here we go again

Hayat sadece sonbahardan ibaret olsa...
Yapraklar kizarsa sararsa...
Disarida mavi bir gokyuzu olsa...


Gunes kizdirmadan isitsa...
Sari-kirmizi ormanlarda yuruyus yapsam...
Arabamla kaybolsam iki yani agacli yollarda...


Yavaslayip nefes alsam...
Yasadigim icin sukretsem...
Tekrar sonbahara kavusmak istesem...


Here we go again calsa arabada...


Sonsoz: Sonbahar seni seviyorum, hep sevecegim, mevsimlerden en cok seni sevecegim.... Fotograflar gecen sene Connecticut'tan, 2 yildir yasadigimdan eyaletten.

The Best Offer/ En iyi teklif

Artik cok fazla film izleyemiyorum cocuk yuzunden, ama cok ozluyorum guzel filmleri izlemeyi. Sinemaya gitmeyeli asirlar oldu. Umarim o gunler yine gelecektir. Ayda bir film seyredersem mucize. Iste boyle zaman kitliginda, guzel bir film bulup ondan doyasiya zevk almak muhim. Gereksiz zaman kayiplarina yer yok. Sansima the best offer'i izledim ve dort kose oldum zevkten. Hem sanat, hem gizem, hem ask, hem robotlar var. Daha ne olsun.


Filmde bir muzayedeci var, kapilarini baskalarina kapatmis, gizli odalarinda muhtesem kadin resimleri biriktiren ve bu kapiyi da kimseye acmayan. Muthis bir koleksiyonu var, bakmaya doyulmacak cinsten.


Kimseye acmadigi hayati agorafobik(disari cikma korkusu) olan, gizemli bir kadin tarafindan alt ust oluyor. Onun gizemine kendini kaptiriyor, Hayatinin ilk askini yasiyor, kapilarini kadina aciyor. Muthis bir degisim geciriyor film boyunca.  Sonunda her asik gibi sarsiliyor. Seyirci olarak biz de sonunda yaralanmis hissediyoruz. Bizim de kafamiza tokmak iniyor. Sersemligi atmak icin filmle ilgili butun bilgileri topluyoruz, tekrar seyretmek icin can atiyoruz. Tek seyir yeterli degil film icin. Simdi acip seyretmemek icin kendimi tutuyorum.


Film boyunca gordugumuz resimler olaganustu. Hepsi kadin portresi. Hepsi farkli. Cogu gizemli kadinlari, cogu huzunlu. Bu resimlerle sanatsal bir keyif de aliniyor.

Film boyunca muzayedeci bir robotun parcalarini topluyor. 17. yuzyilda carklilarla calisan ilk robot diye tanitiliyor filmde. Sorulan sorulara dogru cevap verdiginden bahsediyorlar ve bu robotun Vaucanson'a ait oldugu soyleniyorlar. Robot tamamlanirsa cok degerli bir eser olacagini soyluyor muzayedeci. Robotun carklilari zamanla yerine oturuyor ve robot tamamlaniyor, bununla birlikte bizim karakterimize orulen kumpas da tamamlaniyor.


Dogrusu Vaucanson adini hic duymamistim. Film sonrasi arastirdim biraz. Cok enteresan robotlar icat etmis. Otomato konusunda ilklerden. 1700'lu yillarda robotlar yapmis. Mesela bir otomatik ordek yapmis, su iciyor, bagirsaklari var ve yedigini hazmediyor. Cok enterasan. Vaucanson ilk android(insana benzeyen robot) yapmis ve bu robot flut calmis. Vaucanson'u robotikte digerleri izlemis.

En onemli robotlardan biri 1820'de yapilan "The Turk" veya "Mechanical Turk". Bu robot karsisindaki ile satranc oynuyabiliyormus. Icindeki carkli sistemle, Osmanli kiyafetlerine burunmus robot hareket ediyormus ve hamle yapiyormus. Seyircilere robotun ici ve beyni gosterilip, icinde insan olmadigina inandiriliyormus. Ama aslinda arkasinda bir insan, robotun hareketlerini yonlendiriyormus. Bu ilk islem yapmaya tasarlanmis robot onemli bir adim tabii.

Ama benim icin en onemlisi bugune kadar cokca kullandigim Amazonun Mechanical Turk'un isminin nereden geldigini anlamak oldu. Bu filmin actigi kapilarla artik Amazonun Mechanical Turk'unun isim babasini anlamis oldum. Amazon'un MTurk urununde, bilgisayarca yapilmasi hala zor olan gorevler,  insanlar tarafindan ucuz bir sekilde yapiliyor. Mesela bir resimde hangi nesnelerin oldugunu insanlar sisteme giriyor ve bunun karsiliginda para kazaniyorlar. Hala algoritmalar tum nesneleri bulamiyor cunku. Kalabaligin gucu ile nice zorlu gorev cok cabucak ve dogru bir sekilde bitiyor. Yani bilgisayarin arkasinda insanlar var ayni satranc oynayan Mechanical Turk robotunda oldugu gibi.

Son soz: Uzun zamandir en cok etkilendigim filmlerden biri oldu. Viyana'daki ve Prag'daki mekanlar super zaten. Filmin oykusu insani icine cekiyor ve etkiliyor. Cok begendigim bir film oldu.

Ilkler ve tekrarlar

Anne-baba olmanin en keyifli anlari kucuk bir insanin ilklerine sahitlik etmek. Onun ilkleri, onun basarisi. Ama bizim anilarimiz. O hatirlamayacak ilk emeklemesini, ilk adimlarini, ilk kelimelerini ve daha nice ilklerini. Ama bizim gozumuzun onunden gitmeyecek cogu ilki belki de. Belki de gidecek kimbilir, insanoglu bu, herseyi unutur.


(Resim: Picasso, Ilk Adimlar, Yale Muzesinden, gorunce etkiledi beni, elinden tutup onu yuruttugumden. Annenin gozunde sevgi ve sabir varken, cocugun kocaman gozlerinde heyecan ve sevinc oldugundan.)

15 aylik oldu kizim ve onunla gecirdigim birebir zamanlarda beni hep sasirtiyor. Yeni bir becerisini ortaya cikariyor. Eger uzun zamandir beceremedigi bir beceri ise gururla kendini alkisliyor. Kendisi de mutlu oluyor bu basariyla. Babasi yanimda degilse, bugun ilk kez sunu yapti diye rapor ediyorum ona hemen. O da bana. Bugun kuslari kovaladi ilk kez diyor, kaykaydan kendi basina kaydi diyor, ilk kez Cin yemegini cubuklarla yedi diyor. Ben ona ilk kez sekillerini kutusuna koyabildi diyorum, ilk kez beni optu, ilk kez opucuk atti, ilk kez evi supurdu elimden supurgeyi kacirip....

Bir de binlerce kere yaptigi seyler var. Nasil zevk aliyor anlatilmaz ayni seyi tekrar tekrar yapmaktan.  Battaniyesini ustune ortup uyuma taklidi yapiyor defalarca, defalarca... Bazi kitaplari var mesela. Ozellikle ordek iceren kitabi. O kitabi kac defa okudum bilmiyorum. Her defasinda tum ordekleri bana gosteriyor ve oodekk diye bagiriyor. Sanirim 1000 kez okumusumdur. Merdivenleri iniyor, cikiyor, iniyor, cikiyor, donguye giriyor. Tas topluyor, gole tas atiyor, sonra tekrar tas topluyor, sonra tekrar, tekrar... O motor becerilerini gelistiriyor, dunyayi kesfediyor, beynine kaziyor yenilikleri. Guluyor, egleniyor. Biz onun kesiflerine sahitlik yapiyoruz.

Calisan anne olarak maalesef kendime ayiracak zamanim kalmadi. Is disindaki hayatimda sadece bebek kitaplari ve bebek muzikleri ve oyunlar var. Allahtan arada bir soyle bebek albumlerine denk geliyorum da benim ruhum biraz besleniyor. Yo-yo Ma ve Bobby Mcferrin'in Hush albumunden Andante.




Sonsoz: Bir insanin buyumesine sahitlik yapmak cok zevkli, ona hayat yolculugunda yoldaslik yapiyoruz, o da bizim kendi yolculugumuzda kendimizi biraz daha kesfetmemizi sagliyor. Iyi ki varsin yavrucum.

gunun muzigi, Marjan Farsad

Khooneya Ma Our home is far away behind the patient mountains Behind the golden plains the empty deserts Our house is across the water across the impatient waves Behind the cedar forests in a wish in a dream Behind the blue ocean behind the pear gardens Across vineyards, the bee hive our house is behind the clouds the gloom of us the end of the wet roads behind the rain behind the sea Our house has a story cherries and pistachios tree Behind his warm laughter people got tired We had a happy home red fish in his pond Playing football in its lanes our home has cute cats Our home is warm and friendly on the walls old photos Photos of playing on the balcony seaside vacation on summer Photo of that rainy day with a hatred and a suitcase Leaving the nice and kind people

zaman gostergesi

Inanmasi zor ama artik zamanin nasil ucup gittigini bana hatirlatan bir gostergem var. Simdilik sekiz haftalik kendisi. Gunbegun buyuyen, bir kiyafetine bir daha olmayan, hergun cevresine daha cok ilgi gosteren, uykusunda gulumsuyen, insan yuzlerini ayird eden bir gosterge. Her ne kadar yillarin gectigini bilsek de yaslandigimizi tam da hissedemiyoruz ama bu gostergeyle  artik ben de "vay be daha dun iki avucuma sigiyordu, ne ara okula basladi" diyebilecegim. Evet ben anne oldum.

Ben 30'lu yaslara kadar anne olmak istemiyordum. Cok duygusal olmayan, fazla rasyonel ve kariyer odakli olan ve yalnizligimdan keyif alan biriyim. Ama harbiden 30'dan sonra hormanlar tavan yapiyor ve artik yap yapacaksan, cok zamanin kalmadin diyor. Onun haricinde hamileligi, dogumu, anne olmayi deneyimlemek, bende ne tur degisimlere yol acacagini gormek istiyordum. Diger anne arkadaslarimin, "annelik cok guzel bir duygu" demesinin ne demek oldugunu da anlamak istiyordum, neymis bu adi konulamayan guzel duygu.

Kisaca bu hayatimin en onemli miheng tasinin deneyimlerini anlatayim.

Hamilelik nasil bir menem? Ben hamileligimin ilk 6 ayinda cok yogun iki projede calistim, sirkette hic kimseye hamile oldugumu soylemedim ilk 6 ay. Sonra mudurume soyledim. 6. aydan sonra da artik insanlar farketmeye basladi. Sirkette 150 civari bilgisayar muhendisi var, bunlardan 3'u kadin. Boyle olunca zaten boyle bir muhabbeti yapacak ortam yok. Ben de gizli sakli hamilelik yasadim ilk baslarda. Ayrica hamileligi kullanarak zor projelerden kaciyormus havasi vermek istemedim.  Sirkettekilerin bana bakis acisi degisecek diye korktum sanirim. Cok yogun calisinca bebegi dusunmeye cok zamanim kalmadi. Nedense daha hirsli olup, ise daha bir konsantre oldum. O yuzden kendimi hafta sonralarinda hamilelik ve bebek moduna soktum. Sadece duzgun yuruyuslerimi ve yogami yaptim. Sukurler olsun sorunlu bir hamileligim olmadi. Icimde bebek oldugunu bilmeme ragmen, bebek kipirdamaya baslayinca olaya daha bir vakif olmaya basladim. Duygu degisimlerine gelince, hamilelik boyunca genelde huzurluydum. En buyuk duygu degisimi bebek hakkindaki arada bir yoklayan endise hissiydi. Hamilelik tam bir bilinmezlik.  Bebek saglikli olur mu, sag dogar mi, ben dogumda olur muyum, gibi karamsar dusuncelerim vardi ara ara. Gecen sene Kate Winslet'in "Labor Day" filminden etkilendim sanirim. Kate'in bebegi olu doguyordu filmde. Bu tur korkular ve endiseler vardi, ama piskopatca degil, arada bir yoklayan endiseler. Hamileligim boyunca en sevdigim anlar, sinemaya gittigimde icimde kipirdayan bebegi hissetmekti. Her pazar sinemaya gidiyordum ve bebek ben filmi izlerken cok aktif oluyordu. Yuruyuslerimde onunla konusmayi seviyordum. Cok mukemmel bir hamileligim oldu. Bu surec icinde saclarimi boyatmadigimdan, saclarimdaki beyaz oranini da ogrenmis oldum. Sacimin yaklasik %70'i beyaz. Bu boyanmayan beyaz saclar Turk arkadaslarimi sinir etti, Turkiye'yi ziyaret ettigimde de her karsilastigim kisinin ilk cumlesi saclarimla ilgiliydi. Turkler arasinda insanlarin gorunumune dair acayip bir sosyal baski var. Burdaki ozgurlugumu seviyorum.

Dogum nasil bir menem? Zooor cok zor bir menem. Ben bu dogum sancilarini da cok merak ediyordum. Ne kadar cok gonderme vardir dogum sancilarina kitaplarda, filmlerde, ve hayatin diger zorluklarinda. Ben biraz narin kadinlar tarafindan bu sanci denen menemin abartildigini dusunurdum. Ama harbiden cok beter bir agriymis. Bir gelince ne calistigim nefes teknikleri hayretti, ne yurumeler. 19 saatlik cok sancili bir surecten gectim. Belki ilk  dogumun zorluklari ile vucudum bebegime yol vermedi. Bu kadar acinin icinde olmama ragmen bir yandan da karsidan kendimi izlemeyi cok isterdim, bebegin kafasinin gozukmesi, kafasinin cikmasi, butun vucudunun bir anda cikmasi enteresan olaylar silsilesi. Acaba doktor mu olsaymisim diye dusunmedim de degil. Bebek dogdugu anda bende muthis duygu degisimleri olmadi. Sadece yogun bir merak duygusu vardi. Gozleri-saclari hangi reng, kime benziyor, yuzu nasil gibi. Bebek de sanirim beni merak ediyordu. Gogsume koyduklarinda, gozlerini acip benim gozlerimi aramasini unutmayacagim. O ilk bakisma hafizama kazindi. O kadar kaosun icinde annesinin gogsunde, annesinin gozlerinde huzuru bulan minicik bir canli. Hastane odasini, o gunun ayrintilarini her zaman hatirlayacagim. Sonra bebekle benim odada ilk kez yalniz kalisimizi, disarida yagan yilin ilk karini, o andaki huzurumu hicbir zaman unutmayacagim. Bence bebegimin dogdugu gun, hayatimin en mutlu gunu degildi ama tartismasiz en unutulmaz gunuydu.

Lohusalik nasil bir menem?  Cok huzurlu ve pozitif bir hamilelikten sonra, cok sikayet eden, mutsuz, uykusuz ve yorgun birine donustum. Ailemden kimse yoktu yanimda ve ben kendimi cok yalniz hissettim. Kimse beni sevmiyor diye dusunup gozlerim yasardi. Yeni dogan bebegin cok yogun bir sekilde anneye, yeni annenin cok yogun bir sekilde kendi annesine ihtiyaci var. Cok zordu tek olmak. Bu ilk haftalar bebege cok yogun bir sekilde baglanamadim. Ilk goruste ask yasamadik. Hayatim artik cok farkliydi onun yuzunden ve geriye donus yoktu. Ben bir basimaligimi, ozgurlugumu seviyorum. Ama artik alip basimi gidemem istedigimde. Ilk haftalar kimseler olmadigindan yemek, market alisverisi, bebek bakimi, uykusuzluk, vucudumun her bir yerinin agrimasi cok agir geldi. Bebek de ilk haftalar pek bir tepki vermiyordu. Agliyor, meme emiyor, uyuyor. O yorgunlukta o aglamalar cok sinir bozucu olabiliyor. Mumkun olsa bebegi babasina terkedip eski hayatima donsem diye dusundum bol bol. Ise gitmeyi ozledim. Beni tek teselli eden kopegimin bana olan sevgisiydi. Suphe etmedigim cok icten bir sevgi onunkisi. Acaba kopegimi ihmal eder miyim diye endiselendim. Zamanla bebegimi emzirirken ona hayran hayran bakmaya basladim, onun gogsumde uykuya dalmasini, uyurken gulumsemesini, gozlerimin icine uzun uzun bakmasini, saclarimi siki siki kavramasini sevdim. Zamanla mimikleri, gulusleri artti. O gulusler olmasa bu lohusalik zamani cekilecek dert degil. Sevgi karsiliksiz olmuyormus, onun sevgi gostergeleri aramizdaki buzlari eritti. Vucudum iyilesip hormon dalgalanmalari duruldukca sevgim ve bagliligim da artiyor.

Annelik nasil bir menem? Daha basindayim anneligin. Kendime anne sifatini bile yakistiramiyorum. En guclu duygularin basinda endise geliyor. Kendi gelecegime, onun gelecegine dair endiseler. Benim hayatima dair aldigim her karar onu etkileyecek. Onun mutlu bir cocukluk gecirmesi benim icin cok onemli. Sonra onu koruma hissim. Bilmiyorum babalarda bu kadar yogun mu bu koruma hissi. Ama onu her daim korumak istiyorum. Dogal olarak, onu besleme icgudum var. Sanirim bu duygu babalarda da bu kadar guclu olmaz. Onun gozyaslarina kiyamiyorum, canimi acitiyor onun gozyaslari. O her ne kadar babasina en buyuk gulucuklerini gonderse de, ben onu seviyorum. Sen benimsin tavirlarim var. Hala baslarindayim anneligin, bakalim ne maceralar bekliyor beni.

Sonsoz: Hayatimin ilk yarisi gecti. Ikinci yarisinda kizim Aurora var. Kuzey isigim benim, can yoldasim, gul yuzlum. Nice guzel gunler goresin kizim. Cok sevilesin, cok sevesin. Beni benden alan gulucuklerin daim olsun. Ne olursa olsun, annen hep arkanda hep yaninda. Cok mutlu ol bebegim, hayatin gerisi tefarruat.

bu haftayi bu sarkiyla gecirdim

Selva Erdener'in Umitsiz sarkisi. Bilmem kac kere dinledim sarkiyi. Melodisi hosuma gidiyor. Sarkinin asli Yilmaz Guney'in Umustuzlar filminden.

bir siir gecesi

Bu aralar aksamlari ne yapsam, ne yapsam diye kivraniyorum. Cogu grubun aktiviteleri yavan, beynimi veya ruhumu harekete gecirecek bir olayi bulmak zor Silikon Vadisinde.
Ben de is yerimin yakinligindan Stanford'daki aktiviteleri takip etmeye basladim.
Ilk ativite, Stanford'un story telling kapsamindaki Naomi Shihan Nye'in siir gecesi. Dogrusu daha once onun adini duymamistim. Ingilizce okunan siirleri daha once anlamamisligim da vardi. Ozellikle bir iki British Ingiliz'in soyledigi siirlerden zerre anlamamistim. Dil oyunlarini bazen kacirabiliyorum. Siir ana dilde daha cok dokunuyor insana.

Siir gecesinin duzenlendigi salona girince bekledigimden daha kalabalik bir giruh gordum. Sonra Naomi geldi. Bu kadar sicak, samimi birinin siirlerini kendi agzindan dinlemek cok hostu. Gecmisinden, cocuklugundan bahsetti. Hikaye'leri siir tarzinda uyakli bir sekilde oynadi diyeyim. Tum duygulari yuzunde okumak mumkundu. Bu story-telling olayi bir tur eski zamanin ozanligi gibi. Icten gelen birseyler var. Beni en cok en son okudugu Gate 4-A siiri duygulandirdi. Annemi gordum sanki hikayede. Amerika'da, terminalde veya herhangi bir ortamda yiyecegini baskalarina ikram etmek o kadar alisilmadik ki. Hem de bir Arab'in paylastigi kurabiyeleri herkesin yemesi tamamen siradisi. Naomi'yi, bu anekdotu siire donusturen durtu de bu mutluluk ani. Ben de ani defterime not edeyim bu guzel aksami.

Iste siir:
Gate 4 A
Wandering around the Albuquerque Airport Terminal, after learning my flight had been detained four hours, I heard an announcement: “If anyone in the vicinity of Gate 4-A understands any Arabic, please come to the gate immediately.”  Well – one pauses these days. Gate 4-A was my own gate. I went there. An older woman in full traditional Palestinian embroidered dress, just like my grandma wore, was crumpled to the floor, wailing loudly. “Help,” said the Flight Service Person. “Talk to her. What is her problem?  We told her the flight was going to be late and she did this.”  I stooped to put my arm around the woman and spoke to her haltingly. “Shu dow-a, Shu-bid-uck Habibti? Stani schway, Min fadlick, Shu-bit-se-wee?” The minute she heard any words she knew, however poorly used, she stopped crying. She thought the flight had been cancelled entirely. She needed to be in El Paso for major medical treatment the next day. I said, “You’re fine, you’ll get there, who is picking you up? Let’s call him.” We called her son and I spoke with him in English. I told him I would stay with his mother till we got on the plane and would ride next to her – Southwest.

She talked to him. Then we called her other sons just for fun. Then we called my dad and he and she spoke for a while in Arabic and found out of course they had ten shared friends.  Then I thought just for the heck of it why not call some Palestinian poets I know and let them chat with her? This all took up about two hours. She was laughing a lot by then. Telling about her life, patting my knee, answering questions.  She had pulled a sack of homemade mamool cookies – little powdered sugar crumbly mounds stuffed with dates and nuts – out of her bag – and was offering them to all the women at the gate.  To my amazement, not a single woman declined one. It was like a sacrament. The traveler from Argentina, the mom from California, the lovely woman from Laredo – we were all covered with the same powdered sugar. And smiling. There is no better cookie. And then the airline broke out the free beverages from huge coolers and two little girls from our flight ran around serving us all apple juice and they were covered with powdered sugar too. And I noticed my new best friend – by now we were holding hands – had a potted plant poking out of her bag, some medicinal thing, with green furry leaves. Such an old country traveling tradition. Always carry a plant. Always stay rooted to somewhere. And I looked around that gate of late and weary ones and thought, this is the world I want to live in.  The shared world. Not a single person in this gate – once the crying of confusion stopped – seemed apprehensive about any other person. They took the cookies. I wanted to hug all those other women too. This can still happen anywhere. Not everything is lost.
Sonsoz: Onun okudugu siirlerden ve anekdotlardan sonra kendimi bir kus kadar hafif hissettim. Cikip Stanford'un muhtesem kampusunde yurumek, mutluluguma mutluluk katti. Kimbilir belki daha fazla siir gecesine katilirim.
Long live universities!!

Avishai Cohen Trio - Remembering

Cok seviyorum bu ezgiyi, Avishai Cohen'i de cok cool buluyorum. Ses tonu hos.

dermanim yok

her gecenin sabahi, her kisin bir bahari, her seyin bir zamani, benim dermanim yok!!!
kalmadi artik, yoruldum be hayat....  21/2/2013

 

Pi'nin Yasami

Kafamin cok yorgun oldugu bir gunun aksami sinemaya gittim. Uzun zamandir sinemada film izlemedigimden, sinemada neler gosteriliyor'u da takip etmiyor(d)um. Afisler arasinda Ang Lee'nin ismini gorunce Life of Pi'ye dusunmeden biletimi aldim.


Pi'nin yasaminda, Hindistan'dan Kanada'ya gocen bir aile var. Bu aile yanlarinda hayvanat bahcelerini de goturuyor. Cesit cesit hayvan bir gemide. Bir tur Nuh'un gemisi. Bas karakter(Pi), o zamanlar ergen ve Hindistan'da tam bir kiza asik olmusken, vatanini ve kizi terketmesi cok koyuyor ona.  Uzun ve huzunlu bir gemi yolculuguna cikiyorlar. Atlas okyanusunun firtinalari, bu umut dolu gocu alt ust ediyor. Ve Pi, bir kaplan ile kucuk bir can kurtarma sandalinda buluyor kendini, okyanusun ortasinda. Bundan sonrasi, bir yasam mucadelesi... Bundan sonrasi, bir gorsel solen. Ang Lee cosmus.


3 boyutlu izledigim Pi'nin yasaminda, Ang Lee gorsel bir siir yazmis. Denizin ustunu ve altini birlikte gosterdigi sahneler akilda en cok kalanlar. Baliklarin ucustugu sahneler super. Gokyuzundeki yildizlarla, denizin altindaki baliklarin siiri bu film.


Tabii diger basrolde bir kaplan (Richard Parker) var. Film'de onun da yasam savasi anlatiliyor. Kaplan, vahsi ve yirtici olmaktan cikip bir yol arkadasina donusuyor. Ozellikle, kopegimden sonra hayvanlara olan muhabbetim muthis arttigindan, filmdeki kaplani cok sevdim. 


Sonsoz: Hikayesi her ne kadar buruk olsa da, umut hep var filmde. Ben bir masal izliyordum bu filmde. Gerceklikten uzak. Hikayeden, konusmalardan cok da birsey kalmadi aklimda. Cok sarsmadi, cok dusundurmedi film beni. Eglendirdi diyeyim. Bu filmden hatirladigim tek sey, Ang Lee'nin sihirli elleri olacak.

obur nurvenur

Bu aralar kendimi engelleyemiyorum. Devamli yemekle ilgili programlar izliyorum. Aslinda izledigim tek bir program var. O da Vedat Milor'un. Memleket ozlemi diyelim. Gidip bir kebapciya Fransa'nin bir koyundeki saraptan veya bir Italyan peynirinden bahsetmesini cok komik buluyorum. Neredeyse her programinda yapiyor bu tur bir karsilastirmayi. Bir taraftan anliyorum. Ukalalik degil yaptigi, saf bir sekilde yasadigi bir deneyimi mekanin sahibi ile paylasmak istiyor. Ama cok absurd kaciyor bu karsilastirmalari. Bir sekilde kendisini frenlemesi lazim.


Simdi onun izinden gidip Turkiye'deki kelle pacacilara, cigercilere, kuzu kapamacilarina gitmek icin neler yapmam. Ama uzaktayiz iste yapamiyoruz. Ama yine de onun Berkeley ve San Francisco civarlarindaki tavsiyelerini izlemeye calisiyorum. Bolgede yeni oldugumdan nerelerde, ne yenir konusunda hala bilgisizim. Bu bolge gastronomi acisindan onemli. San Francisco civarinda dunyaca bilinen seflerin restoranlari var. Napa ve Sanoma bolgesinde de iddiali saraplar. Ben hala biraz ogrenci modunda oldugumdan pahali restoranlara gidip 100 dolarlik bir hesap odemek istemiyorum. Yine de disarida yemek yedigimde keyif almak istiyorum yemekten.

Kendimi Vedat Milor'un bu bolgede onerdigi restoranlara gidip, onun onerdigi yemekleri yeme gibi projeye adadim bu ara. Ilk once Berkeley'de Vik's adli bir Hint lokantasina gittim. Burasi Hindistan'daki sokak yemekleri tarzinda yemek cikariyor. Hic dusunmeden menuden Vedat Milor'un tavsiye ettigi yemekleri soyledik.Tum tavsiyelerde gayet lezzetliydi. Bir de ustune masala (sutlu baharatli) cay mis gibi. Hem ucuz hem lezzetli.


Bu ilk denemenin ardindan ikinci Vedat Milor onerisine gittim. San Francisco'da Burma Super Star'a gittim. Hafta ici bir gun olmasina ragmen kapida uzun bir kuyruk. Adimizi bekleme listesine yazdirip 40 dakika restoranin onunde bekledik. Tabii gayet acikmis bir durumdayiz. Ben yine VM'in tavsiye ettigi herseyi istedim. Yine cok lezzetli ve farkli yemekler yedik. Sofradaki herkes gayet mutlu. Taki hesap masaya gelene kadar.. Sanirim Amerika'da odedigim en pahali hesaplardan birini odedim. Yemekler cok guzeldi de VM'nin onderdigi tum yemekleri yememek gerek.



Burma yemeklerinden sonra yine onun onerdigi bir Cin restoranina (House of Nanking)  gittim. Buranin fiyatlari cok daha uygundu benim butcem icin. Ilk once cicek acan cay (blooming flower tea) aldim. Yanina da yine onun onerdigi sogan keki denilen bizim gozlemeye benzer bir borek aldim. Dogrusu ben boregin yarisinda tikandim. Vedat Milor nasil o kadar yiyebiliyor merak icindeyim.

   

Sonrasinda yine VM'nin tavsiye ettigi Blue Bottle Cafe'den damlama usulu ile kahve ictim. Ben Ferry Plaza'dakine ugradim. Burasi San Francisco'nun en iyi kahvesini sunuyor. Cok uzun bir kuyruk oluyor. Ama arada bir beklemeye deger diyorum. Ferry Plaza'da biraz Avrupai pazarlara benziyor.


Onun onerdigi ve simdilik benim butcemin ustunde olan restoranlar ise: Chez Panisse@Berkeley, Slanted Door@San Francisco, Quince@San Francisco, Manresa@Las Gatos. Bunlardan Chez Panisse ve Slanted Door gidilecekler listesinde, ama kutlamayi hakedecek bir haber sonrasinda. Ama Manresa gibi yerler tv programi yapmadikca  beni asar dusuncesindeyim.

Vedat Milor haricinde, baska birkac oneride soyle.
-Tartine Bakery'nin krosani. Citir, citir. Amerika'nin en iyi krosanlarindan. Insan bir taneyle durmada zorlaniyor.


-JapanTown'daki Restoranlar. Ben cok fazla susi meraklisi degilim. Ama miso corbasini cok seviyorum. Burada cok yaygin olan bento usulunun daimi musterisiyim. Biraz guvenli tarafta olmak icin genelde balik tercih ediyorum. Pek leziz buranin baliklari.


-Super Duper Burger'larin sarmisakli patates kizartmasi var. Insan parmaklarini yiyor. Yaninda da kendine ozgu tursulari. Pek bir leziz.


-Mission District'te Latin mutfagi cok iyi. Biz otantik Meksikan olan La Palma Mexica-tessen diye, dis duvarlari Mission'un ruhunu uygun olarak graffitilerle renklenmis bir yerde yedik. Hersey tamamiyle otontikti. Ve gunesli bir San Francisco gununde orada oturup bilmedigimiz birseyler yemek pek keyifliydi.


San Francisco'da olmasa Sunnyvale'de cok iyi bir Kore mutfagi var. Onlarda da onden cesit cesit meze tabaklari getiriyor. Daha cok kimchi tarzi farkli sebzeler. Sirf bu kucuk tabaklar icin Kore restoranlarina gidiyorum. Onlarin bir de shaved ice dedikleri tatlilari var. Bomba etkisi yapiyor.


Sonsoz: San Francisco bolgesi, Amerikanin en zengin mutfanigini sunuyor. Tum etnik gruplari bunyesinde barindirmasi ve kullanilan urunlerin bu bolgede yetismesi, kaliteyi ve lezzeti artiriyor. Amerikada yedigim en lezzetli yemekler kesinlikle bu bolgede yediklerim. Bu kadar yemekten sonra ben bir spor salonuna gideyim:)

Santa Monica

Ben gecen sene bir Santa Monica yapmistim. Oyle kisacik bir geziydi. Cumartesi sabahi plajda, mavi bir gokyuzunun altindaydim. Gunes isitiyordu bunaltmadan. Plaj bizim kuzey Kaliforniya'ya gore daha ilik, daha bir plaj havasinda. Fotograf makinemle rahatlatici bir sabah gecirdim bu plajda. Ardinda bu fotograflar kaldi yadigar.

Cocuklar ilik denizde saatlerce oynuyorlardi.


Plajda bisiklet surmek icin bir parkur vardi. Keske benim de bisikletim olsaydi orada.

 
Sonra biraz nunaparki fotograflladim. Gokyuzu o kadar guzeldi ki




Yurume parkuru

Ve benim onlarca fotograf cektigim mekan. Demir iplerin ucundaki demir halkalardan tutunarak bir uctan bir uca gidiliyor. Cocuklar cita gibi, kolayca yapiyorlar, vucutlarinin hafifligi ve esnekligi ile. Ama buyukler icin hayli zor bu olay. Saatlerce bu oyunu izleyerek, ucundan bucagindan bir parca olmak cok rahatlatici.





Ve gelsin salincaklar. Plajda okyonusa karsi sallan dur. Hayat ne kadar guzel!!


Neseli, huzurlu bayramlar!!!

Sonbahar'a Ozlem

Dort mevsimin olmadigi bir bolgede yasadigimdan bu aralar sonbahar burnumda tutuyor. Sararan, kizaran yapraklar. Yere dokulen yapraklar. Yagan yagmurun altinda yurumek. O toprak kokusunu icine cekmek.
Maalesef Kaliforniya hep gunesli, havanin hic degismedigi, belki bazilari icin utopik bir yer, ozellikle yazilim firmalari icin. Ama Kaliforniya'nin bu tekduzeligi beni mutlu etmiyor. Ozluyorum mevsimleri. Ozluyorum birakip geldigim mevsimlerle degisen sehirleri.






Fotograflar gecen seneden Louisville'den. Buraya koymaya firsat bulamadiklarim.
Sonbahari yasayanlar! tadini cikartin...

Sesine, sazina, gonlune saglik

Ah be Neset Ertas, daha dun aksam bir zamanlar Anadolu'da filminde o bozkir goruntuleri esliginde yanik sesinle iclendim. Tum turkulerini sevdim. Hem bu gurbet elde, hem buraya gelmeden once gozlerime yaslar dizildi seni dinlerken. Acili yasamin, sevdalarin sesine de sazina da yansidi.

Hangi turkusunu paylassam ki: Gonul Dagi, Hata benim Gunah benim suc benim, Yazimi kisa cevirdin, Bir ayrilik bir yoksulluk bir olum mu... Daha cok dinleyecegim seni, omrum oldukca. Seninle dertlenmeye devam edecegim...
Nur icinde yat ustad...

Yollar yollar

Turkiye'de Paul Auster'un kitaplarini okurdum. Ucsuz bucaksiz yolculuklara cikardi tek basina. Yol oykuleri anlatirdi. Tek basina sonu gozukmeyen bir yolda onunla birlikte yolculuk ederdim. Bit tur desarj uygulardi. Onun kisitli zamani yoktu. Yolda dusune dusune giderdi gunlerce. Maalesef benim zamanim kisitliydi. 8 gunde Amerika'nin bir ucundan digerine seyahat etmek zorundaydim. Kisitsiz bir zamanda olsa binlerce ani biriktirebilirdim bu yolda ama malasef kisitli zamanda Utah, Arizona, ve Colarodo'nun essiz manzaralari kaldi aklimda.

                                          

Ilk gun yemyesil Louisville'imi geride biraktim. Sonbaharin sonlariydi. Ormanin renkleri kizila caliyordu ben Louisville'den ayrildigimda.

Sari, kirmizi, turuncu sonbahar renklerinden gecip bir Amis restoraninda durduk. Amerika'nin orta batisinda cokca Amis var. Modern tekniklerden uzak basit bir hayat surmekteler. Cok kapali yasiyorlar. Baskalarina da cok acik degiller. Durdugumuz restoranin yaninda haclarla kapli bir tarla vardi. Bu hacli tarla kurtaj karsiti insanlar tarafindan olusturulmus. Amerika'nin en buyuk politik kavgasi kurtaj uzerinden donuyor. Secim zamanlari, neredeyse hergun kurtaj tartisiliyor. Kurtaja cogu insan cinayet gozuyle bakiyor. Eger lise caglarinda bir kiz erkek arkadasindan hamile kaliyorsa, cocugu aldirmak akillarindan bile gecmiyor bizdeki gibi. Cocugu doguruyorlar. Dindar kuruluslar da on ayak olup cocugu evlatlik veriyor isteyen ailelere. Juno filminde oldugu gibi. Turkiye'de herhangi bir muhafazakar sehirde 17 yasinda evlilik disi hamile kalan kiza ailenin ve cevresinin destekleyici olmasi, cocugu da evlatlik almak icin binlerce insanin yarisacagini dusunemiyorum. Turkiye'de evlatlik cocuk edinmek bile yaygin degilken Amerika'nin bu politik kavgasini Turkiye gibi tore cinayetleri ile gundemden dusmeyen bir ulkeye ithal etmek cok yanlis. Herneyse tuhaf seyler oluyor Turkiye'de. Belki buradan izleyince daha karamsar bir tablo goruyoruz, orada yasayanlar belki hissetmiyordur bu karamsarligi.



Yola donecek olursam ilk gun St Louis'e giderek unlu Gateway Arch'i gorduk. Bu Arch, koprulerde de kullanilan catenary arch teknigiyle yapilmis. Amerika'da bilim muzelerinin vazgecilmez parcasidir bu teknikle kopru yapmak. St Louis gorulmese de olur sehirlerden, iki uc saat kaldiktan sonra yolumuza devam ettik. 


Ertesi gun yolumuza Kansas'la devam ettik. Otoban'dan degilde kucuk kasabalardan gecen bir yolu tercih ettik. Ucu gozukmeyen bu yollarin en guzel yani 50 km'de bir kucuk bir tarim kasabasindan gecmesi. Bazi kasabalarda mola verdik. Fi tarihinden kalmis benzinlikle, insanlar, restoranlar tuhaf hissettiriyor insani. Herkesin birbirini tanidigi bir restoranda yabanci olmak cok dikkat cekici. Herkes bize bakiyor, bizi isaret ediyor. Biz gulumsuyoruz bakanlara. Otabandan gitmemekle cok iyi bir tercih yapmisiz. Ve yolun geri kalaninda da bu ara yollardan gitmeyi tercih ettik.



Bu kus ucmaz kervan gecmez yollardan gece gecerken, hadi yildizlara bakalim diye durduk. O kadar isiksiz bir ortamdi ki, tum samanyolunu ilk kez bu kadar acik ve net sekilde gordum. Hadi biraz fotograf cekeyim deyip misir tarlalarinda yildizlarin altinda uzandim. O arada kirmizimsi bir isik gorduk gokyuzunde. Ben hemen
bu Aurora dedim. Ama Aurora icin cok guneydeydik. Yine de makinemle biraz da uzunca cekince, bunun Aurora olduguna inandik. Dogru zamanda dogru yerde olmak boyle birseydi. Hic planda yokken, yillardir gormek icin yanip tutustugum Aurora'lari gorduk. Kuzey isiklarinin cok hizli hareketlerine tanik olduk. Sanirim yolculugumuzun en buyuk mucizesi buydu.


Kansas'in misir tarlalarini, ruzgar degirmenlerini ve sicacik havasini geride birakip, Colorado'ya giris yaptik. Uzun zamandir Rocky daglarini gormek istiyordum. Sayisiz golunun, yemyesil dogasinin methini duyuyordum. Kansas'ta radyoda Colaroda icin kar firtinasini beklendigini duyduk. Sicak Kansas'tan sadece 40-50 km uzakta kar firtinasi olacagini pek inandirici bulmadim. Sortlarimiza benim dandik arabamda pisme modlarindaydik bu haberleri dinlerken. Her neyse giris yaptik Colarodo'ya ve kar firtinasi gercekten vurdu bizi. Benim tek korunagim bagajda hep tuttugum kucuk battaniyem oldu. Rocky daglarinda gercekten sayisiz gol var, maalesef benim gordugum tum goller buzlar altindaydi. Bu kadar gelmisken yine de karlar altinda battaniyeme sarinarak 2 km'lik doga yuruyusumu yaptim. Kara bata cika yaptigim bu yuruyus bitmek bilmedi, dondum resmen. Yuruyusun sonunda bir donmus bir selaleye vardik. Bir fotografci amca selalenin tum gun fotograflarini cekiyordu. Bu kadar soguk ve karli bir gunde, ayni noktada tum gun durup saatlerce ayni selalenin fotografini cekmesi bana tuhaf geldi. Yaslandikca insanlar gariplesiyor dedik ve vedalastik amcayla. Burada gordugum kar, gecen sene gordugum tek kar oldu. Kaliforniya'ya kar yamiyor:( Rocky daglarinda bolca geyik de gorduk. Bunlarin poposu beyazdi. Kizilderililer uzun sure beyaz Amerika'lilara bu geyik adiyla hitap etmis beyaz popo olayindan dolayi.



Colorado'nun karli daglarini asmak bize iki gune mal oldu. Daglarda yol acma ve tuzlama calismalari yapilmaktaydi. Saatte 5 km hizla karli daglari astik. Benim araba, yolda patinaj cizdi resmen. Korka korka daglardan asagiya inmeyi basardik ve Aspen civarlarinda mola verdik. Bu yolculuklardaki beklenmeyen etkenler  o gece nerede konaklayacagimizi da etkiliyor. Genelde sabahtan ben priceline ile acik artirma yontemiyle ucuz odalar almaya calistim. Ama birkac sefer gidecegimiz noktaya ulasamadan bir motelde durakladik. 





Karli Rocky daglarini geride birakip Utah'in olaganustu dogasina kavustuk. Utah'i gormeyen Amerika'da yasadim demesin. Keske yakin olsa da sik sik gitsem o kadar etkilendim Utah'dan. Utah'a girisi highway 128'den yaptik. Muthis bir yol burasi. Google 3D seklinde bu yolu gezdiriyor. Highway 70'den Moab'e kadar olan yol. Gidemeyeceksiniz google sayesinde bir tur atabilirsiniz. 




Bir sonraki duragimiz Utah'daki Moab'di. Burada Arches dogal parkini ziyaret ettik. Biraz Kapodokya havasi vardi. Ama kipkizil bir park. Su ve ruzgar dogal arch(koprucuk) sekilleri olusturmus bu parkta, parkin ismi de buradan gelmekte. Pek bir sevdim burasini.






Arches dogal parkindan sonra Canyonsland pakina da soyle bir ugradik. Burada da essiz bucaksiz kanyonlar  insani buyuluyor. Kanyonlarin derinligi urkutucu. Enterasan bir doga ortusu. Gunesi burada batirip yollara dustuk yine.





Bir sonraki durak, benim Amerika'ya geldim geleli gormek istedigim Antelope Kanyonu. Bu kanyon Navajo insanlarinin yasadigi yerde. Amerika kizilderililere en kurak, en ise yaramayan topraklari vermis. Tek tuk doga guzelligi var. Kizilderililer de bunlardan biraz para kazaniyor iste. Antelope Kanyonu fotografcilarin kabesi gibi. Antelope kanyonu bir su kanali aslinda. Yagmur sularindan geriye kalan bir kanal. Isik ve golge degisik sekillerle birlesiyor ve grafiksel anlamda hos fotograflar cikiyor ortaya. Binlerce fotografci, pahali ekipmanlari, tripodlari ile guzelim fotograflar cekiyor. Ben tripodsuzdum ve makinemin sarji bitti. O yuzden yillarca gormek istedigim bu doga guzelliginden pek birsey cikmadi ortaya. Aklimda kizilderili grup liderinin kanyonda caldigi flutun guzelligi kaldi.




Antelope kanyonundan cikip, lokal insanlarin pazarina gidip yemek yedik. Kizilderililerin kizarmis ekmekleri, benim annemin yaptigi pisi (mayali hamur kizartmasi) idi. Arasina da koyun etinden yapilmis izgaralar aldik. Amerika'da ilk kez koyun eti yedim. Bizim oralardan cikmis da gelmis gibiydi. O pazarda kizilderililerle yedigim yemegin tadi ve pazarin goruntuleri omur boyu gitmeyecek kafamdan.



Yine ayni bolgede bulunan Page, Arizona'ya gidip At nali (horseshoe bend) kivrimini ziyaret ettik. Ucurumun cok ucuna gidemedigimden pek guzel kare cekemedim. Internette cok daha guzelleri var HDR ile cekilmis. Burada da kayalar kizil ve kivrimli. Mavi gokyuzuyle guzel zitlik yaratiyorlar.

Ve sonrasi yine yollar yollar. Las Vegas'ta kucuk bir mola verdik Arizona'dan ayrilinca. Ama benlik bir sehir olmadigindan devam ettik yolumuza. Kaliforniya'da kucuk bir motelde kalip Livermore'a geldik. Yeni sehrime. Kurak, sari, sicak Livermore'a. 



Sonsoz: 6 yil once Ankara'dan Amerika'ya olan hayatimin mihenk tasi bir yolculuk yapmistim. 8 ay once de Kentucky'den Kaliforniya'ya uzanan baska bir mihenk tasi yolculuk yaptim. Ogrencilik yillarimi, binlerce animi biriktirdigim Louisville'i geride birakip hayatimda yeni bir sayfa actim. Bu muthis yolculugumda bana sorun cikarmayan dandik arabama minnettarim. Tabii bu yolculugu unutulmaz yapan yol arkadasima da. Bu yaziyi okuyan herhangi biri varsa ona da:) Sahuru yaptim bu yaziyla:)