Sequoia Dogal Parki

Gectigimiz hafta sonu ABD'nin bir dogal parkini daha ziyaret ettim. Sequoia, Kuzey Kaliforniya'da yer alan cok genis bir alana yayilmis bir park. Biz parkta 2 gun kamp yaptik.


Gecen sene bu zamanlar ilk cadir tecrubemi Smoky daglarinda yapmistim. Bu ikinci deneyimdi benim icin. Bu sefer backpacking degil de kamp yaptik. Bir kamp sahasina cadirimizi kurup, gun boyu dag bayir yuruyus yaptik. Sequoia parkinda, havalar gunduz 20'li dereceyken gece 0'in altina iniyor. Bu da kamp olayini cok zorlastiriyor. Bir de bu sefer uyku tulumunun altina serecek mat'imiz yoktu. Dondum gece boyu. Donmaktan dolayi uyuyamadim da. Cok rahatsiz bir geceydi. Uyuyamadigim icin de parkin o guzelim dogasinin da pek tadina varamadim.


Biz kampimizi soyle bir nehrin yanina kurduk. Gercekten guzel bir kamp alani. Kamp alaninin adi Buckeye flat. Eger yolunuz duserse bu kamp alanini oneririm.


Kamp yapmak ile backpacking yapmak arasinda cok fazla ayrim var. Kamp yapanlar, kamp alanini cok fazla terketmiyor, bol bol yiyecek getiriyorlar, muzik dinliyorlar. Aileleri ile birlikte zaman geciriyorlar cogunlukla. Backpacking'de daha fazla yuruyus yapip daha fazla yer gormek olasi. Backpacking yapanlar oldukca atletik iken kampcilar biraz daha etli-butlu:) Bir de nedense doga yuruyusu veya diger fiziksel aktiviteleri beyaz Amerikalilar yaparken kamp yapmayi farkli irklar seciyor.


Biz grup olarak kampta kos kos oturmayi degil de yuruyus yapmayi tercih ettik. En guzel yuruyus patikasi Marble fall patikasi. Bazi bolgelerde kayalar yukarilardan akan sularin etkisiyle yosun tutmus. Soyle gozleri oksayan bir yosun goruntusu ortaya cikmis.



Bazi bolgelerde kayalarda adini bilmedigim su bitki turleri yetismekte. Biraz col bitkilerini andiriyor.



Selaleye giderken epey bir tirmaniyorsunuz. Biraz yorucu gidisi. Donuste devamli asagiya indiginiz icin biraz dizler yoruluyor. Ama cok huzurlu ve guzel bir patika. Bir de bu aralar tum cicekler acmis. Patikanin saginda solunda rengarenk cicekler, kokulariyla selamliyorlar sizi.



Yorucu olmasina ragmen, patikanin sonunda gordugunuz selale tum yorgunlugu alacak cinsten.Mermer kayalari arasindan yere dokulen cok guclu bir selale. Su damlalari birbirine karisiyor, bu coskunlukta. Selaleye vardigimizda tum suyumuz tukenmisti. Tum siseleri selale suyu ile doldurdum. Buz gibi ve cok lezzetli bir suydu. Cok iyi geldi tum yorgunluguma.



Sequoia parkinda nice selale var. Ikinci gun baska bir patika da su selaleyle karsilastik.


Sanirim ben bu parkin en cok, buyuk kayali nehirlerini sevdim. Irmaklarin arasinda farkli kaya olusumlari dikkat cekiyor. Alttaki fotograflari Hospital Rock denilen bolgede cektim. Bu bolgede Kizilderililer yasamaktaymis zamaninda, onlarin kayalara cizdikleri resimler de var bu bolgede.







Tabii bir de parkin adinin geldigi Sequoia agaclarindan bahsetmek gerek. Dunyanin en uzun ve en buyuk agaci (General Sherman) bu parkta. Boyu 83 metreyi, eni 30 metreyi bulmakta bu agacin. Govdesi kirmizi. 2300 yildir bu dunyada yer almakta. Cok dayanikli bir agac turu. Bu agacin oldugu yeri gormeye giderken yol cok egimliydi, mide bulantisina yenilmemek icin gozlerimi kapatmistim. Kapatis o kapatis. Iki saat sonra gozlerimi actigimda arkadaslar coktan agaci gorup arabayi asagiya surmuslerdi bile. Uyku cok tatliydi, kacirdim diye pek uzulmuyorum dogrusu.

Sonsoz: Sequoia dogal parki kesinlikle gorulmeyi hak eden bir park. Eger yolunuz Kaliforniya'ya civarina duserse aklinizda bulunsun bu park. Cadirda uyumak pek komforlu bir olay degil. Kendime bunu bir kez daha kanitlamis oldum. Belki yazin gidilirse en azindan gece donma tehlikesi olmaz.

multeciler

Yasadigim sehrin en ilginc yanlarindan biri, yogun multeci populasyonunun olmasi. Ne cok buyuk, ne cok kucuk olan bir sehir oldugundan, multeciler ABD vatandasligini alana kadar bizim sehirde kaliyor. Boylece baska bir ulkede yasamanin zorluklarini ve gecmislerindeki acilarla basetmeyi bu sehirde az cok beceriyorlar. Mesela, Turkiye'de genelde multeciler Bursa, Eskisehir, Kastomonu gibi sehirlerde yasiyor.


Genelde multeciler, savas sırasinda ulkelerini terkedip yeni bir yer arıyorlar. Bizim sehrin, en eski ve en buyuk multeci grubu Vietnamlilar. Vietnam savasi sirasinda ve sonrasinda binlerce Vietnamli buraya yerlesmis. O zaman gelenlerin cocuklari universite mezunu simdi.


Gecenlerde burada buyumus Vietnamli bir film yonetmeni ailesi ile ilgili bir belgesel yapmisti. Onu izlemeye gittim. Babasi 30 yil once savas sirasinda buraya gelmis.Orada askeri pilotmus. Komunizme karsi cikip ulkesini terketmis. Daha sonra kendisini vatan haini gibi hissetmis. Her zaman sucluluk yasamis. ABD'ye asla adapte olamamis. Bir tane bile arkadasi yokmus. Vietnamlilarla da arkadaslik kurmuyormus sucluluk hissinden dolayi. Ailesini 30 yildan beridir hic gormemis. Ailesi de ulkeyi terkettigi icin onu reddetmis zaten. Yani dertli mi dertli bir oyku. Cok zor bir surec multecilerin hayati.


Multeci olmak icin Birlesmis Milletlere basvuruluyor. Birlesmis Milletler, o kisiye bir ulke bulana kadar, o kisiyi baska bir ulkede bekletiyor. Bu bekleme sureci genelde cok stresli bilinmezliklerle dolu oldugu icin. Mesela Iran'li veya Afgan'li multeciler Turkiye'de 3-4 yil bekleyebiliyorlar. Sonra Birlesmis Milletler uygun bir ulke bulup o ulkeye gonderiyor multecileri.


Benim sehrimde farkli bolgelerde farkli mahalleler var. Bosna mahallesi, Somali mahallesi, Vietnam mahallesi gibi. Her mahallede o ulkeye ait bakkallar, restoranlar var. Biraz kendi aralarinda grublasiyorlar ama gayet normal bu egilim.



Multeciler bizim sehre genelde Katolik Vakfi tarasindan getiriliyor. Bu vakif ve devlet, insanlara ilk 6 ay maas bagliyor. Ingilizce dersi veriyor. Is bulmaya calisiyor. Eger is bulurlarsa bu yardim kesiliyor, bulamazlarsa bir miktar daha devam ediyorlar yardima. Gencler kolejlerde egitim alabiliyor.

20 yas altindaki insanlar muthis uyum sagliyor, okula gidip, Ingilizce'yi cabucak ogrenip guzel isler buluyorlar. Ama 30 yas ustu gelenler alisma surecinde cok zorlaniyor. Dili ogrenemiyorlar. Daha cok aci cekmis olduklarindan, gozlerinde hep bir keder var. Tek istedikleri huzurlu bir ortamda normal bir sekilde yasamak. Hicbir zaman buraya ait hissetmiyorlar kendini, ama cocuklarinin gelecegi adina burada kit kanaat yasamaya razilar.



Son birkac yildir yogun bir Irakli multeciler gelmekte. Benim epey bir Irak'li arkadasim oldu. Bu arkadaslar genelde Irak'ta iyi egitimler almis. Gecen hafta bir gazeteciyle tanistim mesela. Irak'ta savas sonrasi Sam'a gitmis. Orada gazatecilik yapmis. Ama Ingilizcesi o kadar kotu ki. Burada benzer bir is bulmasi cok zor. Adama cok uzuldum. Baska bir Irak'liya Ingilizce ogretmeye calisiyordum. Adamcagiz Arap harflerini bile okuyup yazamiyor birak Latin harflerini. Ingilizce'yi ogretmek de daha bir zorlasiyor bu durumda.

Farkli multeci gruplarinin farkli egilimleri var. Mesela Bosna'li multeciler cok modern, egitimli, cok iyi isleri var. Bosna'li bir multeci arkadasim var, devamli futbol hakkinda konusuyorr benle:)

Somali'li multecilerde kadinlar ile erkekler arasinda muthis bir ayrim var, erkekler birden fazla kadinla evli, bir duzine cocuklari var. Cok iyi niyetli misafirperver insanlar. Gulunce gozlerinin ici guluyor. Erkekleri fena asiliyor. Normal bir konusmayi yanlis anlayip evli miyim bekar miyim diye soruyorlar. Bu da kulturel farklilik, ne yaparsiniz artik?


Kuba'li multeciler cok acik fikirli genelde, dans muzik icice hayatlarinda, cok neseli insanlar. Seviyorum onlarla birlikte olmayi. Irak'li multeciler beni kendilerinden sayiyor. Turk tv'leri izledikleri icin Turk sanatcilari cok seviyorlar. Tabii en sevdikleri Ibrahim Tatlises. Benim de sevdigimi dusunup hemen onun adini soyluyoyorlar. Yeni gelenler arasinda Husnu Senlendirici'nin ismi de bol bol gecmekte.


Sonsoz: Amerika'da yaptigim en guzel seylerden biri, multeci grubunda gonullu destek olmakti. Hayatima cok sey katti. Bir kelime bile ogrenmek onlar icin cok onemli. Cocuklarinin odevlerine yardim etmek cok guzel. Cok farkli yasam oykuleri var. Onlarin yaninda savassiz bir ortamda dogup buyudugum icin sukurler ediyorum. Dogru duzgun egitim aldigim icin sukurler ediyorum. Ulkemi veya ailemi istedigim zaman gorme luksum oldugu icin sukur ediyorum. Onlardan cok sey ogreniyorum. Muziklerini, kulturlerini, yasam sekillerini. Bir ulkenin insanlari ile kisisel iliskiler kurmak, o ulke hakkindaki onyargilarinizi tamamen yok ediyor. Cok farkli bir deneyim.

Tavsiye: Eger sehrinizde multeci gruplar varsa siz de onlarla temasa gecip hayatinizi onlarin deneyimleriyle zenginlestirebilirsiniz. Hem de onlarin uyum surecine bir nebze katki saglarsiniz. Okulunuzda yabanci ogrenciler varsa onlarla ara sira gorusmeye calisin. Bazen o kadar kendimize odaklaniyoruz ki, hayatin anlamini kaciriyoruz. Baskalarina gonullu yardim etmeniz hayatinizi cok zenginlestirecek.

birkac Turk filmi

Bu aralar canim Turk filmi izlemek istedi. Soyle yeni cikanlar arasindan kayda deger birseyler var mi diye merak ettim. Oncelikle cok asiri derecede Turk filmi cekilmekteymis bunu gordum. Cogu izlenmeye degmeyecek kadar vasat. Dizi film ceker gibi Turk filmi cekiyorlar. Cok kisa surede, cok ozensizce, cok acemice filmler. Eline kamerayi alan film cekiyor. Oyuncular filmlerin ilk yarisinda birbirlerine ve rollerine alismamis gibi oynuyor. Cogu oyuncu kasapliktan oyunculuga terfi etmis gibi. Sanirim dizi sektorundeki patlama, Istanbul'da onune geleni oyuncu yapti. Bir iki dizide oynayan tipler de kendini oyuncu saniyor. ABD'de dizi oyunculugu ve sinema oyunculugu apayri seyler. Adamlarin, hangisini secerse secsin cok profosyonelce yaklasiyorlar islerine. Turk oyunculari bir hafta bir filmde, diger hafta bir dizide, baska bir hafta baska bir filmin setinde. Tabii hepsinde de vasat.


Neyse bu kadar film bollugu arasindan bir iki tanesini kismen begendim.


Ilk film Baska dilde ask: Bu film Ankara film festivalinin cogu odulunu topladi gecti. Konusu ilginc. Sagir ve dilsiz bir erkek ile cagri merkezinde calisan bir kadinin ask oykusu. Filmin baslarinda, Saadet Isil Aksoy'una partnerina cok yabanci kalmis, isinamamis gibi. Kiz kendini cok iyi kaptiramamis rolune. Ama Mert Firat muhtesem bir oyunculuk cikarmis. Filmin sonlarina dogru ofke patlamalari yasiyor Mert Firat. Bir sagir ve dilsizin bu ofkeli anlarini muhtesem otesi canlandirmis. Ben gercekten kendisini sagir ve dilsiz sandim. Ama degilmis tabii ki. Isila eksi Mert'e arti veriyorum bu filmde. Cagri merkezinin sorunlarinin dile getirilis seklini cok zayif ve cok yapay buldum. Ama insanlarin sagir ve dilsizlere karsi onyargilarini cok iyi dile getirmis film. Filme 10 uzerinden 6 veriyorum.



Ikinci film Vavien: Ben bu filmi cok cok begendim. Eksikleri kusurlari var tamam ama uzerine cok sey soylenecek bir film. Turkiye'de Istanbul'un Beyoglu sokaklari haricinde de bir yasam var ve bu yasam Turk sinemasinda cok da yerini bulmuyor. Turk entelinin icinde bulundugu depresif sorunlari anlatan filmlerden, Anadolu'nun cogu sehrinde yasanan somut sorunlari anlatan filmlere sira gelmiyor. Film iste bu boslugu gorup iyi tamamlamis. Film bana Amerikan bagimsiz filmlerini animsatti biraz.

Anadolu'nun cogu kentinde olan klasik evlikleri ve aile hayatini konu edinmekte film. Bir ev hanimi ve bir esnafin evliligi var. Filmde kari ile koca arasinda muthis bir iletisimsizlik var. Adam mutlulugu pavyonlarda ariyor (Anadolu'da ozellikle esnaf erkekler arasinda %100 aranilan bir yol). Adam oglunu devamli asagiliyor. Herhangi bir arkadaslik yok baba ile ogul arasinda. Ya da, kadinla kocasi arasinda herhangi bir arkadaslik yok. Bir paylasim yok. Bu iletisimsizlik ve paylasimsizlik da bireyler arasi nefreti doguruyor. Birbirlerine katlanamaz hale geliyor insanlar. Kadinlar egitimsiz ve saf, kocasi ne yaparsa yapsin yine de kabul ediyorlar. Kadinlarin gorevi yemek yapmak, erkeklerin gorevi para getirmek eve. Bu iki kosul saglandikca evlilikler bir sekilde gidiyor. Filmde erkek daha bir suclu gosterilse, kadinlarin da cok yanlislari var bu sakat evliliklerde.

Filmdeki tekrarlar biraz sikici, cok akillica planlanmamis bir iki nokta var. Biraz daha zaman harcanip, senaryodaki bazi gereksizlikler ve sacmaliklar azaltilsaymis, dunya sinemasinin kriterlerini karsilayan bir film olabilirmis. Ama cogunlukla begendim. Bir de filmde Tokat'in muthis dogasina yer verilmis. Oyunculuklar da cok basarili. Filme 10 uzerinden 8 veriyorum. Sanirim film Siyad odullerinin cougunu goturdu.



Bir diger film Kiz kardesim Mommo: Ismi Japon anime filmlerini cagristiyor, degil mi? Bu film fazlasiyla yurek burkan bir film. Cocuk yasta annesiz kalan iki kardesin oykusu. 9 yasindaki abi ve 6 yasindaki kucuk kiz kardes. Bu iki cocugun babalari cok sunepe bir tip oldugundan, cocuklarin anneleri oldugunde cocuklara dede bakmak zorunda kaliyor. Ama dede de felcli. Cok iyi biri ama imkanlari cok kisitli. Filmi izlerken cocuklarin icinde bulundugu caresizlik insanin yuregini buruyor. Keske Turkiye'de evlat edinme olayi biraz yayginlassa. 40'ina gelip hala 10binlerce dolar harcayarak 50 kez tup bebekle cocuk sahibi olmayan ciftlerin aklinin bir kosesinden, ihtiyaci olan kucuk bir cocugu evlat edinip onu bagrina basmak gecse. Ama nerede!!! Illa benim spermimden benim yumurtamdan ciksin o bebek mentalitesi hukum surmekte. Her neyse, bu filmde hersey cok dogal. Sanki film degilde bir belgesel. Bir koyde cekilmis film. Film boyunca dedenin radyoda dinledigi turkuler cok dertli, insani duman ediyor. Filmi izlerken cok hoslandim bu turkulerden bir turku manyagi olaraktan. Erkan Ogur'un seckisi turkuler. Yalniz filmin temposu cok yavas. Filmi izlerken bir yandan baska islerinizi yapabilirsiniz.

Sonsoz: Turk sinemasinin gunubirlik film cekme manitigindan kurtulmasi lazim. Biraz daha ozenle dunya ulkelerinde gosterilecek ve onlarla yarisacak daha cok filmimiz olur sanirim.

bahar geldi....

Bahar geldi, hosgeldi. Insan yasadigini tekrar hissediyor bu havalarda.




Yalniz insan su ciceklere dolu cimenlere yatip saatlerce gokyuzunu izlemek istiyor. Tehlikeli bir donem bu bahar mevsimi.

bir kisa film



Ben izlerken su facebook oyunlarini(farmville veya fishville) dusundum, onlara bir elestiri oldugunu, insanlarin evlerinden cikmadan bu oyunlarla gereginden fazla zaman gecirdigini ve disaridaki gercegi kacirdiklarina dair bir elestiri sandim. Meger bunlarin hicbiri degilmis. Sonu sasirtti beni...

Keyifli izlemeler

border cafe

Ne zamandir bir Iran filmi hakkinda yazmamistim. Border Cafe veya diger adi ile Cafe Transit, yine kadin haklari ile ilgili bir film. Iran sinemasi kadin haklari adina nice film cekti ve cekmeye devam edecek. Ozellikle kucuk sehirlerde kadin haklari biraz zayif gibi duruyor ama Tahran-Isfahan-Tebriz gibi buyuk sehirlerden gelen arkadaslar bu filmlerdeki kadin haklari sorunlarinin abartildigini , normalde bu olaylarin cok nadir oldugunu soyluyor. Batili insanlar Turkiye'yi tore cinayetleri ile genelledigi gibi Iran'i da kadinlara yonelik olan haksizlarla genelliyor galiba. Ama anlasilan durum abartildigi kadar kotu degil Iran'da.



Cafe Transit'in konusu soyle. Reyhan'in kocasinin Turkiye-Iran sinirinda bir restorani vardir. Bu restoran genelde kamyon soforlerinin ugradiklari ve sevdikleri bir mekandir. Reyhan kocasini kaybettiginde toreler geregi kocasinin erkek kardesi ile evlendirilmeye calisilir. Reyhan bu olaya tamamen karsi cikar ve bu sinir restoranini kendi isletmeye, cocuklarina kendi bakmaya karar verir. Sadece mutfakta calisip gelen musteriyi gormeden ekmegini kazanmak istemektedir. Boylece kadinlarin calismayacagina dair olan toplum baskisini kirmaya calisir. Ama kayinbiraderi bunu ailenin onuru ile bagdastirir. Ayni zamanda mahallenin erkekleri, dul kadinin evinin onunde durup evi dikizlemeye baslar. Kadin sirf restoranin mutfaginda calisip ailesine bakmasi gibi cok masumca bir sebep icin bu kadar namus baskisi gorunce insan gercekten cok sinirlendiriyor. Ama Reyhan bu mahalle baskisina ve aile baskisina karsi tum gucuyle ayakta duruyor. Aferin be Reyhan diyesi geliyor insanin.


Reyhan'in restoranina gelen insanlar cok farkli. Kamyon soforleri genelde ve hayatlari yollarda gecmekte. Hepsinin farkli bir hikayesi var. Reyhan'in restoraninda bir ev havasi hissetmekteler. Bu yuzden de Reyhan'in musterileri gunden gune cogalmakta. Musteriler arasinda Yunanli bir kamyon soforu Reyhan'a asik oluyor ve onunla evlenmek istiyor. Ama Reyhan olen kocasina olan bagliligindan evlenmiyor. Bu restoran kisimlari filmin en ilgimi ceken kisimlari idi. Turkiye sinirinda cekildigi icin filmde Turkce ve Kurtce de duyulmakta. Sinirda yasanan sorunlar ve kamyon soforlerinin nasil zor bir hayat yasadiklari da gosterilmekte filmde.

Sonuc: Film kisaca Iran'da kadinin calisma haklari ile ilgili. Cok akici bir film. Kesinlikle izlenmeyi hak ediyor. Filmi suradan izleyebilirsiniz.

bir fotograf yarismasi

Genelde fotograf yarismalarina pek katilmiyorum. Cunku fotografi cekenin, fotografa yukledigi anlam teknik degerlendirmelerle olculemez. Bir fotografa ne kadar emek veriyorsak veya fotografi cektigimiz anda neler hissediyorsak o fotograf gozumuzde daha bir deger kazaniyor. Bazi fotograflarimi hic kimse begenmedigi halde ben begeniyorum. Bazen de benim cok siradan buldugum bir fotografimi baskalari begeniyor. Bir sanat eserini degerlendirmek cok subjektif. O yuzden de bu tur fotograf yarismalarina pek onem vermiyordum. Biraz da fotograflari bastirmak, buyutmek, cerceveletmek gibi islemlere zaman ve para ayirmak istemiyorum sanirim.

Buna ragmen okulun sanat sergisine katildim dort fotografla. Ikisi benim cok sevdigim soyut ve grafik agirlikli fotografti, ikisi de oylesine cektigim bol renkli fotograflardi. Tabii ki soyut fotograflarim birsey kazanmadi. Ama sirf renklerin ihtisamina, su alttaki fotografim ikincilik derecesi aldi. Bu fotografimi San Francisco yakinlarinda Carmel denilen Pasifige kiyisi olan bir ilcede cekmistim.


Su alttaki fotografim da hic birseycik almadi. Oysa ki ben asagidaki fotografi yukaridakine tercih ederim.



Sonsoz: Tabii ki derece almak sevindirdi. Almasaydim herhangi bir derece, cok da takmazdim herhalde. Ama sanat ogrencilerinin arasinda yer almak, bir sergiye katilmak daha cok sevindirdi beni. Insanlarin fotograflarimin onunde durup fotograflarimi tartismalari hosuma gitti. Yarismalar olmasa bile daha cok sergiye katilma karari aldim. Ben de varim bu iste demek cok hos!!!

kahve bahane

Buralarda insan degisik kahveleri daha bir yakindan taniyor. Gecen yil bir hostelde kalirken, Kuba Kahve cezvesi ile tanistim. Cezve diyorum, cunku normal bir ocagin ustunde kullaniyorsunuz. Ilginc bir alet bu.



Alt bolume su koyuyorsunuz, orta bolumde bir filtre var, buraya da cok ince cekilmis kahve koyuyorsunuz. Sonra kapatip ocagin ustune koyuyorsunuz. Su kaynayip buharlasmaya baslayinca, buhar kahveyle temasa geciyor ve ust tarafta bu yogun kahveli buhar bir metale carpiyor ve tekrar sivilasiyor. Sonucta, cezvenin ust tarafinda bu sivilasan kahveli buhar molekulleri cok yogun bir kahve olusturuyorlar. Sonuc muhtesem diyebilirim. Bu kadar yogun bir kahveyi daha once hicbir yerde icmemistim. Bu kahve cezvesi sadece 10 dolar, expresso makineleri gibi acayip pahali degil yani. Kahve seven arkadaslara en guzel hediye bu cezvedir diyorum. Hem bir yerden tasinirken kolayca yaninizda tasirsiniz. Bu cezve Italian coffee maker veya Moka Pot olarak da bilinmekte.

Kuba usulu kahve haric, Arap usulu kahveye dadandim bu aralar. Arap usulu kahvenin cok hos bir aromasi var. Bir de cardomon denilen yogun esansli cekirdekler ile birlikte cok ince bir sekilde ogutuluyor. Kahvenin yapimi Turk kahvesine benziyor, suyu kaynatip, en son olarak kahveyi ve sekeri karistirip kaynatiyoruz cezvede. Arap kahvesi suyun icinde cok guzel eriyor. Turk kahvesi gibi telvesi altta birikmiyor. Cok yogun bir rayihasi var. Ben bizim bolumdeki Filistinli bir arkadastan ogrendim. Simdi aksam saatlerine dogru Arap kahvesi icmeden duramiyorum. Su anda Arap kahvesi iciyorum mesela.



Tabii bir de cok bilinen French Press var. Bunun en buyuk avantaji tek kisilik yapilan kahvelerde sanirim. Kahve tanelerinin her birinin ozu cikarilabiliyor. Kahve ziyan edilmemis oluyor. Boylece elektrikli kahve makinelerine oranla daha yogun bir kahve elde etmek mumkun. French Press kahveyi koyduktan sonra ustune kaynar su dokuluyor ve karistiriliyor. Bu karisim birkac dakika bekledikten sonra, filtre ile bastiriliyor. Ben Kuba usulu kahve makinesini French press'e tercih ediyorum artik.

Butun bu kahve yapma aletlerinin en iyi ozelligi, elektriksiz calismalari ve her yere tasinabilmeleri.

Sonsoz: Kahve yapimi milletten millete degisiyor, kahveye verilen onem, kahvenin gunluk hayattaki yeri de. Bazisi (bizim gibi) sadece keyif icin kahve icerken, bazisi gununu onunla aciyor.
Her kahve makinesinden farkli bir kahve kokusu cikiyor. O kokular bizi mest ediyor. O kokulara, tadlara farkli anlamlar yukluyoruz. Kahve cogu kulturde muhabbete eslik ediyor. Muhabbetle daha bir tatlilasiyor kahvenin tadi. Bol muhabbetli bol kahveli gunler hepimize:)

yousuf karsh

Bu hafta Yousuf Karsh'in fotograf sergisine gittim, oncesinde onunla ilgili bir belgesel gosterdiler. Belgeselin ismi "Karsh is History" idi. Yasadigi donemde degisime on ayak olan politikadan-sanata binlerce onemli insanin fotografini cekmis Karsh. Oyle dijital cagdaki gibi binlerce fotograf cekip arasindan bir ikisini secmemis Karsh. Her zaman uygun ani ve uygun isigi bulup basmis denklansore.Insanlarla iletisimde cok basarili oldugu gosteriliyor belgeselde. Bu muhtesem portre fotograflari da oradan geliyor.

Gercek fotograflarinda isik kullanim teknigindeki basariyi cok acik goruyoruz. Mesela su fotgrafta sac tellerine dusen isik o kadar muhtesemki.

Ya su Picasso fotografindaki kompozisyon. Picasson'yi boyle bir testinin yaninda cekmek de cok akillica.

Karsh 1908 Mardin dogumlu. Genc yaslarinda Kanada'ya gocmen olarak geliyor, ailesi Anadolu topraklarindan suruldugunde(kibarca soylemek gerekirse). Kanada'da bir akrabasi donemin ilk fotografcilarindan. Onun yaninda cirak olarak ise basliyor. Daha sonra Boston'a gidiyor. Bu yillarda bol bol sanat muzesi gezip, isigin resimlerde nasil kullanildigini ve kompozisyon kurallarini ogretiyor kendine.

Cogu fotografi Ronesans donemi tablolari gibi.






Martin Luther King'in su fotografinin Obama'nin hope posterinde kullanildigini ogrendim belgeselde.



Portre haricinde cektigi diger fotograflarda takdire sayan/ Iste birkaci.




Bu fotografim benim favorilerim arasinda.


KArsh ayrica reklam fotografciligi da yapmis. Bu fotografta da Ford arabalarinin parcalarini birlestiren bir isci gorulmekte. Ben bu isciyi de bir aktor sandim:)


Sonsoz: Onun elleriyle gelistirdigi siyah beyaz baski fotograflara uzun uzun bakiyor insan. Dijital fotograflara insan boyle uzun uzun bakip birseyler hissemiyor ve ogrenemiyor. Bir esere ne kadar emek verilirse onun da degeri o kadar artiyor. Harcadigi emek, ustaligi ve yetenegi Karsh'in fotograflarini olumsuz kiliyor. Boyle dev bir fotografcinin fotograflarini gormek benim icin muhtesemdi, cok zevk aldim. Iyi ki Karsh bize bu tarihi degerdeki fotograflari birakmis.

kizarmis yesil domotesler

Ben "kizarmis yesil domotesler" filminin adinin olgunlasmaya yakin olan domateslerden geldigini sanirdim hep. Hani once yesil olan domotes yavas yavas gunesin sicakligiyla kizarir ya. Bu filmin adinin hep o kivamda olan domotesler oldugunu dusunmustum. Filmi izledim mi, izlemedim mi hatirlamiyorum simdi. Ama bu kizarmaya yuz tutmus domotes imaji filmle butunlesmis kafamda.



Ta ki, "fried green tomatoes" adli yemegi yerel yemekler sunan restoranin menusunde gorene kadar. Bu yemek, benim yasadigim eyaletin(Kentucky'nin)yerel yemekleri arasinda. Yesil domotesler kalinca kesilip misir ununa bulandiktan sonra kizartiliyor. Genelde kahvaltilarda omletin yaninda yeniyor.



Acaba filmin adi "yesil domotes kizartmasi" olsa daha mi iyi olurdu?? Beni yillarca bu yaniltsama ile yasatan, film ismi ceviricilerine ofkem buyuk:) Ben ve benim gibi bu yanilsama ile yasayanlar gercege kavustu sonunda. Bir gercegi daha ortaya cikarmanin sevincini, kivancini yasiyorum blogumda. Bu arada ABD'nin yemek kulturu yok diyenler yalan soyluyor, ozellikle guneye inildikce ABD'ye ozgu baska mutfaklarda gormediginiz yemeklerle karsilasiyorsunuz. Genelde agir ve yagli yemekler bunlar, midenize oturuyor resmen. Yesil fasulye ve misir bolca kullaniliyor. Yani adamlarin kendine ozgu yemekleri var, yok demek haksizlik olur. Bir baska yanilsama da bu olsa gerek.

Sonsoz: Arada bir blogda geyik yapmak iyidir.

soz cizginin

Hicbir soze gerek kalmadan, zeki cizgileriyle bu kadar cok sey anlatan, yuzumde hep bir gulumseye sebep olan karikaturist Turhan Selcuk. Hoscakal!!!!


siz hic hummingbird gordunuz mu??

Daha once bu hummingbird hic gormemistim ve neye benzediginden de haberim yoktu.

Gecenlerde bu kusla burun buruna geldim. Oyle karsimda muhtesem renkleri ile havada asili kalinca, kucuk capli bir mucizeye denk gelmenin secincini yasadim. Insanlar bu guzel kusu evlerine cekebilmek icin evlerinin bahcesindeki agaclara sekerli su karisimi asiyorlar. Benim de bahcem olsun, ilk is bu kus besleme kaplarindan alacagim.


Hummingbird'un Turkce adi sinek kusu imis. Hayatimda gordugum en guzel kustu. Serceden biraz daha kucuk bir kus ya da serceyle ayni boyutta. En buyuk ozelligi havada dakikalarca asili kalmasi. Hicbir yere tutunmadan sadece kanatlarini cirparak, asili kaliyor havada. Havada kalmak icin dakikada 70-80 arasi kanat cirpiyor.


Su videoda hummingbird'un havada asili kalmasi izlenebilir.

oskar oncesi ABD sorunları

Oscar torenlerine bu kadar az bir zaman kala, Oscar'a aday olan uc filmden bahsedeyim.

Ilki Precious.Birkac ay once izledigim bu film insani acayip derecede rahatsiz ediyor.O kadar rahatsiz etti ki beni, buraya yazmadim ve sonrasinda da dusunmek istemedim filmde olanlari.



Precious, bas karakterin adi. Annesi ona dogdugunda cok degerli oldugu icin bu adi vermis. Babasi denilen sapik herif(tum kufurleri siralayabiliriz bu adama, ben Ingilizce cok rahat kufur ediyorum da Turkce yazamam onlarin karsiliklarini buraya simdi) Precios'u bebeklikten beri taciz ediyor, 6-7 yaslarinda da tecavuz ediyor. Precious 12 yaslarinda babasindan ilk cocugunu doguruyor, 16 yaslarinda tekrar hamile kaliyor babasindan. Annesi(Mo'nique oskara aday bu roluyle) denilen asagilik kadin (yine bolca kufur bu kadina), cocugu koruyacagina kiskanclik krizine giriyor.Cocuk, erkegini elinden aldigi icin cocuktan nefret ediyor ve onu igrenc yemeklerle besliyor, devamli dovuyor, asagiliyor. Bu kiz, sonunda cok obez oluyor tabii ki. Bu kizin film boyunca yedigi seyler igrenc otesi. Bazi yemek sahnelerinde ekrana bakamadim, o kodar igrenc seyler yiyor bu kiz.



Her neyse bu kiz ikinci cocuga hamileyken normal liseden atiliyor ve birebir egitim veren bir okula basliyor. Filmin bu kisminda Precious'un kendine guveni artiyor. Okul kismi daha zevkli filmde.

Bu filmle ilgili sonsoz: ABD'nin hayat tarzindaki bazi sorunlara parmak basiyor. Gun boyu tv izleyen kadinlar, aile ici siddet, ensest, kadin haklari, egitim sorunlari, devletin sosyal yardimina sirtini dayayan insanlarin drami. Filmden cikinca da film esnasinda da allak bullak oluyorsunuz. Biraz rahatlayim patlamis esnasinda tarzi bir film degil kesinlikle. Ama ABD'de hasir alti edilen sorunlari gostermede cok basarili.

İkinci film "Up in the air". 6 dalda oskar adayi bu film. Ben bu filmi cok vasat ve cok yuzeysel buldum. Bir gulumsemesine kurban oldugumun George Clooney'si olmasa cok da cekilir olmazdi herhalde.



Bu film ABD'nin en onemli sorunu issizlige parmak basiyor. Son 2-3 yildir ciddi bir isten cikarilma soz konusu ABD'de. En saglam firmalar iflas ediyor ya da kuculmeye gidiyor. Turkiye'de bebeklikten beri alisageldigim issizlik, enflasyon gibi terimler burada da gunluk yasamin bir parcasi. Bu filmde hazir boyle bir problem var, niye kullanmiyoruz bu problemi bir fimde fikriyle ortaya cikmis. Boyle bir konuyu isledigi icin bu kadar cok odule bogulmus film.

George'un isi, firma firma dolasip insanlarin isine son verme. Sayisiz insanin isine son veriyor sayisiz firmada. ABD'nin farkli sehirlerindeki firmalarda calisiyor. Bu yuzden de hayati ucaklarda ve otellerde gecmekte devamli. En buyuk hobisi ucus mili toplamak. Amaci 10 milyon mile ulasmak. Ben bu mil biriktirme olayini biraktim dogrusu. O kadar ucuyorum, ucuyorum, topladigim millerle ya sacma bir dergi abonesi olabiliyorum ya da onu bile olamiyorum. Bence tamamen yalan bu havayollarinin verdigi miller.

Filmi izlerken farkettim ki, George'un gittigi cogu havaalanina ben de inmisim. Ucaklar benim de hayatimin parcasi olmus. Havalanma anlari sevmisim ama inislerde acemi ABD pilotlarinin sert inislerini sevmemisim. Bu arada havaalanlari arasinda benim favorim Detroit havaalani. Isiklari devamli degisen soyle bir tunelden geciyorsunuz. Cok zevkli bir tunel bence.



Filmde bol bol American Airlines ve Hilton'un reklami yapilmakta. American Airlines bence kotu bir firma. Ama hirbir Amerikan firmasi Turkiye'nin en kiytirik otobus firmasinin rahatligini ve ikramini saglamiyor. 6 saatlik bir ucusta en fazla bir bardak su alabiliyorsunuz.



Filme geri donecek olursam, filmde aile hayatinin onemine karsin yalnizlik temasi islenmekte. George iliskilerin, hayatimizdaki kisilerin, sahip oldugumuz herseyin sirtimiza binen yukler oldugunu, bunlarsiz hayatin daha mutlu gectigini soyluyor. Buna karsin filmin sonunda isten atilan insanlar, bu sikintili donemlerinde ailenin ve hayatlarindaki insanlarin ne kadar onemli oldugunu vurguluyor. George'un bir sirt cantasi metaforu var filmde ama cok zayif bir metafor.


Bu filmle ilgili sonsoz: Bir kez izledikten sonra bir daha izleyim asla demiyorsunuz. ABD'nin son yillardaki ekonomik cokusunu ele alan nadir filmlerden oldugu icin bir iki oskar alabilir belki. Bir de bence bu filmi izlemek icin para vermeye hacet yok. Iste suradan izlenebilir. Bu sitede cogu Hollywood filmini stream edebiliyorsunuz:)

Bir baska aday film "Food Inc." Bu belgesel filmde ABD'nin yemek sorunu enine boyuna ele alinmis. Micheal Pollan filmde uzunca bir sure yer almakta bu filmde. Micheal Pollan burada yiyecek sektoru ile ilgili kitaplar yazan biri. Filmde en cok hayvan ciftliklerindeki ic karartici durum, ABD'de misir uretimi coklugundan markette gordugumuz herseyin aslinda misirdan yapildigi ve tum urunlerde obeziteyi tetikleyen ve tokluk hissimizi yok eden misir surubunun oldugu vurgulaniyor. ABD'de tavuklarin, ineklerin ya da baliklarin bile misirla beslendigini goruyoruz. Yani ABD'de markette gordugumuz etten-sute kadar tum yiyeceklerin ana maddesi misir. Bu sagliksiz yiyeceklere alternatif organik gidalar. Ama bu organik lafi da cok ticari bir laf. Bu filmde ABD'nin yiyecek sorununa dikkat cekilmekte. Dogrusu bu belgesel ABD disi ulkeleri cok ilgilendirmemekte bence. Turkiye'de misir bu kadar cok kullanilmiyor saniyorum ve umuyorum.




Oscar'la ilgili sonsoz: unutmayalim ki bu odul sadece ABD yasam tarzinin yansitilmasina verilmektedir, odul kazananan filmler guzel film demek degildir, bu odule karsi hicbir saygi duymamaktayim bir kez daha belirteyim.