saatleri ayarlama enstitusu

Yillardir hakkinda ovguler duyup da merak ettigim kitaplardan birini daha okumus bulunmaktayim. Bittikten sonra da kafanizi mesgul eden kitaplardan biri Ahmet Hamdi Tanpınar'in Saatleri Ayarlama Enstitusu. Cok modern bir dille yazilmis. Siradan bir insanin yasamindaki sorunlari felsefi ve psikolojik yonlerden ele almis.



Kitabin konusu kisaca soyle: Bas kahramanimiz Hayri bey, Saatleri ayarlari enstitusunun kurucularindandir. Aslinda kurucusundan ziyade kurucusuna fikir ilhamligi yapmistir. Olay soyle gelismistir. Ust uste farkli saat kulelerindeki saat farkliligini goren Hayri bey, Halit Ayarci'ya bu durumu sikayet etmistir. Halit beyin o anda kafasinda simsekler cakmis ve hemen saatleri ayarlamak icin bir enstitu kurmaya karr vermistir. Halit bey inandigi fikirlerin arkasinda duran ve gerceklestiren bir insandir. Cevresinde farkliliklar yaratn, bir oncu de diyebiliriz. Onemli olanin inanc oldugunu dusunur. Eger bir fikre inanip, onu sahipleniyorsak bunu basarmak hic de guc degildir diyor Halit bey tum kitap boyunca. Diger yanda Hayri bey var. Hayri bey olaylara daha gercekci bakiyor her zaman ve daha elestirel, daha pesimist. Yeryuzundeki insanlarin %90'u Hayri bey gibi maalesef. Her zaman basina gelenleri sanssizlik olan bir guruhuz. Kitaptan su cumleler Hayri beyi ve benim gibi diger realistlere gitsin.

"Siz her girdiğiniz yerde, evvela nelerden iğrenebilirim, nelerden azap çekebilirim, diye etrafınıza bakıyor, ondan sonra da hep burnunuzun altına bir tutam ısırgan otu asmışlar gibi silkine silkine dolaşıyorsunuz".

Ah bu elestirel yanimi birakip herseyi oldugu gibi kabul etsem ve yasamdan daha cok zevk alsam. Herhalde bu huya sahip olan tek insan ben degilim. Oyle uzerimizden bir hirka gibi cikarip bir yana atamiyoruz maalesef.

Kitapta yaptiginiz ise inanin, birlikte oldugunuz insanlarin kotu ozelliklerine degil iyi ozelliklerine odaklanin, kotu ozellikleri bile farkli bir gozle degerlendirirseniz avantaja kolaylikla cevirebilirsiniz diyor Halit bey. Cevremizdeki hersey bizim bakis acimizla cok farkli degerlendirilebilir diyor. Keske yasamda uygulamasi bu kadar kolay olsa, hersey cok daha kolay olurdu gercekten.

Kitap aynı zamanda isminden de anasilacagi gibi zaman temasi uzerine oldukca duruyor. Su satirlar zaman ile ilgili en sevdigim satirlar:

"Ne kadar garip mahuklariz? Hepimiz omrumuzun kısalığından bahsederiz;fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?"

Kitapta bahsedilen bir diğer yon ise, hayatimiza giren insanlarin bizi ne kadar etkiledigi ve bizi biz yapmadaki rolleri. Kitabin bas kahramani Hayri beyin hayatina kucuklugunden beri cok enteresan tipler girip cikiyor. Bunlarin yarisindan cogu sahsina munhasir tipler. Yazar ozellikle boyle tuhaf ama kisilikleri cok ayri karakterleri bir araya getirmis sanirim. Şahsiyetimizin diğer insanlarla ilişkisini de su satirlarda ozetlemis:

"Belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir."

Baska sevdigim satirlar da surada:

"Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlerini affettiren daima obür hadiselerdir."

"Araya menfaatlerimiz girmeyince hadiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeğe, hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlağa balarız."

"bu, trapezinden partnerinin kendine doğru uzattığı ellerine yapışmak için kendisini boşluğa doğru fırlatan cambazın, hesabında bir milimetre şaşırsa kendisini ölüme götüreceğini bildiği bir hareketi yaparken dudaklarından eksilmeyen tebessümün aynıydı."

Kitapta sevmedigim tek yon, karakterlerin coklugu ve bir kisminin gereksizligi idi. Ozellikle Ispiritizma cemiyetindeki tipleri okurken cok sıkıldım.

Kitap Turkiye Cumhuriyeti tarihi acisindan da degerli bence. 50 yil once yazilmis olmasina ragmen, Turkiye Cumhuriyetindeki yasam tarzinda pozitiften ziyade negatif bir degisim oldugunu gosteriyor. Aci ama gercek.

Hayattan ziyade acemaşiran'a inanan Hayri bey icin de asagidaki Acemişaran taksimi gelsin. Cok huzunlu ama cok ruhaniymis bu makam.



Son soz: Okuma listenizde devamli ertelediginiz kitaplardan biri ise, listenin onlerine alin. Kesinlikle okumaya deger. Ayrica, ona yapilan gondermeleri daha iyi anlama sansiniz olur. Tabii bir de her ayari bozuk saati gorunce, ah bir ayarlama enstitusu olsa da tum saatler ayni akrep ve yelkovan degerlerinde olsa ne iyi olurdu der ve Ahmet Hamdi Tanpınar'in bu kitabini yad edersiniz.

Sebastian's Voodoo

Iran'li bir arkadasimin tavsiyesiyle kesfettigim bir kisa film. Kendini baskalari icin feda etmeyi guzel anlatmis. Bugunlerde Iran'da demokrasi icin kendilerini feda edenleri hatirlatiyor ister istemez. Guzel bir yapim.

bir Chicago gezisinden kalanlar

Chicago'ya kacinci kez gittigimi ben de unuttum. Cok gitmemim en onemli nedeni, benim nadide sehrim Louisville'e en yakin olan buyuk sehir olmasi. Bu sefer egitimsel sebeplerden dolayi biraz daha uzun sureli kaldim, tadina da iyice varabildim.


Bu sefer kalisimda Chicago'nun koskocaman golu olan Michigan Golune cok yakindim. Bu yuzden de fotograflarda bol bol gol gorebilirsiniz.


Kaldigim yer yalnizca gole degil Obama'nin eskiden yasadigi yere de yakindi. Mahalleden bas bakan cikmasinin sevinci ve gururu cok guclu hissedilmekte. Mahallede gordugunuz kahvalti yerlerinde basbakan'in sevdigi urunler tavsiye ediliyor, mahallenin berberi 'basbakan' saclarini orada kestirirdigi yaziyor camina, her dukkanda onun resmi var. Umut logolari hala arabalarin uzerinde. Bizim buralarda gorulmeyen bir sevinc hala surmekte.


Chicago ABD'nin en buyuk sehirlerinden biri. Buyuk sehirde azicik bile hava almak bana iyi geliyor. Bunda en onemli etken, buyuk sehirlerdeki insanlarin daha egitimli ve acik goruslu olmasi. Ne tur insanlarin arasinda oldugunuz yasam kalitenizi acayip derecede etkiliyor. Buyuk sehirlerin diger sevdigim yani ise buyuk sehirlerin rastgeleleligi. Ne zaman karsiniza ne cikacagi hic belli olmuyor. Mesela gittigimin ilk gunu boyle sevimli bir nikah toreniyle karsilastim yaninda da nikah icin calan kemancilari dinlemek de cabasi.


Kaldigim donemde havalarin buz gibi olmasindan mutevellit disarilarda pek gezemedim. Sadece 2 gun gunes acti ben kaldigim gunlerde. Ilkinde hemen bisiklete atlayip Michigan golu civarinda fotograf makinemle tur attim. Maalesef sadece o gun icime sinen fotograflar cekebildim.


Havalarin kotu olmasindan dolayi ben de Chicago'nun muzik tarafinin tadini cikardim. Chicago Blues ve Jazz klubleri ile unlu. Blues'u ben albumlerden dinlerken cok keyif almiyorum nedense. Cok fazla blues albumu dinlemisimdir ama cogundan bir haz almamisimdir. Fakat canli Blues'un farkli bir enerjisi varmis. Blues klubunde iki bas gitar ve davuldan olusan grup cikti. Klubte toplam 30 kisi vardi. Bunlardan 10 tanesi cikan grubun arkadaslariydi ve hepsi ya muzisyen ya sarkiciydi. Devamli sahneye bu arkadaslardan biri cikti ve kendi yetenegini gosterdi. Sanirim seyircilerin interaktifligi Blues kulubunde blues dinlemenin en guzel yani.


Blues'den baska, Jazz klubune de gittik. Chicago'nun en koklu jazz klubu Green Mill. Hergun baska bir grup canli performans yapiyor. Last.fm vasitasiyla tanidigim Patricia Barber her pazartesi sahne aliyor mesela. Maalesef biz pazartesi gunu gidemedik. Sali gunu organ-gitar ve davul uclusune gittik. Ben Jazz'da biraz saksafon, biraz piyano, biraz bas seviyorum. Benim sevdigim hicbir enstruman olmayinca cok da keyif almadim Jazz klubunden. Bir de bu klupte sesiz sessiz masada oturup muzik dinlemek gerekli. Konusmak yasak. 2-3 saat konusmadan muzik dinlemek de biraz yoruyor adami.


Jazz ve Blues'dan baska Gospel muzik festivaline denk geldim Chicago'da. Siyahi kiliselerin vazgecilmez Gospel'i Chicago'dan baska nerede dinlenir ki. Insanlarin coskusu, sarkilara katilisi, alkisla eslik etmeleri ve grup enerjisi Gospel'i diger dini muziklerden farkli kiliyor.


Tabii bunlarin yaninda Milenium Park'ta klasik muzik konseri de dinledik acik havada titreye titreye. Rebetika dinledik bir tavernada oynaya oynaya. Chicago'nun en iyi blog yazarina tesekkurler son iki madde icin.


Bu kadar farkli muzige her sehir kucak acamaz. Chicago muzik anlaminda cok cesitli ve en iyi gruplari barindiyor. Yolunuz duserse muziginden eksik kalmayin derim.

Chicago'nun son gununde denk geldigim Chicago Blues festivalinin yildizlarindan bir video koyarak bu yazimi bitireyim. Bettye Lavette soyluyor.

siyah veya beyaz

Bugun bir kafeye gittim, kahveyi verenlerle alanlar Micheal Jackson'dan bahsediyorlardi. Tabii ki konu onun estetik ameliyatlariydi. Oradan ciktim bir restorana gittim, orada da yan masamdaki insanlar Micheal Jackson'dan bahsediyorlardi. Normalde boyle her gittiginiz yerde konusulan bir sahsiyet degil. Merak ettim sordum yanimdakilere. Oldugunu soylediler. Sok gecirdim resmen. Hic olmeyecek hep orada uzaklarda bir yerlerde yasayacak insanlardan biri oldugunu dusunuyordum. Ama kaybetmisiz iste. Super bir Micheal Jackson hayrani degilimdir. Ama onun milyonlari yillarca etkisi altina almasi inanilmaz.

Kucuklugumde, onun ay yuruyusu(moonwalk) dansini cocuklardan buyuklere taklit etmeyen yoktu. Pepsi reklamlarindaki yeni nesil sarkisinin melodisi herkesin belleginde yer etmistir herhalde.


Black and White klibinin sonundaki degisen yuzlerse ben cocukken cok ilgimi cekerdi. Yuzler arasindaki yumusak donusumu klibine koyan ilk unluydu. Klibdeki gibi kendisi de buyuk bir degisimden gecti. Tum degisimleri, tum hareketleri basini aylarca yillarca mesgul etti. Keske Micheal Jackson deyince akla gelen ilk sey onun danslari, muzikleri, essiz klipleyi olsaydi. Gecirdigi estetikler, ten rengini kabul edememesi, veya cocuk tacizleri olmasaymis.

Her neyse, gittigi yerde mutlu olsun diyelim, benim cocuklugumun parcasina koyayim.

Sugar

Kucuklugunden beri Amerika'ya gelme hayalleri kuran, bu hevesle Dominik Cumhuriyetinde tum gucuyle beyzbol oynayan Miguel ya da takma adiyla Sugar'in oykusu. Bununla birlikte kendi ulkelerinde ABD hayali kuran ve buraya gelince kultur sokuna maruz kalan ve buranin cennet olmadigini hisseden herkesin kendinden birseyler bulabilecegi bir film.


Filmin basinda mutlu ve beyzbolda cok yetenekli bir genc var. Gelecekten umutlu, binlerce hayali var. Bu hayallere ulasmanin tek yolu ise gittigi beyzbol okulunda basarili olup birilerinin dikkatini cekmek ve ABD'ye gitmekten gecmekte. ABD'ye gittiginde herseyin cok guzel gececeginden oylesine emin ki. Ailesinin tek arzusu da ogullarini ABD'ye gonderip onun orada cok unlu ve zengin olmasi ve tabii ki onlari da fakirlikten kurtarmasi.

Heyecanli bir bekleyisten sonra, Sugar sonunda ABD'de bir takimda oynama teklifiyle yurdunu terkediyor. Dusuyor ABD'nin kucuk sehirlerinden birine. Zaten ulke degistirmek kolay degildir, bir de boyle kucuk bir sehire gelinince yabancilik daha da bir hissedilir. Sugar'in bir de dil problemi olunca, cevresindekileri anlamak, baskalariyle iletisime gecmek gibi sorunlari oluyor. Tum konusmalara yes diye cevap veriyor. Sehirde yasam aliskanliklari, eglence aliskanliklari kendi ulkesinden o kadar farkli ki.



Sugar bu kucuk sehirde bir ciftci ailesinin yanina yerlestirilir. Duzenli kilisiye giden, yemeklerden once dua eden, kizlarinin incil toplantilarini duzenleyen, ogullarinin vatanperverlikten Irak'ta savasan bir ailedir. Herseye ragmen iyi bir ailedir. Bu aile fertleri acayip bir sekilde benim yasadigim sehrin insanlarini andiriyor. ABD'nin en muhafazakar ve dindar bir kesiminde yasiyorum maalesef ve Sugar'in tum yasadiklarini anlayabiliyorum. Sugar bir de ten rengi farkliligindan sozde olmasa da ozde olan bir ayrimla da karsilasiyor.


Spor hayatina gelince, ilk baslarda kendine guveni ve oyundan zevk almasi ile basarili oluyor. Kendinden beklentiler oldukca fazla. Eger basarili olamazsa takim onu hemen gonderilebilir. Takimdaki ve cevresindeki insanlar, Sugar'a bir insandan ziyade bir yaris ati gozuyle bakmakta. Boyle olunca Sugar'in kendine guveni zamanla azaliyor, oyundan zevk almayi birakinca basarisizlik ve depresyon kacinilmaz oluyor. Tum hayati boyunca beyzboldan baska birsey ogrenmeyen ve B plani olmayan Sugar caresizligin ortasinda buluyor kendini.

Filmin fragmani asagida. (Ikinci bahar dizisinde Ulas ve Sari kafanin Ameriiikaaa sarkilarini soylemelerini de aradim youtube'da ama bulamadim.)



Sonsoz: Sugar'in yeni geldiginde yasadiklari zaman zaman guldurse de uzucu ve dusundurucu bir film. Dominik Cumhuriyetinde beyzbol oynayarak ABD hayalleri kurmak ile Turkiye'de en iyi okullarin en iyi bolumlerine gidip ABD hayalleri kurmak cok farkli gelmedi bana. Nedir bu baska memleketlerde mutlulugu arama cabamiz bilmem.

Gec bir kesif: Calvino

Ismini o kadar cok duydum ki Calvino'nun. Niye bu kadar cok bekledim ondan bir kitap okumak icin bilmem. Ingilizce adiyla 'Numbers in the Dark', Turkce adiyla 'Sen Alo Demeden Once' kitabini okumaktayim ve resmen buyulendim. Cok hos bir yazi tarzi var Calvino'nun, hayran kaldim.


Kalabalikta kaybolanlara, kitaptan bir kuple:

"It happened one day, at a crossroads, in the middle of the crowd, people coming and going. I stopped, blinked: I understood nothing. Nothing, nothing about anything: I didn't understand the reasons for things or for people, it was all senseless, absurd. And I started to laugh...."

gunun muzigi

Bugun piyano esliginde Brahms'in Hungarian dansini dinledim canli canli. Beklenmedik bir yerde beklenmedik bir anda dinledim. Aslinda dans muzigi ama beni muthis huzunlendirdi. Nedendir acaba hic bilemedim.

Beklenmedik anlarla ve farkli insanlarla dolu bir Chicago gununu bu parca ile animsamak istiyorum ileride. Isaac Stern iyi bir violisttir bu arada, tavsiye ederim.


haftanin doga sporu

Bu haftasonu yine dogayla icice olan bir sporu deneyim dedim. Kanu ile 25 kilometrelik bir nehiri akintinin dogrultusunda gectik. Nehir cok durgun bir nehirdi, akinti pek yardim etmedi. O yuzden kol, omuz, bel, sirt, parmak kaslarimizi calistirdik bolca. Su anda klavyede yazi yazmak bile zor geliyor.


Kanuya iki kisi biniliyor. Biri onde, digeri arkada. Arkadaki kisi kanuya yon verirken, ondeki kanuya hiz veriyor. Arada uyumsuzluk varsa, nehrin yanlarina dogru gidip kayalara toslamak gayet mumkun.


Benim ilk kanu deneyimim oldugu icin, ilk devre biraz ogrenme ile gecti. Doga cok guzeldi her zaman ki, cok sakin ve huzurlu. Nehirde kus sesleri ile birlikte akip gidiyorsunuz. Doga severlere tavsiye ederim.

Fotograflar tabii ki benimdir.

ne kitapli ne kitapsiz

Moonshine beni aylar once mimlemisti. Ben unutturdum galiba derken bana tekrar hatirlattirdi. Kacamadim bu kez mim oyunundan.

Soru 1: En sevdigim / En etkilendigim kitap

Dogrusu icinde 'en' kelimesi gecen sorular beni urkutuyor. Hayatimin cesitli zamanlarinda cok yogun veya az yogun okuma donemlerim olmustur. Bazi kitaplar o an icinde bulundugum ruh haline ve ruh gereksinimime cuk diye oturmustur, ic dunyami aydinlatmis, beni farkli dusuncelere itmistir. Ama bu kitaplar icimde birike birike bir etkiye sebep olmustur. Bu yuzden "en" diye bir kitap yok benim icin. Bir kitap okudum tum hayatim degisti katiyen diyemem. Cok uzun yillardan beri okuyorum, okumaya devam edecegim. Kitaplar ben de birseyler degistiriyorsa ne ala. Ama hayatta ogrendigim tek sey, hayat deneyimlerinin kitaplardan cok daha onemli oldugu. Eskiden kitap okumuyor diye diger insanlari icten ice elestirdigim olurdu, neredeyse okuduklari kitaplara gore insanlari siniflara ayirirdim kafamda, okuduklarimla icten ice boburlenir, baskalarinin okuduklarini kucumserdim. Artik boyle seyler yapmiyorum. Kitap okumak, kisisel bir tercih. Okuyana da okumayana da saygim var.

Yine de bir kitap ismi vermem gerekirse,beni bugun gulumseten ve okurkenki hallerimi gozumun onune getiren kitap Selim İleri'nin derledigi, Yapi Krediden cikan "İlkgençlik Çağına Öyküler 2"'i olmustu. Ozellikle Yasar Kemal'in oykusunu ve Furuzan'in oykusunu cok sevmistim o zamanlar. Simdi donup baktim da, kitaptaki tum yazarlar birbirinden degerli. Bilge Karasu, Zeyyit Selimoglu, Orhan Kemal, Vus'at O Bener ve daha niceleri. Bu oyku kitabini okuduktan sonra, kafamda binlerce oyku senaryosu belirmisti. O ay neredeyse hergun gizli gizli oyku yazdim. Aralarindan bir kaci fena da olmadi, ama hala gizliler. Belki o oyku kitabinin etkisi ile oykuler hayatimi tamamen kusatti. Su anda basucumda 3 ayri oyku derlemesi var. Hayatimin son 5 yilinda da okudugum oyku sayisi roman sayisinin kat be kat ustunde. Lise zamanlarinda klasik tarzda yazilmis oykuleri begenirken simdilerde modernitenin uclarindaki oykulere bayiliyorum. Cok kisa bir oykunun beni sarsmasi cok hosuma gidiyor.

Bunun yaninda Albert Camus'un Dusus'unu lise yillarinda okumustum ve Camus hayranligim baslamisti. Kendimi dusuncelerine cok yakin buldugum bir yazar.
Bir iki alinti kitaptan
"...hepimiz, yargıç olduğumuza göre, hepimiz suçluyuz birbirmizin karşısında; kendi zavallı halimize uygun düşen biçimde çarmıha gerilen, neden olduğunu da bilmeyen birer "isa"yız, herbirimiz..."

"...hele hele , dostlarınız kendilerine karşı içten olmanızı istedikleri zaman onlara inanmayın.onlar , sizin için içtenlik vaadinizde bulacakları ek bir güvenceyi kendilerine sağlayarak onlar hakkındaki iyi fikrinizi sürdüreceğinizi umarlar yalnızca.içtenlik nasıl dostluğun bir koşulu olur?her ne pahasına olursa olsun gerçek sevgisi hiç bir şeyi kollamayan ve hiç bir şeyin kendisine direnemeyeceği bir tutkudur.bir kusurdur o , bazen bir konfordur ya da bir bencilliktir.eğer bu durumda bulunursanız çekinmeyin.`doğruyu söyleyeceğinize söz verin ve en fazla yalanı söyleyin..."
Bir de universite yillarinda okudugum bir kitap olan 'Parfumun dansi' felsefik ve mitolojik yapisiyla hosuma gitmisti, ayni zamanda oyku kurgusundaki farklilikta insanin hayal dunyasini hedef aliyordu. Olumsuzlugu bulup artik olmek icin cildiran bir ciftin hikayesi. Yazar liberalligin uclarinda, benim liberal yanimi yakalamisti herhalde.

Bir kuplecik kitaptan
"timolus, pan'la apollo arasındaki müzik yarışmasını dinler dinlemez hiç kararsızlık göstermeden ödülü apollo'nun lirine vermiş, böylelikle eleştirmenlerin sınırlamaya ve cilaya önem vermesi, tuhaf ya da itaatsiz olana da saldırması geleneğini başlatmıştı -ki, o gelenek bugüne kadar hala devam etmektedir. eğer timolus, pan'ı sahneden bu kadar çabuk tasfiye etmese, eğer pan'ı dinleyecek kadar -nesi? dürüstlüğü? alçakgönüllülüğü?- (ne de olsa timolus'un kendisi hiçbir halt çalmayı bilmezdi), cesareti olsaydı, ona önyargılardan daha içtenlikli bir tepki gösterebilseydi, belki o da etkilenirdi."


Soru 2: Kitap yazmak isteseydin ne yazmak isterdin?
Tabii ki oyku kitabi. Bu aralar malzeme topluyorum yaban ellerde, her insanin bir oykusu var. Baska bir ulkede farkli yasamlar kesfetmek de beni olmak istedigim insana ve yazara daha yaklastiriyor belki. Daha yogun ic duygulara ve daha genis gozlem yapmaya firsat veriyor.
Insanlarin farkli fotograflarini onlarin oykuleri ile birlestirip bir foto-oyku kitabi yazabilirim. Bu cok da utopik bir hayal degil. Yazma ihtimalim %50. Kim okur benim kitaplari bilmem tabi.

Soru 3: Olmeden once okumayi istedigin kitaplar
Eger bir kitabi okumak istersem, onu cabucak ele gecirip okurum sanirim. Oyle okumak isteyip de cok erteledigim bir kitap olmadi. Yine de cok merak ettigim ve bir turlu kutuphaneden alip okumayi hayata koyamadigim bir filozof var: Spinoza. Cok fazla filmde ve kitapta ona atiflar gordum, hep merak ettim onun kitaplarini. Sanirim onun Ethics kitabini birgun okumak istiyorum. Oscar Wilde(Sebastian Melmoth)'in herhangi bir kitabini da okumadim simdiye kadar. Ocar Wilde'a tapan arkadaslarim var, onun da kitaplarini okumak isterim birgun.
Ayrica Kuran'in tamaminin Turkce mealini de okumak istiyorum. Ayni sekilde incili ve tevrati da okumak istiyorum. Bir arayistan ziyade, daha bilgili olma cabasi sanirim. Milyonlarca insanin yasam seklini degistiren, dogumlarindan gomulus tarzlarina kadar her noktada etkin olan, insanlar arasinda bolunmelere, olumlere, yuzyillar surecek savaslara sebep olan bu uc kitabi bilmek, belki tarihe ve topluma daha aydin bakmama sebep olur. Ayrica hepsinin ortak ve ayri yonlerini gormek istiyorum sanirim. Cok dinli bir toplumda yasamak daha cok bilmeyi gerektiriyor.

Spinoza'dan bir sozle bitireyim.
“The highest activity a human being can attain is learning for understanding, because to understand is to be free”
Ogrenmek, anlamak ve ozgurlesmek uzerine hos bir bakis acisi.

Guney Amerika'dan bir ses

Guney Amerika'da kiskanilasi bir tur atan enstanteneler'e Arjantin'in asi sesi Mercedes Sosa'dan bir parca gondemek geldi icimden.



Sen Arjantin'i coktan bitirdin biliyorum, biraz gec oldu ama, bir yol armagani olarak kabul et.
Yolun acik olsun, birgun ben de o ulkelere gidip senin kaldigin hostellerde kalacagim, seni anacagim. Gezgin ruhun hic solmasin. Yolunda guzelliklerle karsilasasin.

Sevgiler....

vurmalilar halkasi


Gecenlerde burada bir davul zinciri grubunun sovuna gittim. Aslinda sov degil. Insanlar vurmali calgilariyla geliyorlar. Basliyorlar saatlerce davul calmaya. Amac tamamen rahatlamak, stres atmak, mutlu olmak, bir grubun parcasi olabilmek. Muzikal kaliteyi falan taktiklari yok. Sadece liderin verdigi ritme uyarak vuruyorlar davullarina. Ben de gectim bir davulun basina bir sure. Ama 10 dakikadan sonra ayni ritmi tekrar tekrar calmak sıkıcı geldi bana. Ben de bir iki fotograf cektim.


Kucuk fotograf makinemle cektigimden fotograflardan da bir sonuc alamadim. Yine de Louisville'de gecirdigim zamanin bir anisi olarak paylasayim burada. Ustteki fotograftan da goruldugu uzere insanlar Louisville'de obezite'nin sinirlarinda. Bu da insanda sismanlama egilimi yaratmakta. Insanlar XXXL tirsortten baska birsey giymiyor. Bu da insanda tisort-sort-terlik giyme egilimi doguruyor. Yani 2-3 yil Louisville'de yasayinca sisman ve bakimsiz olunabilir. Bosvermisligim, tamamen bu insanlarin sucu yani.


Davul halkasi(drum circle) sovuna gittigimde, ister istemez gecen sene izledigim "the visitor"i hatirladim. Film bir piyano dersi sahnesiyle basliyordu. 60'li yaslarinda piyano dersi alan ama bu konuda hicbir yetenegi bulunmayan profesorumuzun, piyano dersi hocasi dersleri birakmasini salik veriyor ona. Adam olen esiyle bu piyano esliginde bag kurdugunu dusundugunden tum kotu yorumlara ragmen derslere devam ediyordu. Bu azmin sonunda muthis piyano calmaya basladigini dusunmeyin, gayet kotu piyano caliyor gunden gune.
Neyse bu profesor hayatinin cok verimli olmadigini dusunuyor, hayatindaki hersey gayet monoton, herhangi bir nese, mutluluk yok. Boyle olunca bir sure okuldan izin alip New York'taki evinde zaman gecirmek istiyor. New York'daki evine geldiginde, evinde beklenmedik ziyaretciler buluyor orada. Bu ziyaretcilerimizden erkek olan davul ustasi Suriyeli bir muzisyen. Cok canli, gulunce gozleri gulen biri. Sevgilisi de kendine munhasir sevimli bir Afrikali kizcagiz. Bu cift musluman ve yasa disi yollarla ABD'de yasamaktalar. Bu cift zamanla profesorun donusumune sebep oluyor. Profesor icindeki davul calma egilimini kesfediyor, calarken mutlu oluyor, rahatliyor, ayrica kendini mutlu da hissediyor. O da davul cemberlerinin bir parcasi olmada bir beis gormuyor. Iste o davul halkası.



Filmde hersey gulluk gulistanlik gitmiyor taraflar icin.Biraz aci bir sonu var. Ama taraflar kesinlikle birbirinden etkileniyor ve donusuyorlar. Film biraz farkli kulturler arasina kopru atiyor. ABD'de yabanci olma duygusunu gosteriyor. Aski hissettiriyor. Hos bir film yani. Bu arada filmin profesoru Richard Jenkins en iyi aktor dalinda Oskara'a aday gosterilmisti bu yil.

Bir de ben filmi ilk NY gezimin hemen ardindan izlemistim. Filmde, gezip gordugum heryeri bir daha gormek cok hosuma gitmisti. Film, NY'un tum turistik mekanlari etrafinda gelisiyor. Hatta SOHO'daki Yatagan donercisinden doner falan yiyorlar. Bu kadar da benim gittigim yerlere gidilmez diye dusunmustum.

Filmin trailer'i de asagida.

sunshine cleaning

Bu yil izledigim en guzel film diyebilirim. Cok ozlemisim guzel film izlemeyi. Sunshine cleaning (Gunes isigi temizlikcilik), "Little Miss Sunshine"'in yapimcilari tarafindan cekilmis. Benzer bir gerceklik var filmde. Yine bir aile drami.


Konusu kisaca lisede cok populer olan Rose'un hayati lisedeki gibi gulluk gulistanlik devam etmez. 30'lu yaslarinda kendini ev temizlikciligi isinde bulur. Paraya ihtiyaci vardir. Evlilik disi 9 yasinda bir oglu vardir. Cocuk okulda problemlidir ve ozel bir okula gonderilmesi gerekmektedir. Rose'un eski lise aski ile yasak bir iliskisi vardir ama adam su anda baska bir kadinla evlidir. Bu iliski sadece motel odalarinda gizli gizli bulusmadan oteye gitmemektir. Adam polistir ve birgun Rose'a oldurulen birinin ardinda kalan pisligi(kan ve diger pislikler)temizleme isinde cok fazla para oldugunu soyler. O kadar cok sey kotu gitmektedir ki Rose'un hayatinda, ilk basta hosuna gitmese de bu isi yapmaya karar verir. Iste Sunhine Cleaning firmasini boyle kurar.


Bu temizleme isine Rose kardesiyle birlikte giriyor. Rose'un kardesi de ayri bir hikaye zaten. Temizledikleri her evde bir ani onlari gecmislerine bagliyor. Anneleri intihar etmis ve bu yara hic bir zaman kapanmamis iki kardeste. Su anda yasadiklari cogu sorunun kaynaginda da bu gizli. Rose'u filmde Amy Adams canlandirmis. Bu kizin yuzunde cok hos bir duruluk, ictenlik var. Daha once onu Junebug'da izlemistim. Orada da masum, iyi niyetli birini oynuyordu, gulunce gozlerinin ici gulenlerden.


Rose para yapmaya baslayinca kendine guveni artiyor, yaptigi isin insan yasamina olan etkisini anliyor, hayatinda kotu giden seyleri duzeltme cesareti buluyor. Sonlara dogru pozitif etki tam zirvedeyken, kardesi baslarina beklenmedik bir is aciyor ve Rose ev temizlikciligine geri donuyor. Tum yasananlar cok gercek, cok uzucu. Filmin sonunu guzel baglayamamislar senaristler, biraz havada kaldi birseyler benim icin. Ama yine de gorulmeyi kesinlikle hak eden bir film.

Filmi izlerken, izlediklerimi buradaki tanistidigim insanlarin profilleri ile ortusturdum. O kadar cok Rose ve kiz kardesi Norah gibi tipler varki burada. Annesinin intiharini yillarca uzerlerinden atamayan, bir bataga saplandikca saplanan, hayatlarinin ilk devrelerinde yaptiklari hatayi omur boyu onaramayan, erken yasta cocuk sahibi olup sacma sapan islerde calisan, babasini hic tanimayan, vesaire vesaire. Bir de filmde goruldugu uzere, bu toplumda ekonomik duruma bagli sinifsal ayriliklar cok yogun hissedilmekte. Insanlarin hayat sekilleri, yasadiklari yerler, takildiklari mekanlar cok farkli. Kapitalist bir ulkede ekonomik siniflarin olmasi kacinilmaz belki. Siniflar arasi sicramalar da cok yasanmiyor burada. Insanlar nasil bir cevrede dogup buyuyorsa oyle bir hayat tarzini benimsiyorlar, oyle de devam ediyorlar. Biz de, yine cocugum okusun benim gibi bir hayat surdurmesin felsefesi vardir. Buranin fakir kesiminde boyle bir yaklasim da yok. Amerikan ruyasi cogu insan icin calismiyor yani.

Bu arada bu filmi cenaze evinde, olen insanlar yuzlerine makyaj yaparak para kazanmak isteyen Rose'un hayatina cok benzer bir hayati olan birinden ogrendim. Yani bu tur hayatlar var burada.

Filmin en sevdigim sahnesi, Rose'un kardesinin kopruden gecen trenin altindaki sahnesi. Demirlerin birbirine degmesiyle cikan ateslerin altinda o hizi hissetmek hos olabilir.

Filmin traileri iste burada.

onay

Hangimizin biraz onaya biraz pohpohlanmaya ihtiyaci yok ki? Biraz iltifat, birkac guzel soz hepimizi gulumsetir, gunumuzu aydinlatir. Iste bu gercegi farkeden Hugh, insanlara icinden gelen iltifatlar ediyor gulen gozleri ile, bu hos sozlerde insanlarin gunlerini guzellestiriyor, yuzlerinde genis bir gulumse olusturuyor. Ama birgun oyle cetin bir kayaya carpiyor ki, bir turlu gulumsetemiyor onu, iste oyku boyle devam ediyor. Sirin bir ask oykusu. Benim cok hosuma gitti film, umarim sizi de bir nebze gulumsetebilir.



Bu arada filmden sonra ehliyetimi kontrol ettim, ben gulumsemisim ehliyette, demekki gulumsememe kuralı cok sıkı denetlenmiyor ehliyetlerde. Ama ABD pasaportu icin cektirdigimiz fotograflarda gulumsemek kesinlikle yasak, benim hayatimda gulumsemedigim tek foto o herhalde.

su oyunlari



Cocuklar ikiye ayrilir: sudan cikmak istemeyenler ve sudan nefret edenler diye.


Iste sudan cikmak istemeyenler icin buranin en yaygin eglencelerinden biri. Kucuk fiskiyelerden ansizin fiskiran sularda islanmak isteyen cocuklar.


Saatlarce bikmadan kosuyorlar bu fiskiyeler arasinda. Bana da malzeme yaratiyorlar sagolsunlar.

Horowitz'in Chopin 'yagmur damlasi' yorumu geliyor efendim.

havadan sudan


Okulun cevre toplulugunun duzenledigi bir etkinlik kapsaminda Flow'u izleme firsati buldum. Flow dunyadaki icilebilir su sorunu uzerine cekilmis olan bir belgesel film. Ankara'da gecirdigim susuz gunleri hatirlayinca filmi izlemeye gideyim dedim. (Yukaridaki fotografim hakiki Ankara suyudur bu arada, Odtu'nun havuzlarindan birinden. )

Filme gitmeden once kurakliga ve iklimlerdeki degisime bagli susuzluktan bahsedilecegini dusunmustum ama dunyada ne kadar farkli su problemi oldugunu ogrendim.


Filmde, temel olarak asagidaki su sorunlardan bahsediliyor:
  • Sehir sularinda bulunan kimyasal maddelerin vucudumuza etkisi, (atrazine mesela) bu maddelerin hormanlarimiza olan etkisi veya kanserle olan iliskileri, tarim urunlerinin kimyasini bozduklarini, hayvanlarin kimyasi bozdugu vesaire
  • Ozellikle gelismekte olan ulkelerin su sistemlerinde gorulen carpikliklar. Cogunlukla bu ulkeler icme suyunu irmaklardan karsilamakta ve bu irmaklara karisan fabrika artiklari, lagim suyu, bakteriler cok sayida insanin olumune sebep olmakta. Bolivia, Guney Afrika, Hindistan ornek verilmis. Dunya bankasi daha temiz icme suyu saglamak amacli bu devletlere yardimda bulunmus. Ama bu yardimlarin karsiliginda suyun ozellestirilmesini istemis. Yani suyun temizleme islerinin sirketler tarafindan yapilmasi ve bu temiz suyun halka satilmasi. Ama halk fakir oldugundan suya verecek paralari yok. Bu yuzden herkes isyanlarda ve fakir halk hala parali olan ozel ve temiz suyu degil derelerde olan bedava suyu kullanmakta ve icme suyundan kaynakli olumlerde de bir azalma gorulmemekte. Hindistan'da onerilen bir model, merkezi ve pahali artima tesislerinin yerine kucuk, yerel ve ucuz cozumleri gitmek ve toplumu bu aritma isinin parcasi haline getirerek temiz icme suyunu bedavalastirmak
  • Suyun sahibi kim? Gelecekte suyu kim kontrol altina alacak? Suyu kontrol etmek guclu olmaya denk dusmek
  • Tabii global anlamda en onemli problem kurakliga ve iklim degisimine bagli susuzluk ve bu susuzlugun gelecek yillarda su fiyatlarindaki artisi ve borsada su sirketlerin cogu endustriyi gecirecegi gercegi
  • Siselenmis su ile cesme suyunun arasinda cok fazla fark olmadigi (ozellikle ABD'de) ve ictigimiz sise sularinin nereden geldigini bilmedigimiz aslinda
  • Kaynak sularini siseleyen sirketlerin aslinda buna haklari olmadigi, kaynaklardan fazla su pompalayarak tum ekosistemi degistirdikleri, bizim suyumuzu bize sattiklari
  • Barajlarin insanlari goc etmeye zorladiklari ve bu bolgelerdeki insanlara hicbir faydasi dokunmadigi, cok pahaliya patladiklari, milyonlarca dolarlik barajlarin yerine sadece yagmur suyunu lokal depolarda depolayarak susuzluga daha ucuz cozumler getirilebilecegi
  • ve diger su problemleri...

Neredeyse filmi ozetledim. Ama izlemenizi siddetle tavsiye ederim. Gayet akici ve zevkle izlenen bir film. Ozellikle susuzlugun esiginde olan bir ulke olarak neler yapabilirizi dusunduruyor. Filmin tamamini youtube'da bulabilirsiniz. Ilk parcasi burada. Filmin fragmani da asagida.




Bir de filmde The third man'dan bir bolum vardi. Hos bir sahneydi. Bir de sunu belirteyim, ABD'de eve gelen su cok ucuz, bu yuzden de genelde kiracilar suya para vermiyor, yani hava bedava su bedava bizim burada.

dogada kalis


Gecen hafta sonu Smoky Mountains'da ilk backpacking(Turkcesi varmi?) deneyimimi yasadim. Backpacking sirt cantaniza dogada yasayabilecegeniz tum ekipmanlari koyarak dogaya karismak demek. Kampciliktan temel farki, kampcilikta onceden belirlenmis alanlara cadirinizi kurup orada birkac gun kaliyorsunuz. Arabanizin yakinina cadirinizi kurarsaniz, ne yurumek zorunda kaliyorsunuz, ne yukunuzu tasimak zorunda. Backpacking'e gore daha komforlu, daha dinlendirici, arkadaslarinizla daha eglendirici.


Sirt cantaciliginda ise, cantaniza herseyi yukleyip yuruyus guzergahi uzerinde farkli yerlerde konakluyorsunuz. Kampcilikla doga yuruyusunun birlesimi. Her aksam farkli bir yere cadirinizi kuruyorsunuz. Bu da size biraz daha ozgurluk kazandiriyor. Kampcilikta goremeyeceginiz cok daha fazla guzelligi gorebiliyorsunuz. Bu ozgurlugun bedeli kendinizi hamal gibi hissetmeniz.

10-15 kiloluk cantalarla daglara inip cikiyorsunuz, vucudunuz 'ne yapiyor bu?' diye soruyor.
Ayaklariniz isyanlara geciyor, hem inisli yokuslu dag patikalarinda kilometrelerce yuruyorsunuz, hem o yuku tasiyorsunuz, zevkten ziyade bir tur Cin iskencesi veya komondo egitimi. Akli basinda insanin yapacagi birsey degil. Yine de beklenmedik doga ortusu sizi biraz mutlu ediyor iste.

Biraz gittigimiz mekan hakkinda bilgi vereyim. Smoky Mountains, ABD'nin orta dogusunda yer alan bir milli park. Unlu Apalachain patikasinin guney ucu. Daglarin cevresinde her zaman sis bulutu oldugunda adina "dumanli daglar" denmis. Icinde sayisiz gol, selale, irmak, cay, dere bulunmakta. Bununla birlikte vahsi hayvanlari(siyah ayi ozellikle) ve kendine ozgu yaban cicekleri de var. ABD'nin en fazla ziyaretcisi olan milli parki imis.Asagidaki selalenin onundeki sahis benim.


Park motosiklet kullancilari arasinda oldukca populer anladigim kadariyla. Onlarca motosikletli birlikte doganin ve motosiletin tadini cikariyor. Onlari gorunce, "Zen ve Motosiklet Bakim Sanati" kitabini hatirlamadan edemedim. Turkiye'deyken okudugum bazi kitaplar, buradaki yasam aliskanliklarini gorunce daha anlam kazaniyor gozumde.



Inisli cikisli cok guzel yollar var parkta, tum yokuslarin tepesinde muthis manzaralar var. Otoban'dan cikip tam ormana girecektik, yanlis bir yola sapmisiz, boylece orman icinde uzunca bir surus yasadik diger kampci arkadasimla. Ama ben bu kaybolmadan hic sikayetci olmadim kendi adima. Iyiki gps'im yok da kaybolduk dedim icimden.


Smoky mountains'da sirt cantalarimizla 40 km doga yuruyusu(hiking) yaptik. Burada, bu backpacking olayi icin acayip bir piyasa gelismis, igneden iplige herseyin hafif versiyonunu marketlerde bulabiliyorsunuz. Sirf bu malzemeleri satan dukkanlar var, insanlar da bu dukkanlara surekli gidip yeni ne cikmis diye kontrol ediyor. Diger kampci arkadaslar devamli piyasaya cikan yeni urunlerden bahsettiler 3 gun boyunca. Dogayla, ticareti tamamen ayirmis olan kafam bir sure sonra isyan etti. Insanlar resmen tuketim toplumunun koleleri burada. Bir cantalari var diyelim 300 dolarlik, sirf 10 gram hafif bir canta icin 600 dolar veriyorlar. Herhangi bir mantik yok yaptiklarinda. Kamp boyunca da devamli bu yeni urunlerini gosteriyorlar, saatlerce muhabbet yapiyorlar bunun uzerine. Bu tuketim anlayisi genel anlamda tum Amerika'larda gozukmekte. Fotografcilarla da benzer ozellikler var mesela, devamli yeni cikan urunlerden bahsediyorlar ama cok siradan fotograflar cekiyorlar.

Ben bu ilk backpacking deneyimimde ogrendigim ve gerekli buldugum urunleri siralayim.
  1. Canta: Backpacking icin ozel dizayn edilmis cantalar var. En pahali malzeme bu olmakta. Cok gozlu, cok hacimli, hafif cantalar kullanisli oluyor. Belinize destek veren bir kemeri olmali cantanin. Boylece tum yuku omzunuza degil poponuza veriyorsunuz ve daha az eziyet cekiyorsunuz.

  2. Yuruyus botu: Ayak bileginizi saran, su gecirmeyen, gorteks, alti kaymayan, hafif bir ayakkabiniz olmali.

  3. Cadir: Cadiriniz ne kadar hafif ve cabuk kurulur olursa o kadar iyi. Bazi cadirlarin tepelerinde sineklik beziyle kapli acikliklar vardi. Bu tur bir cadir alirsaniz, gece gokyuzundeki yildizlari gonlunuzce seyredebilirsiniz.
  4. Uyku tulumu: Gece daglar soguk olmakta, o yuzden soguga dayanikli bir uyku tulumu tavsiye edilir. Bunun da en hafifi, hacmi en az olani ve en soguga dayaniklisi makbul.

  5. Mat: Uyku tulumunun altina seriliyor ve size biraz rahatlik sagliyor.

  6. Ocak: Cok kucuk ve hafif olan ocaklar mevcut. Altindaki gazi ayrica satiliyor. Bu ocak firtina dolayisiyla elektriksiz kalinca ilk yardima kosabilir.

  7. Su filtresi: Suyumuzu irmaklardan sagladigimiz icin su filtresi de onemli. Bir ucunu suya birakip suyu pompaliyorsunuz, ortadaki mekanizmada suyunuzu aritiyor. Aritirken suyun tum lezzetini de aliyor. Milli parkta soyle bir su iceyim hayallerim husrana donustu bu aletle.
  8. Su isitma kapi: Hafif bir kap alabilirsiniz


  9. Kurutulmus yiyecekler: Bu yiyeceklerin uzerine kaynamis suyu dokup 10 dakika bekliyorsunuz ve gorece lezzetli bir yemege kavusuyorsunuz. Cok hafif olduklarindan yuk olmuyorlar. Uzun backpacking yolculuklarinda dusunulebilir.

  10. Su icme sistemi: Bu sistem sirt cantaniza yerlestiriliyor, sirt cantalari bu sistemi destekliyor, agziniza yakin bir yere emzigi yerlestiriyorsunuz ve oradan iciyorsunuz suyu, boylece susadiginizda durmaniza veya dengenizi kaybetmenize gerek yok.

  11. Yurume cubugu(pole): Bu cubuklar katlanabiliyor ve cok az yer kapliyor. Irmaktan gecerken veya zorlu bir patikada dengede kalmanizi sagliyor. Ben bir agac dalini tercih ettim kendi adima.



  12. Ilk yardim seti: Benim en buyuk sorunum su toplayan ayaklarim oldu, bir sure sonra cok aci veriyor. Ilk gun sonunda her yeriniz tutuluyor ayrica. Bir de bocekler sokabiliyor. Gunes gecmesi sonucu basiniz da agriyabiliyor. Dusup bir yerlerini kesmeniz de olasi. Bu tur durumlari dusunerek kucuk bir ilk yardim seti hazirlayabilirsiniz.
  13. Hafif bir terlik: Aksam bottan ayaklarinizi cikardiginizda giyebileceiginiz yedek bir terlik kullanisli olabilir.
  14. Hafif bir ceket: Sabah cadirdan cikinca hava soguk oluyor.
  15. Gunes gozlugu- sapka
  16. Yedek corap: Corabiniz ilk gun sonunda su icinde kaliyor. Yedek coraplari kesinlikle tavsiye ediyorum.
  17. Cakmak ve kucuk bir caki
  18. Kucuk bir temizlik seti: dis macunu- dis fircasi- el temizleme jeli- tuvalet kagidi
  19. En degersiz fotograf makineniz, dusurme ihtimaliniz cok yuksek, sakin slr'inizi alip gitmeyin.
  20. 1000 saatlik isik veren kafaniza gecireceginiz lamba--> gece yer yon bulmada faideli
Sonuclar:
-Pozitif yanlar: kamp atesi etrafinda toplasmak, derelerden gecmek, selalede nefeslenmek, irmak sesiyle uykuya dalmak, kayan yildizlarin varligini tekrar kesfetmek, kus sesleriyle uyanmak, yenilenmek, Karadeniz yaylarinda sirtlarinda tutun tasiyan iki buklum kadinlarla empati kurabilme yetenegi gelistirmek, dogada 3 gun gecirince duzelen uyku problemi:)
-Negatif yanlar: o kadar yuku sirtta tasimak, sisen ayaklar, her noktasi tutulan vucudunuz, kabaran kredi karti borcu, gece ormanin icine mecburi yolculuklar

Gelecek calismalar:
Her ne kadar doga guzel olsa da bunyeyi bu kadar zorlamanin hicbir alemi yok, normal araba ile bu esyalari tasiyip, hergun farkli yerde kamp kurup, gun boyunca cantasiz bir sekilde yuruyus yapmak daha mantikli. En kisa zamanda bunu deneyecegim baska bir ormanda.

Tesekkurler:
Tum tuketim aliskanliklarina ragmen yardimlarini esirgemeyen, tum malzemelerini benimle paylasan kamp ahalisine tesekkurler:)

(Bir de referanslari koysam tam bir akademik bildiri olacakti:), fotograflarin sadece ilk 4'u benim )

Bitmeyen ABD

Bu ABD'yi geziyorum geziyorum bitiremiyorum. Bugune kadar kac eyalette bulundugumu merak ettim. Sadece 11 eyalette bulunmusum. Kaldi 41 eyalet!!!

Bakalim doktorayi bitirene kadar haritayi kirmiziya boyayabilecek miyim? Bundan sonraki hedefim guneydeki konferanslar...


visited 11 states (22%)
Create your own visited map of The United States or Like this? try: Sea Level Rise

İnişli Çıkıslı bir şehir: San Francisco

San Francisco(SFO)'ya bu ikinci gidisimdi. Ilk gidisim 2 yil onceydi. Ilk gittigimde SFO'nun altini ustune getirmis, gorulmemis bir nokta, cikilmamis bir tepe birakmamistim. Bu sefer hem zaman limitinden dolayi hem gezme aliskinligimda gorulen tembellik yuzunden sinirli sayida yer gorebildim.

Ilk once belirteyim ki, SFO gercekten cok guzel bir sehir, denizi, yesili, insani cok farkli. Akdeniz sehirlerinin rehaveti ve guzelligi var SFO'da. Tum kurallar biraz esneklestirilmis. ABD'nin kesinlikle en liberal sehri. Mesela trenlere binmek icin bilet aliyorsunuz ama kimse bu biletleri kontrol etmiyor. Yani bilet alip almamak tamamen vicdaniniza kaliyor. Ya da bizim burada yasadisi otlari sokakta icen pek gorulmez ama SFO'da sigara icilir gibi marijuna iciliyor. Insanlar da bir guleryuzlu bir rahat sormayin gitsin. Bu rahatlikla ABD'nin en zengin sehirleri arasinda nasil yer aliyor SFO merak ediyorum.


Neyse efendim eger SFO'ya gidiyorsaniz ve sinirli zamaniniz varsa, bir iki gun diyelim biz buna, ben size gunluk turlari tavsiye edeyim. Ilk gittigimde 10 saat suren bir tura katilmistim ve sehrin gorulmesi gereken yerleri hakkinda SFO'da dogmus buyumus bir tur rehberinden yeterince bilgi ogrenmistim. O turdan hatırladigim en guzel ayrinti Alfred Hithcock'un filmlerinin cogunu cektigi eviydi. Alfred Hitchcock SFO'da yasamis bu yuzden oraya gittiginizde onun filmlerinden mekanlar tanidik geliyor gozunuze. Sadece Alfred Hitchock degil sayisiz filme ve diziye ev sahipligi yapmis SFO. Mesela benim en sevdigim filmlerden biri olan "Alcatraz kuscusu" burada cekilmis. Ben kucukken bir de San Francisco sokaklari vardi.

Benim SFO'Da en sevdigim mekanlardan biri Golden Gate Parki. Bu park kocaman ve yemyesil. Icinde de Japon bahcesi, gul bahcesi, modern sanatlar muzesi, bilim muzesi gibi sayisiz aktiviteyi icermekte. Parkta bisiklet surmek cok cezbedici gorunse de zamansizliktan suremedim. Ama Japon bahcesini ikinci kez ziyaret ettim. Renk renk ciceklerle cok ic acici bir yer.

Sehrin diger bir hos noktasi Viktorian evleri.Bu evlerin fiyatlari dudak ucurtan cinsten.Zaten sahipleri de dudak ucartan tipler. Mesela asagidaki evlerden biri Sting'e aitti yanlis hatirlamiyorsam. Sadece bu tarihi evler degil genel anlamda evler cok pahali SFO'da ve tum California'da.
Evler demisken, SFO'da yangin merdivenleri hemen dikkat cekiyor. Eski evlerin yangin merdivenleri hep asagidaki gibi ve cok sirinler.

Sehirde yapmadan gelinmemesi gereken en onemli seylerden biri: kablolu tramwaylar. Zaten bunlarsiz sehrin tepelerinde ozgurce dolasmak pek mumkun degil. Hafif bir kaybolayim derseniz, bu size sayisiz tepe inip cikmaya malolabilir. O yuzden mumkun oldugu kadar tramvaylardan sasmayin derim. Bir de bu sehirde normal vitesli bir araba kullanmak Cin iskencesine esit olsa gerek.

Bu arada Golden Gate'in rengi aksam gun batimi sirasinda fotografta da gordugunuz gibi kizilin binbir rengine burunuyor. Seyreylemesi hos oluyor.Aslinda turuncu bir kopru ama hos bir kizilligi var uzaktan.
Sehrin tam merkezinde de soyle bir fotograf cekmisim, hosuma gidenler arasinda.

Sehrin gorulesi adalarindan biri Sausalito'yu ajandaniza ekleyin eger giderseniz. Feribotla bu adaya gecilebiliyor. Ben ilk gittigimde gitmistim ve cok begenmistim.

San Francisco'yu bir marti fotografi ile bitireyim.



Son soz: Imkaniniz varsa kesinlikle gidip gorun. Olmeden gorulmesi gereken sehirlerden biri. Ama tepelerden dolayi cok yaslilik zamaniniza birakmayin bu geziyi:)

gunesi zaptedecegiz, gunesin zapti yakin!

Birkac gundur Turk gazetelerinde calistigim proje ile ilgili resimler gormekteyim. Hergun milyonlarcasina baktigim bu resimleri gazetelerde gormek cok olasi bir durum degil benim icin. Tabii onlar resimleri kiyamet alameti olarak kullanmaktalar. Isin icinde oldugum icin haberler komik geldi.


Simdi efendim gazetede 2012 yilinda kiyamet kopacagi, gunes firtinalarinin dunyayi mahvedecegi falan yazmakta. 2012 yili gunes aktiviteleri acisindan en hareketli yillardan biri olacak cunku bizim Solar Maksimum dedigimiz yila denk gelmekte. Gunes aktiviteleri her 11 yilda bir maksimum seviyeye ulasmakta. Bir onceki solar maksimum yili 2001'di. Dolayisiyla digerinin 2012'de olacagini cok onceden biliyoruz. Hatta bir sonraki 2023'de olacak. Turk gazeteleri bunu da haber yapmak isteyebilir belki.


Solar maksimum, gunes lekelerinin maksimum olmasi demek. Gunes lekeleri, gozle bile kolaylikla gorulen gunes ustundeki siyah lekeler. Bu bolgeler cevrelerine gore daha soguk oluyor. Bu soguk bolgeler magnetik ozellikleri bakimindan cevrelerinden farkli oldugundan, siddetli magnetik akim degisikliklerine neden oluyorlar. Bu degisiklikler de, o bolgelerde cok fazla patlamaya(solar flare), kutle kopmasina(coronal mass ejection) sebep olmakta. Bu kutlecik kopmalari aslinda magnetik gaz gruplari ve gercekten dunyayi ve tum gunes sistemini etkilemekte. Dunyada ozellikle kutuplarin magnetik ozelliklerine kendini hissettirmekte ve enerji kaynaklarina zarar vermekte. Bu magnetik etkiler, kutuplarda Aurora'lara sebep olmakta ayni zamanda. Tek guzel yani bu olsa gerek gunes firtinalarin.



Eski zamanlarda da olan bu gunes firtinalari, biz dunyalilara pek zarar vermiyor aslinda, vermemis bugune kadar yani. Tabii biz 20-30 yil once dunyanin tum yorungelerine uydular yerlestirmemistik. Simdi tam bir uydu coplugu dunyanin cevresi. Gunes firtinalari bu uydulara ciddi zararlar verebilir. Asagidaki videoda 2003 yilinda Cadilar bayramina denk gelen bir gunes firtinasinin etkileri gorulmekte.



NASA, gunesteki aktivitileri gozlemlemek icin cesitli uydular gondermis zamaninda. Bu uydular: EIT/SOHO , TRACE ve STEREO. Bu uydular sayesinde, kutle kopmalari(cme) onceden tahmin edilmekte ve uydular da bu tahminler uzerine yon degistirebilmekte gunumuzde. Yani buyuk ihtimal uydulara da cok ciddi zarar gelmeyecek.



Sozun ozu : Isin uzmani olarak, 2012'de kiyamet olmayacak ama muhtesem Aurora'lar bizi bekleyecek. Yolunuzu Kanada'ya veya ABD'nin kuzeylerine dogru cevirebilirsiniz aurora(kutup isiklari) ziyafeti icin. Gunesin zapti da hala pek yakin degil, ama soyleyebilirim ki gunesin her noktasi gozlem altinda.

hatirlayis



Yine bir last.fm kesfime Indiana'daki bir golden cektigim bir fotografim eslik etsin.
Avishai Cohen'den Remembering....