Osama

Uzun zamandir herhangi bir film uzerine yazmamistim. Sanilmasin ki bu arada hic film izlemedim, izledim de, kayde deger bir yapim bulamadim. Bu film uzerine de yazmaktan emin degildim. Film sonunda hikayeye uzulmekle beraber, ne kadarinin dogru ne kadarinin abarti oldugunu dusundum. Nedense bir yanim inanmak istemiyor Afganistan'da yasanan acilara. Ama bir yanim tum bunlarin dogru oldugundan emin.

Filmde, Taliban doneminde Afganistan'da kadinlarin neler cektigini gosteriliyor. Evin tum erkeklerini savasta kaybeden bir aile, 13 yasindaki kizlarinin saclarini keserek ve kiyafet degisimiyle, onu evin erkegi yapiyor. Cunku o donemde kadinlar calisamiyor. Erkeksiz sokaga cikamiyor. Ailenin sofrasi ekmek yuzune hasret. Bir muhallebici dukkaninda calismaya basliyor kiz, erkek kiligina girdikten sonra. Ama cok buyuk baski hissetmekte. Kiz oldugu anlasilirsa idamla cezalandirilacak. Bir sure burada calistiktan sonra Talibanin adamlari tarafindan kesfediliyor. Taliban bolgenin tum erkek cocuklarini egitmek icin topluyor. Hem askeri hem dini bir egitim. Tabii bizim kizi yani Osama'yi da alip okullarina goturuyorlar. Burada birilerinin onun kiz oldugunu anlamamasi icin epey caba gosteriyor Osama. Egitim sirasinda pratik olarak gosterilen gusul abdest alma olayinda, hocasi onu periye benzetiyor. Diger erkek cocuklar bunun ustune gidip onun kiz oldugu ile ilgili suphelerde bulunuyorlar. Agaca tirmanarak erkek oldugunu ispata calisan Osama, hocalari tarafindan bir su kuyusuna asilarak cezalandiriliyor. Ceza'nin etkisi ile Osama'nin ayaklarina dogru kanlar akmaya basliyor. Boylece Osama'nin kiz oldugu anlasiliyor. Taliban'in adamlari onu hapse atiyor. Sonra halk onunde idam karari veriliyor. Bu arada oradan gecen 75 yasindaki bir adam, onunla evlenebilecegini soyluyor. Bunun uzerine kiz ona teslim ediliyor. Adam Seyyal Taner'in Leyla sarkisini soyleyerekten onu 4 esli 30 cocuklu haremine goturuyor. Film adamin gusul abdest almasiyla bitiyor. Filmin hikayesi tam bir acilar kesmekesi. Hikayeden nedense cok etkilenmedim. Nedenini cidden bilmiyorum. Belki oyunuclarin gozlerindeki acinin katilastirdigi ifade bana da gecti.

Ben filmin asil muziklerini ve goruntulerini cok begendim. Filmin yonetmeni Siddiq Barmak, altin kamera odulu ile donmus Cannes'dan. Muziklerini Mohammad Reza Darvishi yapmis. Cok basarili buldum sanatciyi. Kandahar filminin muziklerini de kendisi yapmis. Filmin asagidaki fragmaninda muzikten ve goruntulerden kirintilar bulunabilir.



Sonuc: Yuzune acinin izleri yerlesmis 13 yasindaki bir kizin uzucu bir hikayesi. Tam bir dram. Youtube videosunda sadece muzigi dinlemek bile ne kadar derin bir aci oldugunu hissettiriyor.

bıraktığın izler...


Silinecekler birer birer...
(Bir nurvenur fotosu)

göçmüş kediler bahçesi

Bir yil once bu zamanlar okudugum halde tum oykuleri tum ayrintilariyla hatirliyorum. Oykuler metaforlarla dolu. Bilge Karasu'nun derinligi kitabin her kosesine sinmis. Kitabin icinde benim favorilerimden biri olan "Dehlizde Giden Adam" adli oykuden sonra gelen kisacik bir pasaj var. Onu aktarayim.

"Adamin biri bir deniz baligi tutmus gunun birinde, o kadar sevmis ki yaninda hep kalsin istemis. Her gun suyunu tazelermis, denizden kova kova cekip tasiyarak. Bir sure sonra usanmis deniz suyu tasimaktan, musluk suyunu denemis. Balik biraz tedirgin olmus ama alismis sonunda tatli suya. Gel zaman git zaman adamin icinde bir merak olmus, tatli suya alisan balik havaya da alisir mi diye... Balik once bogulayazmis, debelenmis, sonunda havaya da alismis. Gunlerden bir gun adamin denize gidecegi tutmus. Baligi da yaninda. Koymus onu cakilligin golgeli bir kosesine, kendi de denize girmis. Cocuklar geciyormus oradan o ara. Baligi gormusler. Nasilsa, acimislar, bu balik karaya vurmus, yazik, denize atalim, demisler. Adam deliler gibi yuzup yetisesiye balik boguluvermis denizde."

The Bastard of Istanbul

Bol karakterli, bol tasvirli, cinli-perili bir kitabi daha Elif Safak'in. Her Elif Safak kitabi gibi, insan elinden birakmak istemiyor kitabi. 3 gunde bitirdim, yapmam gereken onca ise ragmen. Ingilizce versiyonu gercekten akici. Kitap sonrasi arastirmalarimdan, Turk okurun Turkce cevirisinden pek hoslanmadigi anlasiliyor. Ama ingilizcesi tatmin ediciydi. Arastirmalarimdan, kitabin adindaki pic lafinin cogu okuru ve kitapciyi rahatsiz ettigi anlasiliyor. Ben adini cok rahatsiz edici bulmadim dogrusu. Ama turkce adi ile ingilizce adinin neden farkli oldugunu merak ettim. Biri "Baba ve pic" digeri "Istanbul'un pici". Ben ikisini de kitapla tam ozdeslestirmedim. Ben olsam "Asure" koyardim herhalde ismini. Sadece isimleri degil, kapak tasarimlari da farkli cevirilerde.

Turkce tasarim: Benim favori kapagim bu. Bence kitabi iyi yansitiyor. Bir catinin altinda binlerce olmayi, tanelerin sacildiktan sonra dagilmasini, dis kabugun altinda binlerce kanli olayin olabilecegini, her ailenin disaridan sakladigi aci verecek sirlarinin oldugunu animsatiyor bana.

Ingilizce tasarim: Ingilizce tasarimi şık ama kitabla ilgisi yok. Hicbir metaforik ozelligi yok.


Italyanca tasarim: Minareye girmis bir nar. Bu genocide'e direkt gonderme. Allahtan minare nar suyuna boyanmamis. Bence hic dusundurmeyen bir kapak tasarimi.

Neyse kapak tasarimlarnini verdikten sonra, kitaba ve yazara tekrar doneyim. Oncelikle birkac olumlu sey soyleyeyim kitapla ilgili. Farkli kulturlerin yasam tarzlarindaki degisiklerin saptamasi kitabin guzel yani. Ben ozellikle Amerika tarafindaki gozlemleri cok sevdim. Hala US'i gozlemleme asamasinda oldugumdan herhalde. Her kitapta Elif Safak bir konuya yonelik bilgisini ispatliyormus gibi geliyor bana, bu kitapta da farkli kulturlere ait ne kadar cok sey bildigini gosterdi. Pinhan'da ne kadar Osmanlica kelime bildigini ve cinler-periler-dervisler-tekkeler uzerine neler bildigini gostermisti. Kendisini tebrik ediyorum.

Simdi de bu kitabin onceki kitaplardan farkina gelelim. Bu kitapta Elif Safak Turkiye'li olmasindan oturu bir rol ustlenmis. Onceki kitaplarinda, Turkiye'de yasayan bir grubun elcisi degildi. Simdi Ermeni'lerin elcisi olmus. Yasadiklari surgunu dile getirmis. Bunu yaparken bir Turk ile bir Ermeni aile kullanmis. Turk aile akil sagligi yerinde olmayan, tarihini bilmeyen kadinlardan olusmakta. Ermeni aile gorece daha derli, toplu. Biraz aile icinde birbirlerine cok karisiyorlar, ama akil sagliklari yerinde, tarihlerini biliyorlar. Turk aile ise garipliklerle dolu. Turk tarafi gecmisinden bihaber. Ermeni kizdan "Turkler ermenileri oldurdu, o kista kiyamette surdu" lafini duyunca ah "Turkler canavar olmali" diyecek kadar catlak kadinlardan olusmakta Turk aile. Yani tamam cogu ortalama Turk, Ermenilere hangi tarihlerde neler yapildigini birebir bilmiyor olabilir de, bu kadar da salak degiliz. Bu kadar da Turk kimliginden soyutlamiyoruz kendimizi. Evin kizinin erkek arkadasinin ismi Aram ama bu Turk aile Aram'in hic Ermeni oldugunu dusunmemis. Turklerin dummy'ligi gereginden fazla abartilmis kitapta bence.

Aci ceken bir Ermeni ailesi ile Istanbul'da zevki sefa suren bir Turk ailesinin, soykirimin iki yanini temsil etmesi pek de adil degil. Yazarin yansizligini bozuyor. Cocuk masallari yazan masum bir Ermeni yazarin bir gecede evinden apar topar alinip oldurulmesi. Acimamiz icin daha ne kadar duygu somurusu yapabilirdi, bilemiyorum. Kendimi sezercik'in senaryosunu okurken hissettim bazen.

Yazar okuyucuyu Ermeni ailenin acili tarihine uzulmeye, onlara acimaya, ailenin yerine koymaya o kadar zorluyor ki. Zorluyor diyorum cunku, bir degil, iki degil, kac kez ayni tehcir farkli Ermeni insanlar tarafindan dillendiriliyor. Yazar "Turkler tarihini unutur, Ermeniler 100 yil oncesini gun-be-gun hatirlar" diyor, ama bu mesaji binlerce kez tekrarliyor. Okuyucuya hic dusunme-tartma-sorgulama sansi birakmiyor. Sanirim ben kitaplarda mesajin ya da olaylarin okura dayatilmasini sevmiyorum. Biraz acik uc olmali okura kalan. Kitabin sonunda 3 kez ailenin soyagaci anlatildi, sanki bir kere de bu iliskileri kuramayacak okur. Zaten bastan belli bunlarin akraba cikacagi, hicbir surprizi yok ki. Sanki buyuk bir kurguymus gibi gururla 3 kez tekrarlamaya gerek yok. "Pic"in babasini da ilk 40 sayfada soyleyebilir, ortalama bir okur. Ama illa kadin dummy okuyucular icin herseyi bir bir aciklayacak, Allah'tan resimler cizerek dugumu bir daha en sonda gostermemis. Ben tum Elif Safak kitaplarinin sonunda hayal kirikligi yasiyorum, bence iyi toparliyamiyor, tatmin edici bir son olmuyor. Mustafa'nin sirf uvey-kizini almasi icin Istanbul'a gelmesi. Ben de yuttum. Peh.

Baskaca, her zamanki gibi Elif Safak gereksiz karakterlerle doldurmus kitabi. Mesela, Zeliha'nin Aram adli sevgilisi oyle zorlamaki. Herhalde sonradan katti kitaba. Kitabin sonunda anlattigi gereksiz olu arabasi soforunun hayat hikayesinde dayanma gucumu kaybettim sanirim. Saymadim ama kitaptaki karakter sayisi 60'dan fazla. Iki ailenin soy agaclari, uzaktan akrabalar, internet'teki karakterler ve Kafe Kundera'daki karakterlerle birlikte. Bir de bazi gereksiz tasvirler-olay anlatislari var. Son bolumde, futbol taraftarlarinin gecis torenini anlatisi 3 sayfayi buldu. Bunu hem de kitabin bitimine 10 sayfa kala yapti. Sanki bu taraftarlari anlatmasa olmazdi. Kitabin butunlugu bozulurdu maazallah.

Kitaptan sonra aklimda kalan sorular: "Osmanli devletinde bazi Ermeniler niye bir gecede toplanip olduruldu, niye Ermeniler evlerinden suruldu, ne tetikledi gercekte bu olaylari, niye baska azinliklar degilde Ermeniler suruldu, kimin fikriydi tum bunlar, kimin karari??". Sanirim bu konularde Elif Safak'in "bir vamis" ile baslayan masalindan cok yansiz gerceklere ihtiyacimiz var.

kas-goz


Bir onceki mesajimda Kas'tan bahsettim ama hic oradan fotograf yuklemedim. Arkadasim benim icin fotografi HDR'ye cevirdi. HDR kisaca su demek, ayni kareyi farkli isik degerleriyle cekiyorsunuz ve sonra bunlari birlestirerek tek bir kare elde ediyorsunuz. Biraz zahmetli bir is ama super netlik ve super isik degerleri elde edilebiliyor. Bu fotografa bakarak Kas hatirlanmaz elbetteki, sadece benim penceremden bir evin penceresi. Iste o kadar....

donus

Tatildeydim. Dondum. Her tatil donusu zor olur da, tatilden boyle elin memleketine gelmek daha bir zor oldu. Her neyse alisacagiz burada yasamaya yeniden.

Turkiye tatilinde bol bol gezdim, yemek yedim, ailemi gordum. Cok fazla film izlemedim. Cok fazla kitap da okumadim. Ama bol bol fotograf cektim. Profesyonel makinem yanimda degildi. O yuzden cok keyif alamadim, ama 2000'e yakin fotograf cekmisim. Bunlardan belki 20 tanesi tatmin edici. Birkacini simdi koyayim buraya.


Fotograf Kusadasi-Davutlar'dan. Cok guzel gunes batiyor bu tatil beldemizde. Gunes batisi haricinde yazlikcilarla dolu bir yer. Milli parkinda denize girmek hostu.




Bu fotograf da Patara'dan. Patara da cok uzun ince kumlu bir plaj var, cok dalgali bir denizi var, muthis bir ruzgar var. Yukarida ki col gorunumu bu ruzgarin sayesinde. Ayrica Sirince, Efes ve Kas'a da gittim tatil boyunca. Sirince'yi cok sirince buldum. Kas'a uc yildir gitmiyordum, ozlemisim biraz, bu sefer hep Kucuk Cakil'da denize girdim. Kucuk cakilda tatli su ile deniz suyu karisiyor, o yuzden bazi yerlerde yuzeyde buz gibi su derinde simsicak su vardi, bol bol daldim, cok guzel balikciklar gordum. Cok dinlendiriciydi Kas.

Tabii Ankara ve Sivas en fazla kaldigim yerler oldu. Ankara'da en sevdigim insan, Sivas'ta kocaman ailem yasiyor:) Bir tane de Sivas yollarindan bir foto yukleyerek bugunku yazima nokta koyayim.

siyah beyaz

Daha once fotograf'la ilgili bir yazimda (su yazim olmakta) Dennis Stock'un bir San Dieo fotografina yer vermistim. Ben de hafif ona ozenerekten su fotografi cektim San Diego gezimde. Biraz hosuma gitti bu fotografim, o yuzden buraya koyuyorum.



Bir de Nina Simone'dan bir sarki ekliyorum yazima: "Feeling Good"



Feeling Good - Nina Simone

girl interrupted

1960'li yillarin sonlarinda akil hastanesinde gecen bir film. Bas kahramaniz Susanna rolundeki Winona Ryder. Filmi kutuphaneden almamdaki tek sebep de o. Onun yaninda Angelina Jolie de oynamakta, bu da filmi almasam mi acaba dedirten bir faktor. Angelina buranin televole dergilerinin bas kahramani oldugundan biraz onyargiyla bakiyorum kadina. Ama bu filmdeki performansiyla yardimci kadin oyuncu oskari almis. Cok kotu degildi oyunculugu.



Filmde Winona Ryder "borderline personality " problemi ile bu hastanede kaliyor. Bu hastaligin ismini cok sevdim, "sinir cizgisi kisiligi". Tam bir cevirim olmasa da boyle birsey. Hastalikta mod degisimi yasanmakta, olmadik yerlerde beklenmedik hareketler yapiyor hastalar, bazen halisulasyonlar gorulmekte, intihara meyil var. Winona da bir intihar girisimi sonrasi ailesi tarafindan zorla buraya gonderiliyor. Disaridan cok normal gozuken bir kiz. Psikolog bir arkadasim, gercek hastalarin daha da normal olduklarini soyledi. Her neyse hastaneye yattiginda, degisik hastalar filmin parcasi oluyor. Bir tanesinin zayiflama hastaligi var, bir tanesi ilac bagimlisi, bir tanesinin patolojik yalan soyleme hastaligi var. Angelina Jolie'nin hastaligi biraz muglak filmde. Dvd'den cikarilan sahneleri izledigimde ani krizler gecirdigini ogrendim. Angelina, filmde cok guclu bir karakter, hastaneden kacan, her defasinda polis esligine tekrar donen biri. Filmin kotu kizi. Diger hastalari cizgi disina cikaran biri. Zaman gectikce, Winona tum hastalari seviyor, onlarla arkadas oluyor, hatta bu yuzden hastaneden cikmak bile istemiyor. Ta ki, Angelina bunu ikna edip birlikte kacana kadar. Filmde ikisi arasinda bir cekim de var. Winona zayif- Angelina guclu. Winona, Angelina'dan cok etkilenmekte. Kactiklarinda kendilerinden once cikarilan yine hasta bir kizin yaninda bir gece kaliyorlar. Angelina, her zaman dogru gozlemler yapip, bunlari acimasizca dile getiren biri. Kaldiklari kizi da bu gozlemleriyle intihara surukluyor. Bu olay, Winona'yi kendine getiriyor, her zaman olmeyi istemis biri ama olumu hic gormemis biri. Gordukten sonra da iyiesmeye karar veriyor. Hastanedeki bas hemsire Whopie Goldberg ve psikolog'un yardimlari sayesinde bir yil icinde iyilesip cikiyor.

Simdi film elestirisi yapayim biraz, filmin senaryosunda eksiklikler oldugunu dusunmekteyim, bazi bolumler cok kopuktu. Cok fazla devamlilik hatasi yapilmis. Ayrica akil hastanelerine cok optimist bir acidan bakilmis, mutlu bir sonla bitmesi de filmin etkisini cok dusuruyor kanimca. Silinen sahneler silinmeseymis diye dusundum bir de, Winona'nin nasil intihar ettigi burada anlatilmakta, ayrica filmin adinin nereden geldigi de yine silinen sahnelerde gosterilmekte. "Girl Interrupted" asagida ki resmin adi.



Bu resimdeki kizin akli yaptigi isten tamamiyle baska bir yerde. Bulundugu resmin bir parcasi degil gibi, resimden cikmak istiyor. Susanna Kaysen'de yasadigi hastane yillarini, bu resimin adi ile ayni olan kitabinda anlatiyor. Sonra da kitap filme cevriliyor.

Filmle ilgili bir youtube klibi koyayim. Bu klibi soundtrack sarkisindan dolayi sectim. Sarkinin adi: "How to Fight Loneliness"




Sonuc: Psikolojik filmlerden hoslananlar icin hos bir secim olabilir. Ama bu film bir "Guguk Kusu" degil. Onun yaninda cok ciliz kaliyor. Hafizalara onun kadar kazinmiyor. Bu filmden bu kadarlik deyip bitireyim.

bir yaz gecesi ruyasi

Gecen hafta San-Diego'daydim. O yuzden cok fazla yazamadim buraya. Hazir San-Diego aklimdayken birkac gozlem yazayim oraya dair, eger yolunuz oralara duserse diye. O kadar buyuk ve buyuleyici bir sehir degil oncelikle. Daha cok bir plaj sehri. Burada gittigim her sehri Turkiye'de ki bir sehirle ozdeslestirme cabamdan dolayi azicik Mersin tadi aldim bu sehirden. Sehir de cok fazla Meksika havasi hakim, sehrin merkezinde her 10 kisinin 8'si Meksikali. Ispanyolca San-Diego'nun resmi dili gibi. Sehrin merkezinde bizim koy evlerini andiran eski bir Meksika mahallesi var, "Old Town" diye, benim icin en farkli noktasi burasiydi San Diego'nun. Insan kendini Zoro filminin setindeymis gibi hissediyor. Bunun haricinde bir de Balboa parki gorulmeye degebilir de degmeyebilir de. Ben cok etkilenmedim parktan, birkac sarayimsi yapi vardi, bu yapilarin her birinin icinde de uc-bes gereksiz muze vardi. San-Diego tren yollari muzesi gibi, fotograf mazemeleri muzesi gibi. ABD'de cerden copten muze yapma huyuna bayiliyorum yani. Su fotograf Balboa parkinin en gorkemli yapisini gostermekte.


Bu turistik mekanlarin haricinde guzel plajlar var San Diego'da. Coronado adasinin gercekten altindan kumlari var. Mission Bay plaji ise en kalabalik plajlardan. Ben bu plajda bisiklet turu yapmayi tercih ettim, komforlu bisikletimle aldigim zevk doruktaydi. Su fotograf bisiklet turumdan.


Su fotograf da bu yaziyla ayni adli fotografim. Yine ayni plajdan. Sanirim en sevdigim fotom bu oldu. Turistik mekanlarda hic iyi fotograf cekemiyorum:(


Sonuc: ABD sinirlari icinde gorulse de olur, gorulmese de olur bir sehir. Eger gidecekseniz, yaniniza mutlaka hirka, kazak gibi kalin giyecekler goturun. Sirt cantaniza hirkanin yaninda, mayo, gunes kremi ve sapka da alin. Ulasim icin, gunluk kart alip tum otobuslere ve tramvaylara sinirsiz binebilirsiniz. "Green Line" tramway hatti cok rahat ve manzarasi yesil bir hat, yorgunsaniz, isiniz de yoksa, binip sonuna kadar gidip, tekrar donebilirsiniz. Ilk gezi yazimi burada nihayete erdireyim.

last.fm kesifleri

Bugun kodlama yaparken bir yandan last.fm dınledim. Bu sayede de Tunuslu bir udi olan Anouar Brahem ile tanistim. Cok hos muzikleri var. Muzik turu etnik jazz. Bir kac albumune baktim. Sanirim benim favori albumum Barzakh oldu. O albumde Kerkenah diye bir parca var. Hos bir parca. Maalesef internette bulamadim o parcayi. Yarin Tunus'lu danismanimdan daha genis bilgi almayi umuyorum kendileri hakkinda. Bir videosunu koyayim, Istanbul goruntuleri esliginde, Anouar Brahem muzigi.



Diger bir kesif ise, bir jazz flutcusu. Jeremy Steig. Ondan da bir parca ekleyemiyorum. Ama web sitesinde birkac hos parcasi var. Ben last.fm'de su parcasina denk geldim. Howling for Judy
Tamami cok hos. Azicik flut caldigimdan boyle bir parcayi ne kadar zor oldugunu tahmin edebiliyorum.

Bugunluk bu kadarcik yazayim...

american history x

Bu aralar havalarin guzelliginden dolayi eve kapanip film izleme oranim azaldi. O yuzden yazma oranim da biraz azaldi. Her neyse, dun aksam `american history x`'i izledim. Turkce adi: Gecmisin Golgesinde.

Filmde, Amerikan'nin en buyuk sorunu irkcilik islenmekte. O kadar buyuk ve derin bir sorun oldugunu buraya gelmeden once bilmiyordum. Herkes icin ayrilmis bolgeler var burada. Oturulan semtler, gidilen mekanlar zenci-beyaz diye ayriliyor. Mesela gecen hafta bizim burada iki farkli parka gittim, ilkinde bir tane siyah, ikincisinde bir tane beyaz gormedim. Diger bir ornek, benim oturdugum apartmanda 24 farkli daire var ve sadece birinde beyaz oturmakta, o da benim, ben de Amerikali beyaz degilim, yabanciyim. Maalesef en kotu semtlerde zenciler yasamakta, en kotu isleri zenciler yapmakta, otobuslere cogunlukla zenciler binmekte, bir de benim gibi yabanci ogrenciler veya sakat-suclu-ayyas-uyusturucu bagimlisi beyazlar. Demek istiyorum ki, olay cok ciddi ve derine yerlesmis, oyle sip diye cozulecek bir sorun degil.
Altinda cok fazla etken yatmakta, gelir seviyesindeki adaletsizlik, egitimdeki esitsizlikler gibi. Bir de zenciler de beyazlarla butunlesmekten yana degil gibiler. Dinledikleri muzik, giyinme tarzlari, konusma tarzlari, gittikleri kliseler, kullandiklari arabalar, sac tipleri. Kendilerini ayirmaya calisiyorlar. Kendi iclerinde daha mutlu gibiler. Amerika'da iki gruba dair farkli iki kultur var.

Her neyse, filmde islenen temel konu bu oldugundan bende gozlemlerimi aktardim. Filme gelecek olursak, LA'de ortalama bir beyaz ailenin iki fasist oglu uzerine donmekte. Bir itfaiyeci irkci babanin ogullari bunlar. Baba bir sekilde olduruluyor. Buyuk oglan Edward Norton bunun uzerine fasizan hareketleri destekleyen bir gruba uye oluyor, bir sure sonra lideri oluyor bu grubun. Sol gogsunun uzerine gamali hac dovmesi yaptirip odasina Hitlerin bayraklarini asacak kadar fasist oluyor. Sadece zencilerden degil, kacak olarak US'de olanlardan da nefret ediyor bu grup. Her neyse bu nefretin etkisiyle evlerinin onundeki arabayi soymaya kalkisan uc zenciyi olduruyor Edward. Oldurdugu an gozlerinde zafer piriltilari var. Iste o anin fotosu:



Hapiste uc yilini geciriyor. Hapiste kaderin cilvesiyle bir zenci ile birlikte calismak zorunda kaliyor ve zamanla onlarin da insan oldugunu farkediyor. Hapiste beyaz irkci arkadaslarinin iki yuzlulugunu de farkedip bu irkcilik hareketinden soguyor. Bu ona biraz pahaliya patliyor. Hapisten ciktiginda kardesini de bu hareketten kurtarmaya calisiyor. Filmin sonunu soylemeyim. Ama hos bir sondu ve gercekte de boyle olmasi gerekirdi.

Filmde yine bir yikanma-arinma sahnesi var. Edward hapisten ciktiginda evinde bir dus aliyor, boylece tovbe ediyor. Cocuklugundaki gibi ak-pak hissediyor kendini. Bu yikanma olayi butun kulturlerde gorulen bir arinma sekli.

Yonetmen, bazen duygu somurusu yapmakta. Beyazlari cok salak ve cahil gostermekte. Edward ile babasi arasindaki kitap diyalogu bu cehaleti gostermekte. Insan filmi izledikten sonra beyaz Amerikali dusmani olabilir.

Oyunculuklar hakkinda, ben Edward Norton'u o kadar begenmedim. Ne verdigi hitaplarda basariliydi, ne agladigi sahnelerde, ne irkcilik donusumunde. Cok ani bir donusum oldu. Yuzunde ya da hareketlerinde bir degisim olmadi. Bence adamin caylaklik donemine denk gelmis. Kardesinin oyunculugu daha iyiydi. Ama kardesinin hali tavri daha bir olgundu. O cocugun o irkci grupta iliski kurmasi cok beklenmedik bir durum. Ayni zamanda o yasta beyni bu kadar yikanmis birinin, abisinin kisaca hapis maceralarini anlatmasi uzerine, sihirli bir degnek degmis gibi degismesi inandirici degil. O yastaki cocuklar o kadar kolay ogut dinlemezler ve o kadar cabuk degismezler.

Ayrica filmde anlamadigim birsey 3 kisiyi olduren biri nasil oluyor da 3 yil hapisle kurtuluyor. Bu Amerikan yasalarini anlamadim. Gecen haftalar bir eyalette iki kisiyi olduren biri idam cezasi aldi. Filmde bu ceza olayini biraz daha gercekci isleyebilirlerdi.

Filmde akilda kalici diyaloglardan biri, Edward Norton ile zenci ogretmen arasinda gecmekte, hapishane ziyaretinde. Aslinda cok klişe.
-Zenci ogretmen, zencilere yonelik olumlu olarak hangi adimi attigini, kucuk bir degisim bile apip yapmadigini soruyor Edward'a. Tam cumleleri hatiramiyorum ama fena olmayan bir diyalogtu.

Asagidaki youtube videosu filmin kisa bir ozeti gibi.



Sonuc: Film Amerika'da irkcilik gercegini gostermede ya da bir kez daha altini cizmekte basarili. Senaryo da ve oyunculuklar da eksiklikler var bence. Imdb'de ilk 250sinin 42'sinde ama bence o kadar da degildi. Zenci mahallesinde oturuyorsaniz sesi kisik bir sekilde izlemeniz tavsiye edilir:)

capote

Ne zamandir izlemek istedigim Capote'yi sonunda izledim. Capote'yi tek izleme sebebim: Philip Seymour Hoffman'dı. Cok iyi bir oyuncu olarak goruyorum kendisini. Oynadigi her rolu ustune giyiyor. Profosyonellik ne demek ogretiyor insana. Filmi izledikten sonra tek dusundugum oyunculuk mesleginin ne kadar ciddi bir is oldugu idi. Maalesef film baska seyler dusundurecek kadar dolu dolu degil. Amerikan edebiyatinda ozellikle kisa oykuleri ve birkac romani ile taninan siradisi bir yazarinin -Truman Capote-nin en unlu kitaplarindan biri "Soguk Kanlilikla"(In Cold Blood)romanini yazma asamasi anlatilmakta filmde. Bu romani diger romanlardan ayiran en onemli ozellik kurgu olmamasi, gercek hikaye uzerine kurulu. Oncelikle belirteyim bir edebiyatcinin yasamindan bir kesit anlatilmakla beraber edebi bir lezzet yok filmde. Biraz hayal kirikligi yaratti.

Filmin kisaca oykusu: Bir ciflikte cok fazla para oldugunu duyan iki haydut cifligi basar, para bulamazlar, ama ciflikte yasayan aileyi sebepsiz yere oldururler. Bu olayi gazeteden okuyup ilginc bulan Capote omrunun yaklasik 4 yilini bu olay uzerine bir roman yazmaya adar. 4 kisiyi olduren Perry Smith'le arkadas olur. Onu ziyaret etmeye baslar, her ziyaretinde Perry'ye biraz daha isinir, kendisiyle ortak yanlar kurar, ozellikle cocukluk yillari ve aile yasantilari benzerlikler gostermektedir. Capote bu durumu: "Ayni evde buyuyen iki cocuktan birinin on kapidan(Capote), digerinin arka kapidan(Perry) ciktigini" soylerek vurgular. Filmde aklimda kalan tek edebi cumle bu oldu. Her neyse Capote'nin tek amaci: Perry'nin ciftlikteki insanlari neden oldurdugudur. Ulvi bir amac aramaktadir. Bu olumerde. Filmin sonuna kadar olum anini anlatmaz Perry. Capote de romanini bitiremez bu yuzden. Perry oykuyu sonlara dogru anlatir. Ama sebep pek de ulvi degildir. Olum anini tum detaylari ile ogrenen Capote Perry'yi bir daha ziyaret etmez. Idam oncesi Capote bunalimin esigindedir yine de Perry icin hic birsey yapmaz. Ne avukat tutar, ne onunla ilgilenir. Ama olaylarin gelisimi Capote'nin cokusu olur. Sadece Capote idamdan bes dakika once gelir ve Perry'den af diler. Ama sonucta Perry idam edilir.

Filmde ki Capote ve Perry'nin bir fotosu:



Gercek Capote:



Gercek katiller(Sagdaki Perry)



Capote'nin idamdan etkilenmesinde asil etken Perry'e duydugu asktir. Ama bu aska cok guvenemiyoruz. Cunku Capote'ye guvenemiyoruz. Ruh hali inis cikislarla dolu biri. Birden cok kimligi ustunde tasiyor, partilerde konuskan-eglenceli, ozel hayatinda mutsuz-suskun-densegiz-bencil. Ayrica Perry'ye soyledigi yalanlar pek guvenilir biri yapmiyor Capote'yi. Sadece Perry'yi romani icin kullanmakta ama ona duydugu sevgi ve empatiden kaynakli acilar cekmekte.

Filmden birkac sey:
-Unutulmaz kare --> filmin basindaki bugday tarlasi, fotografik anlamda cok hos bir kare.
-Benim inanmadigim filmde gecen bir Capote cumlesi: `Kabul edilen dualara, kabul edilmeyenlerden daha çok gözyaşı dökülür!’

Filmle alakali birkac sey:

-"In Cold Blood" kitabi filme cevrilmis ve imdb'de top 250'de. Ama ben bu filmi izlemeyecegim.

-Film'de Harper Lee'yi "To kill a Mockingbird" filminin galasinda goruyoruz. Bu kitap Harper Lee'ye pullitzer getirmis, irkcilik uzerine bir kitap.

Sonuc: Film Capote'nin derinlesen bunalimi ile sonlara dogru iyice bunaltici oluyor. Bunalmak isteyenlere siddetle tavsiye edilir. Oyle bunaltti ki ozel efektleri incelemeden dvd'yi cikardim bilgisayardan. Ozel efektlerde yonetmenin ve Hoffman'in yorumlariyla filmi tekrar izlemek vardi(Dayanilir gibi degil). Uzerine kurulan oyku de gunumuz Amerika'sinda cok ozel ve onemli degil. Sebepsiz yere adam oldurme olayi cok yaygin burada, bakiniz Virginia Tech. olayina. Ben cok etkilenmedim. Bir de filmde katilin aslinda cok masum biri oldugu gosterilmeye calisilmakta, adamin diger suclarindan hic bahsedilmemekte. Filmi izledikten sonra adama insan azicik aciyor, ama gercek hikayesi epey farkli. Cok acinasi bir adam degil. Baska birsey de film, benim gozumde ki yazar Capote imajini yerle bir etti. Daha once Capote'nin oykulerini okumustum. Ama bundan sonra okur muyum bilemiyorum, emin degilim...

edebiyat-mekan

Gecen sene trt2'de boyle bir program vardi Selim Ileri'nin sundugu. Genelde Istanbul'lu yazarlarin hangi mekanlarda kitaplarini yazdiklarini veya romanin icinde gecen belli bir mekana giderek programi orada yapiyordu. Yazar veya roman hakkinda konusuyordu. Bilmiyorum hala devam ediyor mu, ben bugunku basligimi programin basligindan esinlenerek sectim.


Bugun neredeyse her yazimda adi gecen "bizim okulun kutuphanesi" adli mekandan bahsedecegim. Selim Ileri'den farkli olarak mekanin her yonunden degil, sadece bir noktasindan bahsedecegim. Bu noktanin onemi asagidaki fotografta gorulmekte. Diger bir onemi Dvd koleksiyonuna cok yakin, heh he:)





Gecen kasim ayindan beri bu poster duruyor bizim okulun kutuphanesinde. Ozellikle posteri koyduklari ilk ay cok hosuma gidiyordu. Hep gulumsetiyordu beni. Birkac ay sonra posteri kaldirirlar herhalde. Kaldirilmadan fotografini cekmek istedim. Posterin yaninda da Orhan Pamuk'un kutuphanemizde olan kitaplarinin listesi var. Benim okumadigim daha durust davranirsam elime almadigim, ( cunku bir iki tanesini elime alsam bile bitiremedim), Istanbul ve hatiralar kitabi vardi. Hazir bu aralar bosken alip okuyayim dedim, ama kitap baskasindaydi, kitabin uzerinde iki tane de istek vardi. Dogrusu buna pek uzuldugum soylenemez. Yine hosuma gitti. Sonra listedeki diger kitaplari kontrol ettim, hepsi birilerinde, yogun talep var Orhan Pamuk kitaplarina. Bir yandan hosuma gidiyor, bir yandan da Amerikan toplumunun herseyi tuketme arzusuna mi kurban gidiyor diye endislendiriyor. Bu adamlar farkli kulturlerin en onemli filmlerini izliyorlar, muziklerini dinliyorlar, kitaplarini okuyorlar, yemeklerini yiyorlar, ama hepsi onlar icin bir maceradan ibaret. Butun bunlar onlarda iz birakmiyor. Cogu bir ertesi yil populer olan baska bir kitaba, baska bir filozafa, baska bir kulturun yemeklerine kayiyor. Onlara gore hersey tuketilmeli, ozumsediklerini pek sanmiyorum. Bazen okurken ne hissettiklerini merak ediyorum. Istanbul ve hatiralar, Istanbul'un nerede bile oldugunu bilmeyen bir Amerika'liya ne hissettiriyor acaba. Ya da Turk lokantasinda yedikleri karniyarik ne hissettiriyor. Biliyorum sacma bir ornek ama bana karniyarik annemi, kalabalik sofralari, lezzetin zahmetini hatirlatiyor bana. Sonra kulturlerin globallesmesi dogru mu diye dusune duruyorum. Her kultur kendi icinde ozel ve onemli gibi. Kultur'un en onemli parcalari muzik, edebiyat, folklor, yemek globallesince anlamini yitirip kuresel "tuketim hastaliginin" bir parcasi oluyor. Sonucta her yil birileri daha tuketiliyor. "Yunus Emre" yilinda Yunus'un siirleri, "Mevlena" yilinda mesnevi goklere cikariliyor. Ekonomi mi desem, kultur haydutlari mi desem tuketecek yeni seyleri hep buluyorlar. Mesela gelecek yil Afrika'daki bir kabilenin dans torenleri moda olabilir burada, hic sasirmam dogrusu.


Neyse cok uzatmadan bitireyim bugun. Bu yazi pek tutarli olmadi kendi icinde sanirim. Sonuc cumlesi bile yazmakta zorlaniyorum. Kisaca, yazarlarimizin, muzisyenlerimizin, filozaflarimizin dunya capinda taninmasi sevinc verici. Sadece tuketime ya da ekonomik carka kurban gitmeleri uzucu. Dilerim Orhan Pamuk 50 yil sonra da bir yerlerde bir afiste yer bulur kendine, edebiyat dergilerinde hala ismi gecer. Sadece bir yillik bir populerlikle kalmaz.


--The End--

fotografli bir US gunu



Haziran ayini, en buyuk tutkum olan fotografcilikla acayim. En son cektigim bir fotografimi da ekleyim yazima. Ben genelde kucuk ayrintilara ilgi duyuyorum, yukaridaki gibi. Soyut fotograflar cekmeyi seviyorum. Genelde ritmik ogeler, geometrik sekiller, perspektifler benim tarzim. Siradan seylere objektifin yardimiyla cok siradisi bakislar getirebiliyorum. (Cok alcak gonulluyumdur.) Cogu zaman kimse anlamiyor ne cektigimi. Ama ben seviyorum kendi fotograflarimi, dogrusu sadece kendim icin cekiyorum. Baskalari ne anlamis, onemi yok benim icin. Ne sanat icin sanat, ne toplum icin sanat, benimkisi kendim icin sanat.

Son cektigim fotograftan sonra Amerika'da kesfettigim birkac fotograf sanatcisindan bahsedeyim. Bu sanatcilardan gecen haftalar karistirdigim, bir fotograf dergisinden dolayi haberdar oldum. Derginin adi: Lenswork. Dergiyi internet sayfasindan da indermek mumkun.

Hosuma giden sanatcilari listeleyim:


1) Chris Raecker : Carnaval diye bir serisi var. Gokyuzunu cok hos kullanmis. Web sitesinde sadece karnaval fotograflari var, baska fotograflarina ulasamadim. Nasil bir teknikle bu goruntuyu elde ediyorlar merak ediyorum. Bir fotosu:






2) Mitch Dobrowner: Bu fotografcinin da tum fotograflari siyah beyaz. Fotograflarinda infrared filtre kullanmis. Zaten bu infrared kotu bir agaca bile degisik bir tad katiyor. Adamin en son fotograflari Arizona'dan. Bir fotograf da Mitch Dobrowner'den koyuyorum. Ben tum fotograflari arasinda en cok bunu begendim.



Bir de son zamanlarda kesfettigm bir fotograf web sitesinin adresini vereyim. Iste burada

Bu site araciligiyla tanidigim bir fotografci da Dennis Stock oldu. Dennis Stock unlu bir Magnum sanatcisi. Tanimamak benim ayibim. Daha once ismini duymamistim. Ondan da bir fotograf koyarak bugun ki yazimi tamamlayim. Fotograf'ta gokyuzunu andiran deniz aslinda. Dikkatli bakinca insanlari da gorebilmekteyiz. San-Diego'dan bir foto. Bir de unlu bir Miles Davis fotosu var bu sanatcinin, onu buraya koymuyorum. Ama o da enfes.

organ

ABD'de bir onemli gundu bugun. Memorial Day. Sehitleri ve gazileri anma gunu. Diger bir adla tum halk icin dinlenme, piknik, mangal yapma gunu. Benim icinse bisikletle ve youtube'le gecen saatler oldu. Youtube'a bir girdim, ciktigimda 3 saat gecmisti. Dolayisiyla bugun izlemem gereken filmi izleyemeden yarin kutuphaneye teslim edecegim. Neyse artik bir daha aliriz.

Gecenin en begendigim youtube parcasini paylasayim siz sevgili okurlarimla. Unlu bir Bach eseri. Pipe organ ile icra edilmis. Lutfen sonuna kadar dinleyin. Toccata ve fugue terimlerini bilmeyen benim gibi muzik cahili bir insan bile cok sevdi.




Bu parcayi begenmemde belki gecen haftalar gittigim bir organ konserinin etkisi var. Konser oncesi organ'a karsi biraz onyargi beslemekteydim ne yalan soyleyeyim. Genelde kiliselerde calinan, tiz sesler cikaran bir enstrumandi benim icin. Biraz kulaklarimi tirmalamaktaydi ne zaman dinlesem. Fikrim konser sonu degisti. On yargilarim sayesinde konserin ilk baslari eziyet gibi gecti dogrusu, sonra anlamaya, zevk almaya calistim, zorladim kendimi, konser bittiginde organi seven biriydim. Sanirim iyi bir muzisyene denk geldim, sansliyim.

Organ hakkinda birkac bilgi: Borulari olan bir alet. Sesi piyano gibi tellerle degil bu borular yardimiyla cikartmakta. Piyano gibi keyboardi da var. Genelde 5 katmanli bir keyboard sistemi var. Keyboardun yaninda duraklari ayarlayan kolcuklar var. Pedallarda cok karisik.(O yuzden parcada adamin ayaklari da elleri kadar gosterilmis.) Aleti iyi calmak basli basina bir dert. Benim onyargilarim kotu calanlardan da kaynaklanmakta belki.

Bence organi calan kisilerin en buyuk dezavantajlari, cok yuksekte bir yerde olan enstrumanla seyircilerden cok uzak olmalari, diger bir kotu yon seyircilere arkalarini donup aleti caliyorlar. Bir de yanlarinda kollarla oynayan adam cok dikkat dagitici.

Daha fazla ayrinti suradan temin edilebilir.

Sonsoz: Organ'dan korkmayalim:) Ama her organ gordugumuzde dinlemek icin cok gonullu olmayalim:) Secelim:)

rashomon

Akira Kurasowa'nin 1950 yapimi bir filmi. Imdb'de 8.4 puani var ve ilk 250'de 72.sirada. Imdb'deki ilk 250 filmi seyrettim demek adina, bu filmi de seyrettim.


Film yagmurlu bir gunde Rashomon adli bir tapinakta basliyor. Bir rahip ve bir ormanci
sahitlik yaptiklari bir cinayet davasindan cikmis, anlatilan hikayeler kafalarini karistirmis biraz. Bu arada mahkeme cok degisik. Sadece taniklari ve olaya karisanlari goruyoruz. Karar veren ve soru soranlar yok. Sorulari da duyamiyoruz. Cevap veren kisi soruyu tekrarliyor. Biz de boylece ne soruldugunu ogreniyoruz.


Cinayete sebep olan olaylar soyle gelisiyor. Bir adamla karisi bir ormanda bir yere gidiyor. Kadin at ustunde gidiyor, kocasi bir elinde atin yulari ile yuruyor. Kadin yuzunu tul ile orten degisik bir sapka takmis. Yani kadinin yuzunu uzun bir sure gormuyoruz. O sirada ormanda uyuklamakta olan bir haydut'un yanindan geciyorlar. Haydut bunlari suzuyor, sonra uykusuna donuyor. O arada hafif-tatli bir ruzgar esintisi oluyor, haydut esintinin etkisiyle gozlerini aciyor. Ayni ruzgar kadinin tullu sapkasini araliyor ve kadinin yuzu goruluyor. Bu ruzgar cok hos bir ayrintiydi. O yuzden anlatayim dedim. Kadinin acilan yuzu asagida.


Haydut kadinin yuzunu gorunce tekrar uyuyamiyor. Kocasini bir yere baglayip, kocasinin onunde kadina tecavuz etme planini kurup, plani gerceklestiriyor. Bu tecavuz olayindan sonra kadinin kocasi olduruluyor. Ama bu olum sekli haydut, kadin ve olen adam tarafindan baska baska anlatilmakta. Olen adamin ruhunu cagirip mahkemede konusturuyorlar, o yuzden onunda ifadesi aliniyor. Garip ama gercek. Her neyse olumun gerceklesme sekli 3 kisi tarafindan soyle anlatilmakta:

-Haydut tecavuze kadinin direnmedigini, hatta kendini ona verdigini soyluyor. Ve kahkahalarla atiyor. Cok sinir bozucu bir gulusu var bu haydutun. Neyse tecavuz sonrası haydut, kadinin bu olayi bilen iki kisinin olmasindan utandigini, bu utancla yasayamacagini soyledigini ve haydutla kocasini duelloya zorladigini, duelloyu kazananla yasamina devam edecegini soyledigini soyluyor. Duelloda iki tarafinda iyi oldugunu ama sonucta kocasini oldurdugunu soyluyor. Cinayet sonrasi kadinin kacmis oldugunu ve onu bulamadigini da ekliyor savunmasina.

-Kadin haydutun tecavuz sonrası kactigini soyluyor. Elleri bagli kocasiyla yalniz kaldiklarini ve kocasinin ona suclayici gozlerle baktigini, bu bakislara dayanamadigi icin kocasina beni oldur dedigi ve o arada bayildigini, ayildiktan sonra kocasinin olu oldugunu soyluyor.

-Ruh aleminden gelen koca karisinin hayduta kacmak istedigini, haydutun da kadinla evlenmek istedigini, kadinin hayduttan kocasini oldurmesini istedigini soyluyor. Ama sonucta intihar ederek oldugunu soyluyor. Boylece olu oldugu hala onurunu koruyor.

Mahkemede cinayet olayini gormedigini soyleyen ormanci bir adam bu tapinakta cinayeti gordugunu ve gordugunun bu uc hikayeden de tamamen farkli oldugunu soyluyor. Ormancinin hikayesi: Haydutun kadina tecavuz ettigi, sonra kadina evlenme teklifi ettigini, kadinin kabul etmeyip kocasinin yanina gittigini, kocasinin kadini onur-lekelenmesi nedeniyle reddettigini, bunu goren haydutun da birden kadindan vazgectigini, kadinin olaylar karsisinda sinir krizi gecirip ikisini asagilayan bir konusma yaptigini ve bu konusma sonucu duellonun gerceklestigini, ve haydutun kocayi oldurup kactigini soyluyor.

Bu hikaye anlatislari bittiginde yagmurlu tapinakta bir bebek bulunuyor, tapinakta dinlenen adamlardan biri bebegin kimanosunu calmak isteyince olayi anlatan ormanci ile bebegin kimonasini calmaya calisan adam arasinda tum insanlarin bir kavga oluyor, iki taraf da birbirini bencillikle ve yalancilikla sucluyor. Bu bebek olayi senaryoya sonradan eklenmis, o yuzden de cok siritiyor. Oss'de hangi cumle paragrafla ilgili degildir sorusunun filmvari sekli olan hangi sahne filmle ilgili degildir sorusuna cevap teskil etmekte.

Film boyunca yagan yagmur ormanci ve diger sahidin kafasindaki kusku arttikca artmakta. Filmin sonunda gunes cikmakta. Bu gunes'de bir yorumcuya gore insanogluna yine de guvenebilecegimize dair umudu simgelemekte.

Sonuc: Film hakkindaki yorumum: biraz eski ve bazen sikiliyor insan tum bu cinayet ayrintilarindan, yine soyluyorum haydutun gulmesi cok sinir bozucu. Filmin anafikri: bir olaya olayin icinden bakis son derece ozneldir. Birseysel duygular, onur ve gurur gibi etkiler, olayi yanlis yorumlamaya hatta hatirlamaya neden olur. Bu etkilerle "somut gercek" son derece carpitilabilir. Hatta olayi yasayanlar somut gercege degil kendi yarattiklari gecege inanirlar. Bu aralar feminist oldugum icin su yorumu da yapmadan gecmeyim, kadina haydut tecavuz etti, ama kadin suclu oldu, kocasinin onurunu yerle bir eden kadin oldu. Sonucta da namus cinayeti islendi. Biktim bu erkek egemen namus dayatmalarindan. Bu kadar diyorum filmle ilgili. Baska bir filmde bulusmak uzere.

Kucuk bir not: Youtube'da filmin tamami bulunabilir.

iki iran filmi(two women ve the circle)

Gecen hafta halk kutuphanesinden aldigim iki Iran filmi izledim. Ikisinde de ortak tema kadin haklari idi. Dogrusu izlerken tuylerim diken diken oldu. Gerilim filmi izleseydim bu kadar gerilemezdim. Bu tur filmler beni acayip feminist yapiyor. Neyse filmlere geceyim.



1) Two Women(Iki Kadin): Filmde Tahran üniversitesinde mimarlik bolumunde okuyan iki kiz ögrenci var. Kizlardan birinin zengin ve modern bir ailesi var, kiz derslerde cok basarili degil. Digerinin tasrada yasayan kapali bir ailesi var, kiz cok caliskan. Caliskanligi ve zekasi sayesinde parasini kendi kazaniyor. Ozel ders falan veriyor. Kizin ismi Feristah:) Cok aktif ve cesur. Resmi:




Goruldugu uzere guzel biri, filmde tabii ki daha genc. Her neyse, bizim bu Feristahin pesine bir serseri dusuyor. Feristah once umursamiyor bunu. Ama serserimiz Feristah'in pesini birakmiyor. Onunla evlenmek istiyor. Evinin onunde motosikletiyle saatlerce bekliyor. Her okul cikisinda kizi bekliyor ve izliyor. Bir sure sonra cok sinir bozucu bir tip haline geliyor. Sivas'ta da boyle kiz pesini birakmayan cok fazla serseri vardir. Eve kadar takip ederler falan, hala da yaygin bir serseri furyasi var memleketimde. Aman Allahim, izlerken bir garip oldum. Neyse donem bitiminde Feristah ailesinin yanina gidiyor, bu arada serserinin bunu unutacagini, izini de bulamayacagini dusunuyor. Ama yaniliyor. Yazin ortasina dogru Feristah Tahran'daki kiz arkadasini telefonla aramak icin disari cikiyor ve karsisinda onu goruyor, ikisi arasinda bir kovalamaca basliyor. Serseri motosikletli, kiz arabali. Neyse cocuklarin oynadigi dar bir sokaga giriyorlar ve serserimiz bir cocuga carpip onu olduruyor, Feristah'in arabasi da bir cocuga carpiyor ama cocugu sadece yaraliyor. Serserimiz hapse giriyor. Dogrusu serserimiz icin de uzulmedim degil, bir kizin yuzunden hayati mahvoldu cocugun. Olaylar karsisinda baba kizinin, ailesinin serefini bes paralik ettigini ve bu seref kurtarma isini yalnizca onu evlendirerek asacagini dusunuyor. 40 yaslarinda olan Ahmed ile evlilikleri bir oldu bittiye getiriliyor, Ahmed evlenirken kizin okula devam edebilecegini soyluyor. Kiz da direnmeyi birakiyor ve evleniyor. Bu Ahmed tam bir piskopat cikiyor. Hatta filmi izledikce keske serseriyi secseydi dedim. En azindan daha yakisikliydi. Bu kocasi kizi sokak kapisindan disari bile baktirmiyor, cok kıskanc, Tahranda ki kiz arkadasini aratmiyor, telefonu ise giderken bir yere kilitliyor. Bizim aktif ve caliskan kizimizin hayati bir anda karabasana donusuyor. Gunden gune sonup gidiyor. Bosanmak istiyor, hakim uygun bir gerekce gormedigi icin kizi bosamiyor. Sonrasinda hamile kaliyor ve iyice vazgeciyor herseyden. Sonra bir cocuk daha. Gizli gizli cocuklarin kitaplarini okuyor, okuma istegini bastirmak icin.

Cok uzatmayayim. 14 yil kendi evinden cikmadan, iki cocuguna bakarak, gunden gune ozguvenini, kisiligini kaybederek yasiyor. Filmin sonunda kocasi Ahmed ölüyor ve o da bagimsizligina kavusuyor. Filmin basindaki kisiyle sondaki kisi ayni degil.


Sonuc: Ben filmi cok basarili buldum. Hayatin gidisinin bazen insanin kendi elinde olmadigini gosteriyor. Bu yonuyle kader temali filmlerin vazgecilmez yonetmeni Inarritu'nun filmlerini hatirladim. Erkek egemen bir kulturde kadina verilen deger veya degersizlik cok iyi gosterilmis. Kiskanc, anlayissiz, anne sozu dinleyen bir erkegin bir kadina neler cektirebilecegi, kizini haksiz yere suclu ilan eden bir babanin nelere sebep olacagi, pasif bir annenin kizina kadinin yeri kocasinin yanidir zihniyeti. Sevse de dovse de kocandir zihniyeti yani. Maalesef Turkiye'de de o kadar ornegi olan zihniyet yapilari ki. Ozellikle Ankara'nin dogusunda boyle anne babalarin hala var oldugunu bilmem, Ankara'da yurtta kalirken disari cikarken kisa kollu tisort giydi diye kiz arkadasini tartaklayan erkeklerin hala oldugunu bilmem, beni gerdi de gerdi. Filmde oyunculuklar cok basarili. Filmin maalesef imdb puani cok dusuk. Ama bu puana cok kanmamak gerek. Benim son zamanlarda izledigim en iyi filmlerden. Hala tum ayrintilari aklimda:)


2) The Circle: Bu film hakkinda cok konusmayayim cunku cok sevmedim. Bu film biraz sistem elestirisi. Iran'da kadina verilmeyen haklar vurgulaniyor. Tek basina otobuse binememe, otelde kalamama, gece disari cikamama, sigara icememe vesaire vesaire. Filmde farkli kadinlarin oykuleri anlatiliyor, ama cogu havada kalmis. Oykuler birbiriyle iliskisiz. Ana fikir olarak Iran'da kadinlar ikinci sinif vatandas, yanlarinda bir erkek yoksa hicbirsey, duzeltilmesi gereken cok sey var falan filan. Bu film ile Turkiye arasinda bir ozdeslik kurmadim Allah'tan. Biz cok iyi durumdayiz. Cok sikici bir filmdi aldigi odullere ragmen. Sadece Farsca'dan Turkceye gecen kelimeleri tespit ederek zaman gecirdim.

Sonucun sonucu: Iki film sonrasi Iran'li erkek arkadaslardan kose bucak kacmaya basladim:)

avenue montaigne

Louisville'de aktiflesme cabalarima sehrin film klubune katilarak devam etmekteyim. Film izlemek icin saat 1'de bulusup Baxter Theater'da Avenue Montaigne diye bir Fransiz filmine gittik. Cok uzun zamandir sinemada film seyretmiyordum, ozlemisim biraz. Yine cok uzun zamandir gunduz 1'de film izlememistim. Dogrusu bu durumu tekrarlayacagimi sanmiyorum, tek avantaj bilet fiatlarinin ucuz olmasi o saatlerde. Ama gec kalkan insanlar icin pek onerilmez. Her neyse filme gecelim.


Film bir sanat merkezinde gecmekte. Sanat galerisinin yeri Paris'te cok yogun olan Montaigne Avenue'de(Danismanim bu Avenue'nun cok guzel ve cok onemli bir yer oldugunu soyledi.). Sanat galerisine yakin bir kafe var. Bu kafeye sanatcilar takilmakta genelde. Filmin bas kahramani bu kafe'de garson. Modern bir Polyanna garsonumuz. Kafede calismaya basladiktan sonra sanat galerisinde olan bitenle icli disli oluyor. Sanatcilarin yasamina giriyor.





Sanat galerisinde baslica 3 sanat olayinin hazirliklari olmakta.

1) Bir piyanistin konseri: Piyanistimiz cok yorgundur, o sehir senin bu sehir benim dolasmaktadir, artik bu duzenden cikmak istemektedir. Mutsuzdur, bunalimdadir. Basin mensuplarindan kacmaktadir. Piyanosunu muzikten anlayan (tek hata da tuyleri urperen) elit kesime calmaktan bikmistir, halka da ulasmak istemektedir. Hatta filmde hastanede kot pantolan ve kazak giyerek piyano caldiginin ruyasini gormekte. Karisi da piyanisti bu duzene zorlamakta. Kocasinin bunalimini anlamamakta.



2) Yasli bir koleksiyonerin tum koleksiyonunun acik artirimi: Bu koleksiyoner zengin, sirf hayattan kopmamak icin bir genc sevgili bulmus, aralarindaki sey sevgi uzerine degil, kiz adamla parasi yuzunden birlikte, yine de adama sadik. Bir noktada adam tum koleksiyonunu acik artirimla satmaya karar veriyor. Koleksiyonu aslinda onun hayati. Her parcanin ozel bir anisi var, cogu da olen karisiyla ilgili. Ozellikle "kiss" diye bir heykelcik var karisinin cok sevdigi. (Yukaridaki foto heykeli, adami ve bizim Jessica'yi gosteriyor). Bir turlu kiyamiyor ama yine de acik artirmaya koyuyor eseri. Koleksiyonun da bir yasami oldugunu ve adam icin bu koleksiyon olayinin öldügünü soyluyor. Bu adamin film boyunca agzindan cok hos cumleler cikmakta. Genc oglu ile arasi iyi degil bir de. Olen annesinin yerine boyle genc para duskunu bir kizla birlikte oldugu icin babasini suclamakta oglan. Film ilerledikce biraz konusmaya ve birbirlerini anlamaya basliyorlar.


3) Bir tiyatrocunun Shaksepere oyunu: Tiyatrocumuz da cok yetenekli ama o da artik icinde bulundugu yogunuktan bikmis, devamli bir oyunun bir parcasi, ayni zamanda bir tv dz'sinde para kazanmak icin oynamakta. Cok yetenekli bir kadin. Tum halk bunu seviyor, cok unlu. Ama artik yaptigi seyler ve hayati onu tatmin etmiyor. Sinir krizinin esiginde her zaman. Hayatina anlam katacak bir filmde oynamak istiyor, hem de hicbirsey karsiliginda.


Filmin sonunda uc sanat olayi da gerceklesiyor.

1) Piyanistimiz konserin ortasinda sinir krizi gecirip giydigi frankini cikartiyor, konsere fanilasiyla devam ediyor, karisina rest cekmis oluyor boylece. Rahatliyor. Karisi da kocasini birakamiyor sonucta.
2) Acik artirmada adamin oglu "kiss" adli esere talip oluyor, baba oglunu acik artirmaya katildigini gorunce eseri cekiyor ve ogluna hediye ediyor. Boylece aralari duzeliyor.

3) Tiyatrocu kadin oyunda yonetmenin soylediklerine karsi geliyor, oyuna kendinden birseyler katiyor, halk da onu oyunda izleyen yonetmen de oyunu cok seviyor. Yonetmen kadina Simone de Beauvoir'i oynayacagi bir film teklifi aliyor. Kadinin hayatina bir anlam katilmis oluyor.


Filmin sonunda herkes mutlu oluyor. Youtube'dan kucuk bir fragman.



Sonuc: Filmde olaylar ve kisilerden cok ayrintilar anlamli. Hem piyano eserleri hem Fransizca sarkilar filme cok sey katmis. Paris her zamanki gibi cok guzel. Insanim simdi orada olmak vardi diyesi geliyor. Ortam cok entelluktuel. Amerika'da zor bulunan bir ortam yani:) Filmi izlerken cok fazla Amelie'yi hatirladim. Bu filmin bas-karakteri de Amelie gibi dunyaya farkli, olumlu bir pencereden bakiyor. Diger karamsar karakterlere de biraz olumlu dokunuslar da bulunuyor. Film cok rahatlatici, eglendirici, seker. Filmden gulumseyerek cikmak dogal. Amerikan filmleri gibi yapay da degil. Tavsiye edilir.

blues

Bu hafta halk kutuphanesine gittim. Biraz muzik cd'lerini karistirdim. Neredeyse 20'ye yakin album aldim. Limit 99'mus, dogrusu inanamadim. Bu halk kutuphanesininin butun sehire yayilmis subeleri var, en buyugu benim eve yakin olani. O yuzden daha fazla album bulmak mumkun. Ben jazz, latin, ve blues albumlerine yoneldim. Cogu hic duymadigim sanatci. Ozellikle latin albumlerin sarkicilari hakkinda daha once hicbir bilgim yoktu. Bizim labda ki latin arkadasa gosterdim, o da cogunu tanimiyor, yani olay benim cahilligimden kaynaklanmiyor. Aldigim abumler arasinda en cok bir blues albumunu begendim. Derleme bir album. En favori parcam kesinlikle Bobby McFerrin'in su sarkisi oldu. Aslinda bir yerlerde duymuslugum var. Bir yerden hatirliyorum ama tam cikaramiyorum.



Diger bir sarkici da cikolata renkli ve sesli Cassandra Wilson. Sesi kaymak gibi. Dogrusu cok gec bir kesif oldu.



Cassandra Wilson'dan yola cikarak baska bir Blues sanatcisina ulastim.
Sarah Vaughan'in sesi de cok hosuma gitti. Eskilerden kaymak sesli bir Blues sanatcisi.



Daha once de Blues parcalari dinlemistim, ama ya dogru albumler dinlemedim, ya da dogru sanatcilar. Bu sefer gercekten cok sevdim. Bakalim kutuphanede kopyalanmayi bekleyen daha ne kadar album beni beklemekte. Bugun biraz kisa oldu, paper yorgunlugu diyelim..

alice in wonderland


Alis Harikalar Dunyasini kucukken cizgi film olarak izlemistim. Kucuklugumde alip okuyayim diye de pek merak etmemistim. Universitede bilm tarihi dersinde Paul Feyerabend'in Bilgi Üzerine Üç Söyleşi adli kitabinda rastlamistim. Daha sonra da Escher,Godel,Bach:Bir Edebi Gökçe Belik adli kitabinda rastladim. Kitabin neden bu kadar atif aldigini merak ediyorum dogrusu. Ben de okumayi erteleyip durdugum Alis Harikalar Diyarinda'yi bugun kutuphaneden aldim. Evimin karsisindaki Central Park'a gidip okumaya basladim. Okudukca cizgi filmden sahneler gelmekte gozumun onune. Ozellikle yasanan olaylari cok iyi hatirliyorum. Cizgi filmden hatirlamadigim sey, Alis'in dusunceleri. Ya cizgi filmde yoktu dusunceler ya da ben hatirlamiyorum. Neredeyse 20 yil oldu:)
Alis bir tavsanin arkasindan bir cukura dusuyor ve harikalar dunyasina erisiyor. Burada hersey bir garip, hayvanlar konusuyor, Alis birseyler yiyip ictiginde buyuyup kuculebiliyor, iskambil kagitlari beyaz gulleri kırmızıya boyuyor, cay icilmeyen bir cay partisi oluyor, saatleri degil gunleri gosteren bir saat var, bir domuz yavrusunu evlat edinen bir duses var, vesaire vesaire.
Her neyse Alis cok analitik dusunen bir kizimiz. Mesela soyle bir soru soruyor tavsanın arkasindan bosluga duserken:

- "I wonder how many miles I've fallen by this time? I must be getting somewhere near the centre of the earth. That would be four thousand miles down. "
ya da cay partisinde mantik kurallari tartisilmakta, soyle bir teorem ortaya atip, bunun hep dogru oldugunu savunuyor.
- " 'I see what I eat' is the same thing as 'I eat what I see' " Bu teoremi baska bir hayvan soyle curutuyor: 'I breathe when I sleep' is the same thing as 'I sleep when I breathe'. Her zaman dogru olmayan bu teorem aninda curutulmus oluyor.

Burada yazarimiz Lewis Carroll'un matematik ogretmeni olmasinin katkisi var sanirim.

Alis'in bir diger ozelligi, cok felsefi sorulara yanit aramasi, ornek:
- " I wonder if I've been changed in the night?...... When I got up this morning, I can remember feeling a little different. But if I'm not the same, the next question is 'Who in the world am I?'. Ah, that is a great puzzle"
Bir de Alis ile bir kedi arasindaki dialogu koyayim.
Alice: Would you tell me please which way I ought to go from here?
Cat: That depends a good deal on where you want to get to.
Kitabin sonunda Alis ablasinin kucaginda uyaniyor ve herseyin bir ruya oldugunu anliyor.
Kitapla ilgili cok fazla dedikodu var bir de. Lewis Carroll'un kucuk cocuklara duskunlugu(kitaptaki bazi siirlerde Alis'le aralarindaki bir iliskiden bahsedilmekte) ve ya Lewis Carroll'un uyusturucuya olan duskunlugunu gosterdigi iddia ediliyor.
Baska bir faydalı bilgi de matematigi ve analitik dusunmeyi cocuklari sevdiren bir kitap olarak da unlenmis kitap. Hatta su sitede kitapla iliskilendirilen matematiksel sorular yayinlaniyor.
Sonuc: Kitapta matematik ve felsefe kurallari biraz sorgulanmakta, dusunmeyi sevenler icin hos bir kitap. Kitaptaki siirleri anlamak icin orijinallerini de bilmek gerekiyor kanımca. Lewis Carroll, dil oyunlari yapiyor cogu yerde. Bu da ayri bir tat katiyor. Lewis Carroll'un British Ingilizcesi biraz okumayi yavaslatabiliyor. Yine de hemencecik biten bir kitap. Artik bu kitaba referans veren kitaplari gonul rahatligi ile okuyabilirim:)