve journal bildirisi yazmakla gececek. Sonrasinda bilincaltimi mutlu etmek icin bol selaleli, bol ormanlik bir yere gitmek istiyorum. Doktora sinavlari yogunlugum gecene kadar duzenli blog yazisi yazamayacagim demek bu. Subat'ta daha bol yazabilmek dilegiyle.

Herkesin yeni yili kutlu olsun. Guzelliklerle dolu bir 10 yil olur umarim.

(Sevgili Gunluk modunda bir yazi olmus:))

Ankara


Bu aralar buram buram bir Ankara ozlemi icindeyim. Gecen hafta uyandim, yatagimda yari uykulu yari uyanik: 'ben ne zamandir Konur sokaga gitmiyorum, bugun bir gideyim diye' dusundum. Canim Konurdaki kitapcilarda dolasmak istedi. Sonra simitcilerden birine oturup bir cay icmek ve simit yemek istedi. Sonra ben neredeyim diye dusundum uykulu uykulu yine. Ankara'da miyim Amerika'da mi??? Sonra gozlerimi hizlica actim, ben Amerka'dayim dedim. Bu demek ki Konur'daki veya Karanfildeki o kalabaliga karisamam, oylesine kitapcilarda dolasamam, simitcilerde bir bardak cayima simiti katik edemem, hele hele Sakarya'da hamsi-ekmek hic yiyemem.



Sinasi'de kendi anadilimde tiyatro izleyemem, ya da Opera binasinda bale izleyemem. Kizilay'dan kestane alip da yiyemem. Kale'nin eski evleri arasinda dolasamam, Ulus'un halinde oylesine peynircilerin, zeytincilerin, balikcilarin arasinda dolasamam.



Offf offf cok ozledim Ankara'yi. Tum gencligimi gecirdigim gri sehrimi. Keske orada olsam simdi, su Christmas tatilini orada gecirsem :((. Gecen yaz Turkiye ziyaretinde Ankara'yi ziyaret etmeyince boyle oldum. Gelecek sefere Ankara'da zaman gecirmeden donulmeyecek ABD'ye...



Ankara'dan okuyanlara selamlar....

new york: i love you

Paris, je t'aime'den sonra merakla bekledigim bir filmdi new york: i love you. Maalasef Paris je t'aime karsilastirilamayacak kadar vasat buldum filmi. Film Paris versioyonundaki gibi ayri kisa filmlerden olusmamakta. Tum filmler icice gecmis bu versiyonda. Genel olarak, filmler ask ve iliskiler uzerine. New York'u New York yapan farkli milletler, fakli dinler gosterilmekte kisa filmlerde. Ozgur cinsellik ve sigara bolca malzeme edilmis filmlerde.

Filmi izlerken ne zaman Fatih Akin'in filmini gorecegim diye bekledim. Maalesef cok etkilenmedim Fatih Akin'in oykusunden. Onun kisa filminde Ugur Yucel bir Cinli kizin resmini yapmak isteyen bur ressami canlandiriyor. Cok kisa bir filmdi. Cok fena degildi ama bir basyapit da degildi.



Filmde en basarili film, bence en sonda yer alan yasli bir ciftin gunluk yasamini konu alan kisa filmdi.

Gadjo Dilo

Yine muzik dolu bir film izledim. Romanya'da bir bir kasabanin cevresinde kurulmus olan bir Cingene kasabasinda gecmekte film. Paris'li bir genc babasinin izinden gitmekte. Babasinin devamli dinledigi Nora Luca kasetini alip Romanya'nin yollarinda Nora Luca'yi aramakta genc. Bir cingene koyune dusuyor yolu bu arayis icinde. Cingelerein renkli yasamlarini, uzuntulerini, sevinclerini, kaygilarini, ve diger insanlarin cingenelere karsi olan onyargilari anlatilmakta. Biraz Emir Kusturica filmlerini andiriyor film.

Cok eglenceli, muzikle icice. En guzel ses tabii ki Nora Luca'ya ait.



Bir baska sarki yerel bir Cingene'nin agiti.


Hos bir film bence, izlemeye degdi diyebilirim.

mahallemde sonbahar

Yasadigim sehirin en cok sevdigim yani dogasi sanirim. Kapidan disari cikinca, her mevsim degisen renkleri ile agaclar cercelevemekte evleri. Cogu sehirde bu kadar agaci gormek bir luks olsa gerek. Turkiye'deyken gercekten yesillik bir yer bulmak icin 2-3 saat sehrin disina cikmak gerekirdi. Ama burada, kapimdan cikinca iste soyler manzaralarla karsilasiyorum.


Bu renkler maalesef cok gecici bir sure ile bizleri sevindiyor. Sadece 1 haftada renk degisimin zirvesi yasaniyor. Ertesi hafta genelde tum yapraklar dokulmus oluyor. Artik agaclardaki renk degisimin ne kadar surecegini tahmin ediyorum. Ve iki yakam bir arada da olsa bir sekilde kendimi disariya atiyorum.







Mahalleler bu kadar huzurlu ve guzel oldugu halde, tadini cikaran insan pek yok maalesef. Insanlar dogal parklara gidiyor, ama kopeklerini dolastirmadiklari surece mahallelerinde turlamiyorlar.



Tum sokaklar da bana kaliyor dolayisiyla. Doyasiya fotograf cekip yuruyus yapiyorum ve boylesine agac zengini br sehirde yasadigim icin sukrediyorum.

overture(hom rong)

Bu aralar yogun bir sekilde farkli ulkelere ait filmler izlemekteyim. Bunlarda en hosuma gideni, dun aksam izledigim overture (hom rong)'du.Thailand'ı olaganca egzotikligi ile karsimiza koyuyor film. Geleneksel muzik aletlerinden biri olan ranad-ek (bir cesit zaylofon(xylophone)) ustasinin(Luang Pradit Pairoh) yasam oykusu. Cok kucuklugunde bu muzik aletinde ustaligini ve yetenegini kanitliyor.



Filmin basinda, rand ek biraz kulagimi tirmaladi. Muzigin kalitesini takdir etmek icin insanin kulagini egitmesini gerekiyor biraz. Hos bu her turlu sanat icin gerekli. Kubizm'i takdir etmek icin kubizm'i bilmek lazim, degil mi?

Filmin amaci, askeri donem sirasinda geleneksel muzigin Thailand'da yasaklanmasi. Turkiye'nin de tarihinde yaptigi benzer bir hatayi yapmislar Thailandlilar. Geleneksel muzik yerine, batinin muzigini halka dikte edince modernleseceklerini dusunmusler. Ve cogu geleneksel muzik aletinin calinmasini yasaklamislar. Kulturun en onemli ogelerinden biri olan geleneksel muzigi yok etmek, bir ulkeyi modernlestirmeye yetmiyor. Bizi etmedigi gibi gecmiste.

Herneyse, filmin zirve noktalarindan birinde genc muzisyen bir ustayla yaristiriliyor. Ikisi de ranad'da ustalar. Bu sekansi bir iki kez izledim. Gercekten hos, tavsiye ederim.

songs from the southern seas


Global Lens filmleri kapsaminda gosterilen Kazakistan'dan Guney denizlerinden sarkilar adli bu filmi seyrettim.

Film, Kazakistan'in bir koyunde gecmekte. Bir Rus ciftci aile ile bir Kazak ciftci aile komsular. Rus ailenin ilk cocugunun dogum sahnesi ile basliyor film. Hem anne hem baba sarisin ve renkli gozlu, ama dogan cocuk esmer, hafif cekik gozlu ayni komsulari Assan gibi. Bu dogan cocuk uzerine, tabii ki Rus koca, Kazak komsusuyla ile karisi arasinda olasi bir iliskiden supheleniyor. Karisi da, komsusu da inkar etse de cocuk tam bir Kazak. Bu cocugun sirrini filmin sonunda anliyoruz. Cok dokunakli ve destansi bir sonu var filmin.


Film, bana ortaokulda ve lisede okudugumuz Orta Asya'ya dayanan kokenlerimizle ilgili bolumleri hatirlatti. At ustunde bozkirda dolasan, gocebe hayat suren, at sutu icen atalarimiz, hala Orta Asya'da o hayati surmekteymis meger. Nedense film benim icin cok anlamliydi, kendimi cok farkli hissettim sonunda, biraz aidiyet duygusuydu sanirim. Filmin sonlarinda ingilizceye cevrilmeyen birkac Turkce cumleyi de salonda anlayan tek kisi olmak da hosuma gitti sanirim.

Filmin farkli bolumlerini ayirt etmek icin perdeye yansitilan kuklalar kullanilmis. Bu kuklalar cok siirimsi bir oyku anlatiyorlar bize. Bir arayisin oykusu bu. Cok cok guzel bir oykuydu.

Ayni zamanda filmdeki sinematografi de cok basarili. Goruntuler super. Daglarin arasindaki koyun manzarasi, at surulurkenki bozkir manzaralari sahane.

Shel Silverstein

Bir arkadasim beni Shel Silverstein ile tanistirdi. 'The giving tree 'adli bir kitabini odunc verdi bana. Pek odunc vermesine gerek yokmus aslinda. 10 dakika'da okuyup bitirdim kitabi. Ama etkisi kaldi sanirim.

Herseyini vermeye hazir bir agac ile bir cocuk arasinda gecmekte kitap. Cocuk, agaci kucuk yasinda taniyor ve hayatinin sonuna kadar hayatinda tutuyor agaci. Ilk baslarda tum zamanini agacla geciren cocuk, hayatinin fakli donemlerinde agaca farkli gereksinimlerle geliyor, ve agac cocugun gereksinimlerini elinden geldigince hep karsiliyor.

Insanoglu'nun yasam dongusu cok guzel anlatilmis kitapta. Cok sevimli bir kitap. Kutuphane'de veya kitapcida bulursaniz okumadan birakmayin.

Kitabin animasyon versiyonu surada. Yazarin sesinden kitabi izleyebilirseniz.